Sandık

 

Güz rüzgârıyla savruluyor yapraklar. Sarı, kırmızı, boz. Leylekler göçeli hayli oldu. Hasret bitiyor, yalnızlığıma kavuşmam yakın. Yalnızlık, sessizlik. Ben onları özlerim. Yaşlıyım elbet ondandır kalabalıktan kaçmam. Sıkılmam hiç. Penceremin aralığından ısrarla odama izinsiz dalan poyraz arkadaşımdır. Sevdiceğimdir. Soğuktur, serttir, kabadır ama ondan vazgeçemem. Ben unutsam o unutturmaz anılarımı.

Anılarıma sarınırım sıkıca.  Üşümem hiç.

Mustafendi’nin keyfi yerinde. Koştura koştura geliyor. Bu telaşına bakılırsa Pamuş Hanım kurtulmuş. Bana geliyorsa kesin kızları olmuştur. Bir çeyiz sandığı yapayım istemişti Pamuş Hanım. İçine kız doğmuştu bu kez. Sakız ağacından oymalı olsun, demişti. Gelenekleridir, bilirim; kız kundakta çeyiz sandıkta.

– Gözün aydın Mustafendi, muradınıza ermişsinizdir anlaşılan. Hayırlı, uğurlu olsun evladınız. Bereketiyle gelmiş olsun.

– Çok şükür, Dimitri, çok şükür. Eyleme beni de de bakayım, hazır mı, Kadriye’min sandığı. Pamuş’um dört gözle bekler. 

-Hazir olmaya hazir da; biraz ağır oldu mübarek… Taşıması güç olacaktır. Pirinç kulplar getirdi Yorgo Usta. Takacayim iki yanına. Az beklesen.

– Haydi bre, sallanma o zaman. Çarşı pazar beni bekler. Hele ben şerbetlikleri alayım, sen bitir şu işi. Beraberce götürüverelim bizim eve.

 

Kadriye büyüyor, emeklemeye başladı… Pamuş Hanım’ın eli boş durmuyor, işliyor, dikiyor. Hazırladığı her şeyi bin bir duayla kucağıma teslim ediyor.

Kadriye genç kız… Yatak takımları, masa örtüleri, ipek gecelikler, oyalı yemeniler, işli mendiller dizi dizi… Hepsi hazır. Lavanta kokarlar mis gibi.

Kadriye güzel mi güzel. İsmail sevdalı Kadriye’ye.

Pamuş Hanım ile Mustafendi mutlu mesut olsun diye dualar ederek gelin verdiler kızlarını İsmail’e. Tüccardı İsmail. Para tutardı eli.

Mutluluk; keşke dualar yetseydi hep mutlu olmaya, keşke…

Oysa acı dolu kara günler hemen yanı başımızda beklemekteydi. Tarih kalemini eline almış, kara kaplı defterinin sayfalarını bu kez kana bulamaya hazırlanıyordu.  Harbin ayak sesleri uzaktan uzağa duyulmaya başladığında mutlu günlerimiz çoktan geride kalmıştı.

Kadriye iki kızının ardından Pamuş Hanım’ı toprağa verdiğinde  acıların en büyüğünü yaşadığını sanıyordu. Yanılıyordu.

Endişe ve acı dolu günler birbiri üzerine geliyor, Kadriye’nin gözünde yaş kurumuyordu. Babasını kaybettiğinde artık biri karnında, üç erkek çocuk anasıydı. Savaş iyice yaklaşmıştı.  İsmail, Kadriye’nin sevdiceği, evimizin eri karşı kıyıda görevde. Kadriye’nin gözü yollarda.

Ağustos sıcağında bir Selânik akşamı.

Selânik huzursuz.

Huzursuz gün batımı kızıllıkları.

Biliyorlar gibi az sonra olacakları.

Az sonra yine kızaracak gökyüzü. Gün batımının yerini zalim, vicdansız alevler alacak.

Yangın!

Yangın yutmaya geliyor Selânik’i. Yangını haber edeyim diye İhsan oğlum, Kadriye’nin en büyüğü,  öyle bir kapaklandı ki yere, kalkamadı bir süre, korkudan kekeme oldu o anda.

Ben Dimitri, Rum, Müslüman bilmem. Keser biçer mobilya yapar giydiririm evlerini. Osmanlı yeniliyor haberi dolaşıyor Selânik’te. Göç, göç olacak fısıltılarıysa kulaktan kulağa yayılıyor. Ne zaman, nereye, meçhul… Ah, komşularım, ah can yoldaşlarım, ne yapacayız, nereye olacak bu göç? Ben, Dimitri, Ben nasıl ayrılacayım sizden? Nasıl  nasıl?

Yangın, yağma, talan başladı bile. Göç artık tepemizde bangır bangır bağırıyor. “Haydi, durmayın, toplanın yola koyulun, artık doğduğunuz, büyüdüğünüz, ana vatanım dediğiniz bu topraklar sizin değil.”

İsmail haber salmıştı öte kıyıdan. “Acele edin, bir gemi kalkıyor buradan; Kaptan Kostakis, yolcusu Anadolu’yu yıllardır vatanı bilmiş Rumlar. Onlar inecek, siz bineceksiniz. Karşılayacağım sizi. Acele edin, toparlanın. Sakın gereksiz yük almayın yanınıza. Rabbim sizi de bizi de geride kalanları da korusun.”

