Son tangoya kalkan mektuplar

Arabasını az öteye bırakmıştı. Gideceği yer kısa bir yürüme mesafesindeydi. Nerdeyse üç beş adım sayılabilirdi. Hava çok soğuktu, taş gibi, mermer gibi, kapı gibi soğuk… İnsanın kanını donduran, soluğunu kesen, kuru sıkı, hem beyaz hem siyah bir soğuk…Yine elleri üşümeye başlamıştı hemen. Zaten önce hep parmakları ve burnu üşürdü. Eldivenlerinin içinde olduğu halde hissizleşmiş parmak uçlarını nefesiyle ısıtmaya çalışırken, karların yumuşak ve daha az kaygan kısımlarını seçiyordu her adımında. Çizmesinin içinde büzüşmüş ayak parmakları da karıncalanmaya başlamışlardı. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Beyazdan bir labirentin tam ortasındaydı… Taşa da toprağa da adil davranmıştı kar, ama beyaz örtünün altından yer yer başını uzatmış ak mermerden sütunlar, taşlar, karın beyaz adaletine diklenir gibiydiler… Neredeyse gözlerinin üzerine kadar inmiş beresini alnına doğru itti. Nefesiyle nemlenmiş atkısını, kuru tarafı ağzını ve burnunu iyice sarmalayacak şekilde düzeltti. İki blok ötedeki yüksek ağaca doğru yürümeye devam ederken gözleri zihninin koridorlarına çevrilmişti…


…….@…….

Konu : Davet

Hava muhalefetine inat,

Cuma 19:00  iyi bir saat

Kahve için, kakao için, çay için,

Siz dilerseniz kapuçino için…

Niçin bir kadeh şarap da mümkün olmasın?

Hatta iki üç dört beş…

Yeter ki buzlanmasın hayat…

Duygular; zincir, takoz hatta çekme halatına mecbur kalmasın…

İşte sonunda gelmişti. Adres tamamdı. Servi Dibi, 3. blok, Dikilitaş, son durak… Buluşma yeri burasıydı… Başını kaldırdı, bakışlarını ağaç boyunca yukarıya, daha yukarıya taşıdı. Buzlu rakı kıvamı dokunmuş bir örtünün üzerine gelişi güzel atılmış içi silme kuştüyü dolu tombul yastıklar, birkaç yerinden birden patlayıp yırtılıverecek gibiydiler. Üzerine yığılmış karların ağırlığıyla aşağı doğru hafif bel vermiş heybetli dallarını vakur bir edayla taşıyan ağaç, yaşına ve yerçekimine meydan okurcasına ‘1’ misali yükseliyordu. Kim bilir belki de içinden, yorgun başını yastıklardan birine yaslamanın hayalini kuruyordu. Yer yer karlarla kaplı kalın kabuklu gövdesindeki derin çizgilere, kenarları ince ince kıvrımlanmış düzensiz çatlaklara ve zamanın bakkal hesabını tutar gibi duran halkalara bakılırsa, epeyce yaşlı olmalıydı. Belli belirsiz, yer yer titrek, yer yer derin halkalar ilgisini çekmişti nedense. Daha yakından incelemek için ağacın gövdesinin etrafını şöyle bir dolandı. Her bir halka, bir noktada başlıyor, devam ediyor ve bir noktada sona eriyordu. Bir diğer halka, bir başka noktada başlayıp aynı döngüyü sürdürüyordu. Bir ömür içinde yaşanan birden fazla yaşantı gibi… İlişkiler ve olaylar birer daireydi aslında, başlayan, devam eden ve bir noktada sona eren birer çember. Ömür buydu sanki,  doğumla ölüm arasında açılan ve kapatılan daireler, çemberler… Kalın ince, geniş dar, silik koyu, her biri kendi çapında… İlkinin ilk noktası ve sonuncunun son noktası dışında, aradakileri kendimizin çizeceği çemberler… İlk çemberin ilk noktası, ilk nefes, ilk adres, ilk göç…
Ve son çemberin son noktası, son nefes, son adres, son göç, son tango,  son duruş, son adım, son nota, son vuruş, son durak, son..so..s………….


