“Ben o sınırları aşar, yeniden fethederim kızımın kalbini” demişsiniz halama. Başından söyleyeyim, mektubum sizi umutlandırmasın Mesude Hanım. Neye güvenerek ve nasıl da büyük konuşmuşsunuz? Doğurmuş olmanız, her keyfiniz çektiğinde sabrımın sınırını ihlal hakkını tanıyamaz size. Kısa bir süreliğine ikimizi birbirine bağlayan kordon bağı çürüyeli yirmi dokuz sene olmuş. Doktorluk yaptığım hastanenin çam ağaçlarıyla kaplı bahçesinde bir yerlerde. Oraya gömmüşmüş babam. Hekim olsun istemiş kızı büyüdüğünde. Babamın arzusunu yerine getirmişim ama büyümem tam anlamıyla bir yarım kalmışlık sayenizde. Birlikte geçirdiğimiz trafik kazasının ardından bir sene bekleyebilmişiniz ancak. Amma da fedakarmışsınız! Babamın ölüm yıldönümünden bir sonraki gün, taşıvermiş sabır kaseniz. Yavru büyütme zahmetine katlanamayan guguk kuşlarının, yumurtalarını başka yuvalara bırakıp kaçtığı gibi halamın yuvasına bırakıp kurtulmuşsunuz benden. O günü unutmuş olamazsınız. Ben hiç unutamadım ya…

Dört yaşımdaydım sanıyorum. Yağmurun sicim gibi yağdığı soğuktan bir gündü. Dışarıdan duyduğum bağırış çağırış üzerine balkona koştum. Kâbus görüyor gibiydim. Beraber uyuduğum pırasa saçlı bebeğim, gördüklerimden korkmasın diye ayıcıklı pijamamın altından koynuma soktum. Ben de korkuyordum çünkü. Bir yandan da kuvvetli rüzgâr, yağmur damlalarını yüzüme gözüme çarpıyordu soğuk soğuk. Üşüyordum. Öyle çok ıslanmıştım ki göz yaşlarımı göremediğiniz için çekip gittiniz diye kandırdım kendimi günlerce. Balkonun altında duruyordunuz. Halam kolunuzdan tutmuş, ön kapısı açık siyah arabaya binmeyesiniz diye yalvarıyordu size: “Gitme Mesude, Vuslat daha çok küçük” Siz ne yaptınız peki? Söyleyeyim unutmadım. Kolunuzu hırsla çekip halamın elinden kurtuldunuz. Mavi pardösünüzün eteklerini savura savura arabaya doğru koşarak binip kaçtınız arkanıza bakmadan. Arabanın kapısını gürültüyle çarpıp giderken balkonda ağlayan küçük kızı görmediniz, görmezden geldiniz. Kendimi size göstereyim, sesimi duyurayım diye bağıra bağıra ağlamıştım o gün ve akabindeki özlem dolu diğer günlerde.

Terk edişinizle aramıza taştan duvarlar, buzdan dağlar sıraladınız ki, devamında yaptıklarınız da dikenli tellere dönüşüp geçilmez kıldı sınırlarımı. Siz de geri dönmeyi düşünmemiş olmalısınız ki dönüş yoluna mayınlar döşeyerek kaçıp gitmiştiniz zaten. Peki ne değişmişti de beş yıl aradan sonra elinizde tuttuğunuz bir parça kağıtla okul koridorunda karşıma dikilmiştiniz öyle? Dört yaşındaki kızınıza tercih ettiğiniz adam insafa mı gelmişti sonunda, bir daha evlat sahibi olamayacağınız gerçeği tokat gibi yüzünüze mı çarpmıştı yoksa? Hangisi Mesude Hanım, hangisiydi gelişinizin gerçek sebebi! Vicdan, sevgi, özlem, pişmanlık… Hiçbirini düşündürtecek gibi görünmüyordunuz sınırlarımın ötesinden.

