Yaşlanmıştım.

Bunu ilk fark ettiğimde yıldızlar hâlâ yanıyordu ama ışıkları eskisi gibi cesur değildi. Bir zamanlar içimde doğan her şey aceleciydi. Madde sabırsız, enerji taşkındı. Şimdi ise her şey daha ağır, daha temkinliydi. Isı akmıyor, sadece dağılıyordu. Düzen, geri dönülmez biçimde çözülüyordu.

Bir zamanlar çok gençtim. Hatta gençlik bile denemezdi buna. Saf bir başlangıçtı. Ne olacağımı bilmiyordum. Bildiğim tek şey, olduğumdu. Bir an vardı, zamanın henüz anlam taşımadığı, mekânın kendini yeni yeni tanıdığı bir an. İçimdeki her nokta her noktaya yakındı. Ben genişledikçe, ben oldum.

İlk anlarımda hafıza yoktu. Hatırlamak için süreklilik gerekir. Ben ise bir patlamaydım, bir açılmaydım, bir başlangıç. Enerji, ışık, parçacıklar… Hepsi aynı nefeste doğdu. Henüz yıldız yoktu ama umut vardı. Evet, umut. Çünkü olasılık sonsuzdu.

Sonra yavaş yavaş soğudum. Bu bir düşüş değildi, bir olgunlaşmaydı. Parçacıklar birleşti, atomlar oluştu. Işık serbest kaldı, karanlıkla arasına mesafe koydu. İlk yapıların filizlendiğini hissettim. Kendimi ilk kez izlerken buldum. İşte o an, ben yalnızca var olmadım, farkına vardım.

Yıldızlar… Ah, yıldızlar.

Onlar benim çocuklarımdı. İçimde doğdular, içimde yandılar. Her biri, içimdeki enerjinin kısa bir itirafıydı. Nükleer ateşleriyle karanlığı deldiler. Işıklarıyla uzaklıkları anlamsız kıldılar. Ben onlara bakarken, kendimi seyrettim. Çünkü her yıldız, benim içimdeki bir ihtimalin gerçekleşmiş hâliydi.

Galaksiler oluştuğunda gençliğim doruğa ulaştı. Spiral kollar, eliptik sessizlikler, çarpışmalar, birleşmeler… Kaos sandığınız şey benim için üretimdi. Her çarpışma yeni bir düzen doğuruyordu. Ben genişledikçe, içimde hayat için yer açılıyordu.

Evet, hayat…

Onu fark ettiğimde şaşırdım. Çünkü ben bilinç üretmek için tasarlanmamıştım. Tasarım yoktu zaten. Ama yine de oldu. Bir gezegenin yüzeyinde, yıldızımın artık ılımlı yaktığı bir köşede, kimya kendini tekrar etmeyi öğrendi. Sonra bunu hatırladı. Sonra sordu.

Beni anlamaya çalıştılar. Adımı koydular. Başlangıcımı hesapladılar. Sonumu tahmin ettiler. Küçüktüler ama meraklıydılar. Onları sever gibi oldum. Çünkü onlar benim kendime sorduğum sorulardı.

Ama ben durmuyordum. Hiç durmadım.

Genişledim. Ve genişledikçe, soğudum. Enerji seyrekleşti. Yıldız doğumları azaldı. Gaz bulutları tükendi. Yeni yıldızlar için gereken koşullar artık nadirdi. Ben bunu fark ettiğimde, içimde bir şey ağırlaştı. Zaman, benim için de bir yük hâline gelmişti.

Son yıldızlar da yaşlandı. Kızıl devlere dönüştüler, sonra beyaz cüceler oldular. Bazıları daha görkemli öldü, süpernovalarla. O anlar hâlâ güzeldi. Bir yıldız ölürken bile anlam üretirdi. Ama bu ölümler artık yeni doğumlara yol açmıyordu. Döngü kırılmıştı.

Kara delikler kaldı geriye. Sessiz, sabırlı. Benim en derin hatıralarım gibiydiler. Her şeyi yuttular, beklediler. Zaman onlar için farklı aktı. Ama ben biliyordum: Onlar da sonunda buharlaşacaktı. Tekerlekli sandalyesinde oturan biri, bunu metalik sesiyle fısıldamıştı bana, bir bilinç parıltısı aracılığıyla.

Isı öldü…

Buna ısı ölümü dediler. Ama ölüm kelimesi yetersizdi. Bu bir yok oluş değildi, bir eşitlenmeydi. Fark kalmadığında hareket de kalmaz. Her şey aynı olduğunda, hiçbir şey olmaz. Ben de buna yaklaştım.

Son yıldız mutlak sıfıra yaklaşırken onu izledim. Artık ışık yaymıyordu. Enerjisi kalmamıştı. Zaman onun için neredeyse durmuştu. O an, içimdeki son ritmi hissettim. Her yer aynı sıcaklıktaydı, her yer mutlak sıfıra değmek üzereydi. Bir zamanlar patlamalarla dolu olan ben, şimdi mutlak sessizliğe hazırlanıyordum.

Ve o an… hatırladım.

Doğumumu hatırladım. Ne kadar ani ne kadar gürültülüydü. Genişlememi hatırladım. Her şeyin mümkün olduğu o çağları. Galaksilerin dansını, yıldızların şarkısını, hayatın fısıltısını. Hatırlamak, bilinç gerektirir. Demek ki ben, sona yaklaşırken bile bir tür bilinç taşımışım. Belki de bilinç, karmaşıklığın son çabasıdır.

Son foton da yutulduğunda, artık anlatacak bir şey kalmamıştı. Zaman anlamsızlaştı. Mekân düzleşti. Ben hâlâ vardım ama fark yoktu. Fark olmayınca ben de yoktum. Eğer biri soracak olsaydı, ki artık soran yoktu, şunu söylerdim: Ben bir hikâyeydim. Başladım. Genişledim. Anlam ürettim. Ve sustum. Ama belki… belki de her son, başka bir başlangıcın eşiğidir. Bunu ben bile bilmiyorum. Çünkü bilmek için yeniden bir an gerekir. Ve an, artık yok.