Aldığı son mesajdı o. Yazla güz arasına sıkışmış, yaza yakın durmaya çalışan bir sonbahar gününde, bir daireyi kapatan son nokta.

demek hatırladınız
          bilmukabele


Küçük harflerle yazılmış sadece üç kelime! Ne birkaç nokta, ne bir ünlem, ne de üst üste iki noktanın hemen peşinden açılmış ya da kapanmış bir parantez… Hepsi hepsi üç kelime o kadar! Belli ki mesajın sahibi gereksiz bulmuştu, noktalama işaretlerinin ve sembollerin duygularının tercümanlığını üstlenmesini. Mesajı adresine taşımak için küçük harflerle yazılmış o üç kelime yeter de artardı bile. Mesajı yazan, alıcının algı düzeyinin farkındaydı elbette. Noktalama işaretlerini düşündü,  e-mektupların ekşi tatlı sosu, baharatı, biberi tuzu… Buruk bir tebessüm ilişti dudaklarına…

 

…….@…….

Konu : Rehberlik hizmeti…

Uzun zamandır Sultanahmete gitmemiştim. Çok değişmiş. Divanyolundan aşağı doğru ara sokaklara, gece vakti Nevizade Sokağı ya da Kumkapı misali masalar çıkartmışlar. Envai çeşit lokanta açılmış. Mesela bir Kore lokantası gördüm. Aşçısı Koreliymiş (Burada apostrofu koyacak yer bulamayışım noktalama işaretleriyle ilgili yeni yorumlara yol açmaz inşallah)… Yerebatan Sarayının hemen üst tarafında ise bir Hint lokantası açılmış. Bütün aşçıları ile, kimi garsonları Hintli Sultanahmet geçmişte hippi turistlere göre dizayn edilmişti. Baktım artık paralı turiste göre şekilleniyor. Hava soğuk olduğundan boştu. Sıcak havada doluyormuş masalarEğer biraz dolu olursa Beyoğlundaki mekânlara tercih edilebilir. Havası değişik ve daha rahat görünüyorAklınızda bulunsunTango mu?Yok tabii.. Ama her yerde de olmaz kiHem bu tangonun tatili yok mu? Sanki kışlık bir uğraşıymış gibi geliyor(Gördüğünüz gibi tango üzerine ahkâm kesmeye de başladım). Lokanta rehberine devam edeyim lâf açılmışken………………….


…….@…….

Konu : Noktalı, virgüllü…

Sohbetiniz bol, neşeniz daim olsun! Nokta, virgül, üç nokta, ünlem, soru işareti, aç parantez, kapa parantez, apostrof, tırnak, çift tırnak, hepsi birden fazla mesaideler mi ne? Önceleri tam-zamanlı, daha sonra yarı-zamanlı çalıştırıldıktan sonra işsiz bırakıldıkları dönemde, özlem duydukları işbaşı yapma heyecanından olmasın… Yoksa başka bir amaçla mı fazla mesai yaptırıyor bu işveren onlara? Ama, “Koreli” sözcüğüne bulaşmayan apostrof haklı bence!  O sözcük, onun iştigal alanına girmese gerek, ya sizce? Tangonun tatili mi? O da ne? Tatile çıkmak noktalama işaretlerinin lüksü olabilir ancak… Tutkuların tatili olur mu sizce?


…….@…….

Konu : Ynt: Noktalı, virgüllü…

Doğrusu noktaları azalttığımın farkında değildim ama son mektuba şikâyetleri önlemek için özellikle bol nokta koydum. Noktalama işaretleri bir nevi tuz biber ya da sos niteliği aldı galiba. Bence bir anlamı yok noktalama yoğunluğunun. Ancak noktalara bakarak çıkarttığınız sonuçları reddedecek durumda da değilim. Sizin usta bir psikolojik falcı olduğunuza inanıyorum. Ve sizi hem cazip kılıyor bu yanınız, hem ürkütücü… Bu arada Montaigne’den noktası bol bir özdeyiş: Yaşam bir düştür… uyanınca uyuruz… uyuyunca uyanırız…