İlk önce okuldaki çocuklardan birinin annesi sanarak hayran hayran bakakalmıştım size. Dört yaşımda arkanızdan ağlayarak uğurladığım halinizden eser yoktu. Aklımdaki siyah kıvırcık saçlarınızı sarıya boyayıp düz tarayarak omuzlarınızdan aşağı salmıştınız. Üstünüzdeki leopar desenli bluzun altına giydiğiniz siyah, bol paçalı pantolon zarif vücudunuza öyle yakışıyordu ki. Sivri topuklu siyah ayakkabılarınız epeyce uzatmış mıydı boyunuzu, yoksa zaten uzun boylu muydunuz? Tepeden tırnağa incelemiştim sizi. Üçüncü sınıfa gidiyordum, şimdiye kadar böyle güzel bir anneyle karşılaşmamıştım okulda. Ne mutlu bu annenin çocuğuna diye içimden geçirdiğimi anımsıyorum. Arkadaşlarım da benim gibi düşünmüş olacaklar ki koridordaki kadının çevresini kuşatmışlardı merak içinde. Öğrencilerin itiş kakışıyla tozların havada uçuştuğu okul koridoru, gül kokulu parfümünüzün rayihasıyla dolup büyülü bir sessizliğe bürünmüştü adeta. Neden öğretmenim sizi tanıtınca o gül kokuları mideme dokunmuştu öyle. İçimde dişli çarklar dönüyormuş gibi sancılar girmişti karnıma. Leopar desenli kıyafetinizle vahşi bir kaplan gibi görünmüştünüz gözüme aniden. Elinizdeki kâğıdı öğretmenime gösterip anlayamadığım birkaç kelime etmiştiniz buz gibi bir tavırla. Öğretmenim söylediklerinizi anladığım dile çevirince anlamıştım yasalar önünde beni kazanmış olduğunuzu. Davayı kazanmış olmanız öz yapamazdı sizi Mesude Hanım. Anne kız olmayı boş verin, iki yabancıdan başkası değildik birbirimiz için. Ben halamın kızıydım. İçimdeki sancılı çalkantıyı geçiştirip, dizlerimin titremesini durdurabilsem koşacağım son durak halamın ana kucağıydı. Ne yazık ki kaçamadım. Deli öğürtülerle kusuverdim eksik kalmışlığımı, hasretimi, özlemimi, öfkemi, nefretimi…Dokuz yılda yaşattığınız her şeyi kusuverdim bir anda. Kırmızı ojeli, uzun tırnaklı pençelerinizle sınırıma uzandığınızda öğretmenimin arkasına saklanıp “gitmem” diye direndiysem de olmadı. Yasalar sizden yanaymış, götürdünüz.

Dokuz yaşında bir çocuğun gözünü boyamak için elinizden geleni yaptınız iki hafta boyunca. Masallardaki şatoları andıran evinizin en güzel odasını bana ayırdınız, doğruya doğru. Odada yok yoktu. Sürgülü camın perdeleri aralandığında üstünde martıların uçuştuğu denizi görüyordum boydan boya. Prenses tacı başlıklı yatağın karşısında duran beyaz mobilyalı gardırop benim için seçtiğiniz güzel kıyafetlerle doluydu. Odayı Barbie bebeklerle donatırken, sayenizde çocukluğumu yaşayamadan büyüdüğümü unutmuş olmalıydınız. Kocaman kızdım, kandıramayacağınız kadar büyümüştüm. Sunduklarınıza özel okullar, müzik ve resim dersleri, yurtdışı yurtiçi seyahatler vs. gibi vaatler de eklenince sınırlarımı ele geçirdiğinizi düşündünüz herhalde. Sizi, anne diye çağırmamı istemekle yetinmeyip kocanıza da baba dememi isteyecek kadar ileri gittiniz. O ne biçim bir hadsizlikti Mesude Hanım! Maddi ihtiyaçları karşılamakla anne baba olunmuyor bilemediniz mı yoksa? İki hafta boyunca en ufak bir manevi yakınlık görememiştim sizden. Banyomu yaptıran hizmetliniz kadının, soğuk ve kaba elleri çıplak vücudumda dolaşırken içimin ezildiğinden haberiniz var mıydı? Ya saçlarımı yolarcasına tarayıp kurdele taktığında? Yok Mesude Hanım, yok! Kandırmayalım kendimizi. Sizden bana anne olamazdı, benden size evlat!

Hapis gibi geçen iki haftanın sonunda evden kaçtığım günü hatırlıyor musunuz? Elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi ayağınızı döşemeye vurarak bağırıp çağırmıştınız karakolda. Halamın evini kastederek “çöplüğüne geri dön “demiştiniz sinirle. “Kendine ait odan bile yok o evde. Ayağına dünyaları sermiştim oysa”

Doğru söylemiştiniz Mesude Hanım. O evde odam yoktu ama halamla, eniştem ve kuzenlerimle aramızda buzdan dağlar da yoktu. Tam tersi sıcaklık vardı, şefkat vardı, içtenlik vardı. Aramızdaki hassas çizginin adı sınır değil, sevgiydi. Peki Sevgi neydi Mesude Hanım? Yazmanız, okumanız olduğuna göre Cengiz Aytmatov’u duymuş olabileceğinizi umarak, şöyle hatırlatmak istedim şahsınıza yönelttiğim sorunun cevabını. Ne güzel özetlemişti büyük üstat: “Sevgi emekti”

Görüşmeyeli yirmi sene geçmiş. Sahi ne oldu, anneliğiniz mı nüksetti yeniden, yalnızlıktan mı korktunuz yoksa? Bu defa yasaların da sizden taraf olmadığını bile bile, neye güvenerek dayanacakmışsınız sınırlarımın kapısına, merak bile etmiyorum. Sizi bana getirecek köprüleri seller yıkıp götürdü çoktan. Aradaki buzdan dağları yok etmek için ay ve yıldızların da güneşle birlikte gece gündüz yanması lazım ki, imkânsız! Yaklaşmayı bile denemeyin sınırlarıma derim Mesude Hanım. Aksi takdirde buz dağına çarpan Titanik gemisi gibi dağılıp yok olursunuz, paramparça!