O gece Kadriye gözünde oluk oluk akan yaşlar kucağımda ne var ne yok yere döküverdi. Ne kolalı yatak takımlarını, kenar süslü peşkirleri, ne de ipek çamaşırlarını yanına alabilirdi. Anacığının göz nuru çeyizini öpe koklaya bir gün kavuşma umuduyla sedirin altına sakladı, en gerekli, en hayati ihtiyaçlarını ve zor günler için sakladığı erzakı bana emanet etti.

Şanslıydık; vefakar Dimitri Usta’nın oğlu Niko bir yaylı at arabasıyla yardımımıza koştu. Araba bulamayan halk yayan, ardında koskoca bir yangın yeri ve dağılmış hayatlar bırakarak yola revan olmuştu.

Nihayet günler sonra  beklenen gemi tonlarca ağırlığın altında yamulmuş ahlaya oflaya limana vardığında, meçhul geleceğine hazır bekleyenlerin umut çığlıklarıyla karşılandı. Karşı kıyıdan gelebilenlerin bizden farkı yoktu. Onlar da eşlerinden, ailelerinden, komşularından kopartılıp meçhul geleceklerine gönderilmişlerdi. Filikalar hızla boşalmış aynı hızla yeniden doldu. Bize sıra gelip de gemiye binene kadar çok ama çok acı göç öyküleri dinledik. Anılarımda yer eden en acılarıysa bu uzun deniz yolculuğuna dayanamayan zavallıcıkların öyküleriydi Onların mezarı Ege’nin derinlikleri olmuştu. Adsız, sahipsiz, bir demet çiçeksiz mezarlar.

Şanslıydık;  Çileli yolculuğumuzun sonunda İsmail kalabalığın arasından sıyrılıp bizi bulduğunda sevincimden yerimde duramaz olmuştum. Göç yorgunuydum. Nihayet, nihayet ben de köşeme kurulup huzura kavuşacaktım.

İstiklal Harbi’nin acılarını da cumhuriyetin coşkulu kutlamalarını da İzmir Karşıyaka’da pek güzel bir evde yaşadık. İhsan, zavallı yavrucak daha bir yıl geçmeden hayata veda ettiğinde hala kekemeydi. Sonra kader dertli Kadriye’ ye  bir kez daha gülen yüzünü gösterdi. Yıllardır özlemini çektiği kız evlat bu evde dünyaya geldi. “ Büyülü güzellik ”.“Füsun”, dedi ona.

Kız demek,. Sevinç gözyaşları, dualar, iyi dileklerle sandık açmak demek. Füsun’un çeyizi de bana emanet.

Ah! Dimitri Usta ah! Bilsen sana ne dualar etti bu aile. Ya ben… Son anda taktığın o pirinç kulplarım olmayaydı ayakta kalabilir miydim? Bazen bedenimde o nasırlı parmaklarını ve o kulpların bedenime girişinin acısını hissediyor, ürperiyorum … Sonra şükrediyorum sana ve bugüne dek nasip olduğum vefalı ellere. Hele Füsun’un ve kızlarının beni el üstünde tutmaları, evden eve birlikte götürmeleri unutulacak şey mi?

Yıllar sonra artık vazifem değişmişti. Kadriye’min ilk toruncuğu Rengin kızımın salonunda aile yadigârı bir konuk olmuş baş köşede istirahate çekilmiştim.  Bir gün, bu aile için yeni bir umut, yeni bir göç haberi geldi. Meğer İstanbul bizi beklermiş. Heyecanlandım; o efsane şehri görecektim. Korktum; işe yaramam diye odunluğa mı atılacaktım. Kıyamadılar bana, kıyamadılar anılara. Bu kez göç çok rahat, çok umutluydu. İstanbul’da  Rengin’in  yatak odasına  konuk oldum. Rengin kızım bana baktıkça rahmetli Pamuş Hanım’ı anar, küçücükken  Kadriye’mden dinlediği göç hikâyelerini hatırlardı.

Derken İstanbul’da yeni bir ev, modern bir yatak odası ve artık içinde bana yer olmayan bir salon. Bu kez ev küçük, karar zor. Beni eskiciye mi versinler, yoksa?

Şanslıydık. Kimse üzülmedi. Rengin beni bir arkadaşının eski eşyalara meraklı kızına armağan etti.

Başak, yeni sahibem beni Çanakkale’deki bu yazlık eve getirmeden hain kurtlar bedenime girmesin diye ilaçlatıp boyattı. Güzelleştim, gençleştim adeta.

Artık Başak kızımın başucundayım. Zaman zaman buraya tatile gelirler. Gelince de hatırımı sormadan edemezler. Duyduğuma göre göç hikayemi herkese anlatırlarmış. Gurur duyarlarmış bana sahip olmaktan.

Ben, Selânikli Dimitri Usta’nın ellerinden doğma, çileli göçlere, dayanılmaz acılara şahit olmuş, önce rahmetli Pamuş Hanım’ın kızı  Kadriye’nin, sonra torunu  Füsun’un çeyiz sandığı. Poyrazı beklerim köşemde, karşı kıyıdan haberler getirsin diye. İşittiklerim hep vatanından, sevdiklerinden ayrı düşenlerin hazin göç öyküleri olsa bile.

Üşümem hiç, örtünürüm anılarımla.

Ağustos 2018

 

 

.

 

 

 

 

 

 

 

 

Diğer yazılar...

Yorumlar