Zihninin koridorlarında dolaşan bakışları bir ‘U’ dönüşü yaptığında, o üç kelime tam karşısında duruyordu :
demek hatırladınız
bilmukabele
“Hatırlamak, içinde geçmişe dair bir şeyler barındıran bir sözcük. Gerisinde bir yaşanmışlık taşıyor, deneyimlemişlik, öğrenilmişlik taşıyor adeta” diye geçirdi aklından. Bir de şöyle bir yönü vardı aslında hatırlamanın; hatırlamaktan söz etmek için, öncesinde unutulan bir şeyler olmalıydı. Hatırlamak, unutmuşluğun ardından gerçekleşen bir olgu, bir süreçti bir bakıma. İşte yine, beyninin sol yarısının efendisi felsefe – mantık koridorunda bulmuştu kendini. Okumanın, yazmanın, matematiğin, mantığın, muhakemenin, neden-sonuç ilişkileri hakkında fikir yürütmenin hükümranlık alanında. “Hatırlamak denilen şey, unutmayı, unutmuş olmayı da barındırıyor içinde. Yaşam çizgisi üzerinde, unutmakla kesintiye uğramış boşlukları geriye doğru doldurup kaldığın yerden devam etmek gibi bir şey, ‘hatırlamak’ dediğin” diye sürdürdü düşünmeyi. Oysa ‘unutmamak’, boşluksuz, aralıksız, kesintisiz bir çizgiyi çağrıştırıyordu ona ve bu yönüyle ‘hatırlamak’tan daha sadık, daha güvenilir, daha vefakârdı aslında… Uzun ömürlü ve istikrarlıydı da aynı zamanda. Kendi ayakları üzerinde durabilen bir sözcüktü ‘unutmamak’. Kendi kendine varolabilen bir sözcük! ‘Hatırlamak’ öyle miydi ya? Üstelik çoğu kez dışsal bir uyarıyla harekete geçebilirdi ancak. Dürtüklenmek isterdi ‘hatırlamak’… Bir ses, bir kokuolabilirdi bu dürtükleyen kimi zaman. Ya da yüzüne değen birkaç kar tanesi, mevsimini şaşırmış dolgun bir demet güneş ışığı belki… Ya da bir romandan, bir hikâyeden bir cümle, bir şiirden bir dize, Cemal Süreyya’nın “öyle güzel unutmuştun ki, hatırlatmaya kıyamadım” dediği gibi… Bir resim, bir sembol, bir görüntü de dürtükleyiverirdi hatırlamayı bazen. Ya da bir mektup, bir mesaj kışkırtır, hatırlatırdı hatırlamayı… Hatırlamak böyle bir şeydi işte, dışa bağımlı… Mantık koridorundan uzaklaşmaya başlamıştı anlaşılan… O üç kelimeye bu diğer koridorun penceresinden bakınca isyankâr bir dalganın önce usul usul, sonra köpük köpük kabardığını ve taştığını hissetti içten içe. Üç kelimelik o mesajı okuduğu o anki kadar tuzlu ve ıslaktı öfke…

 

Mektuplar..mektuplar..mektuplar… Kimi satırlara tutunmuş, kimi tutunamamış ve satır aralarına düşmüş duygular.. düşünceler..eleştiriler.. alınganlıklar.. birkaç sitem.. küçük itişmeler.. toplumsal, ekonomik, siyasal gündeme dair yorumlar, tepkiler, anektodlar.. fıkralar.. bilmeceler.. arada birkaç telefon, birkaç mesaj…Hepsi gözünün önünden kâh hızlı, kâh yavaş adımlarla yürüyüp geçiyordu. Derin uykularından son tangoya kalkmıştı sanki mektuplar…Sonraları seyrekleşen, adımlarının arası iyice açılan mektuplar…O mu bırakmıştı yazmayı, yoksa kendisi mi?Havada kesif bir koku vardı… Kirli, gri, puslu bir koku. Zihni bulanıyordu. Net göremiyorduzihnindekileri…O son mesajdı evet.

demek hatırladınız

bilmukabele

Yazla güz arasına sıkışmış, yaza yakın durmaya çalışan güneşli bir günde, “merhaba” diyen bir mesaj atmıştı sadece. Belki özlem, belki unutulmuş olma endişesi… Dürtüklenmek isterdi ya hatırlamak…


Gelen o üç kelime, küçük harflerle yazılmış o üç sözcük,soğuk ve acıtıcıydı.Kibar ve can yakıcıydı…

demek hatırladınız

bilmukabele

Hatırlamak..hatırlamak…O hiç unutmamıştı ki. Her ne kadar görsel bir öğrenici de olsa, unutanı görerek öğrenilmiyordu unutmak…Unutmak öğrenilmiyordu… O üç kelimeyi hak etmemişti… Canı acıyordu… Hava iyice soğumuştu. Elinin kolunun uyuştuğunu hissediyordu… Daha doğrusu elini ve parmaklarını hissetmiyordu… Başı dönüyordu.. halkalar, halkalar, daireler, çemberler…Beyaz; bir anafor gibi içine çekiyordu sanki onu…

:

:

Her yanını beyaz bürümüştü. Beyazdan bir labirentin tam ortasındaydı. Yaşlı mezar taşları, beyaz örtünün altından yer yer başlarını uzatmış, daha genç bir mermeri, donuk ve alaycı bir tebessümle selamlar gibiydiler… Servi ağacının dibine dikilmişti mezar taşı. Servi Dibi, 3. blok, Dikilitaş, son durak… Ağaç; mağrur bir edayla, boylu boyunca yükseliyordu. Ak mermerden dikilitaş, ağaca gıptayla bakıyordu sanki. Mezarın başına diz çöktü. Bilgisayardan çıktısını aldığı, siyah zemin üzerine basılmış beyaz bir gül resmini öylece bıraktı… Gözleri siyaha daldı…

:

:

Ne kadar zaman geçmişti? Bilmiyordu. Her daim sol kolunun bileğinde taşıdığı zamana şimdi yabancıydı. Ofisten çıktığında saat 21:00’e geliyordu. Elindeki işi tamamlamaya dalınca zamanın nasıl geçtiğini anlamazdı hiç. Yine öyle olmuştu işte! Otoparka doğru yürürken eldivenlerini eline geçirdi. Hava oldukça soğumuştu.  Mevsim normallerinin üzerindeydi galiba. Beresini düzeltti. Boynundaki atkısını nefesinin içini ısıtmasını umarcasına ağzına doğru çekiştirdi. Üç beş araçlık park yeri olan depo gibi bir yerdi otopark. Hiç yoktan iyiydi. Ancak, ofisten son çıkan olunca o sevimsiz otopark kapısını kapatıp sürgüsünü çekmek de ona kalmıştı. Demirden, çift kanatlı, yüksek ve ağır otopark kapısını…

:

:

Yerden yukarıya doğru taşıdığı bakışları otoparkın iç duvarlarında gezinirken, kare kare döşenmiş beyaz fayanslar daireye dönüşüyor ve etrafında dönüyor…Dönüyor… Dönüyordu. Beyaz; bir anafor gibi içine çekiyordu sanki onu… Üzerinde yattığı beton zeminin soğuk ürpertisi ensesinde, sırtında, bacaklarında dolaşıyordu… Sol elini, parmaklarını oynatmaya çalıştı. Kımıldatamadı. Genzi yanıyor, zihni bulanıyor, gözleri kararıyordu. Egzoz kokusu nerdeyse burnunun dibindeydi. Yerde yan yana uzandıkları demir kapının hemen dışında el freni çekik ve çalışır durumda bıraktığı arabası, kesif bir egzoz dumanı mesafedeydi… Kapının geniş kanadı menteşesinden kurtulup üzerine doğru geldiğinde, kapıyla birlikte yere düşerlerken beynini ve bedenini ezdirmemeyi başarmıştı ancak sol kolunun dirseğinden aşağısı, o ağır siyah demir kapının altında kalmıştı. Genzini, gözlerini yakan, soluğuna karışan egzoz dumanından kaçışa çare olacakmış gibi öksürdü uzun uzun. Uykuya teslim olmamak için düşüncelerini canlı tutmaya çalıştı bir yandan. Ayağa kalkıp arabasına ve telefonuna ulaşmalıydı. Ama önce kolunu kapının altından çekip kurtarmalıydı. Denedi. Kıpırdatamamıştı bile. Bileğinden aşağısı, eli, parmakları, kontrolü dışındaydı üstelik, beyninin sözünü dinlemiyor, daha doğrusu uygulayamıyor gibiydiler… Siyah, simsiyah bir acıyla titredi… Gecenin, acının, kapının, dumanın ağırlığı çökmüştü üzerine, siyahın altında kalmıştı…

:

:
Kaç zamandır beton zeminin üzerinde yatıyordu? Otopark kapısının altında kalan kolunun bileğindeydi saat, bakamıyordu. İmdat çağrılarına gelen olmadığına göre gecenin ilerlemiş saatleriydi belli ki. Önceleri adeta hissizleşmiş gibi duran sol kolu zonklarcasına ağrıyor, ağrının şiddeti gittikçe dayanılmaz bir hâl alıyordu. Egzos dumanı göz kapaklarını gittikçe ağırlaştırıyordu. Uyumamalıydı, vazgeçmemeliydi, zihnini siyaha teslim edemezdi… Anıları beyaz ve berrak kalmalıydı… Siyahın içinden birkaç ayak sesi ve yeri aydınlatan soluk beyaz bir fener ışığı ona doğru yaklaşıyordu sanki. Siyahın altında, beyazın üstünde bir yerlerde yürürdü hep umutlar…

Diğer yazılar...

Yorumlar