Yalınayak

Yalınayak…

Sabahın ilk ışıklarıyla sessizce çıkıyor evden, bir gölge gibi. Ardından usulca kapatıyor kapıyı. 

Yeni okul döneminin ders kitaplarını tamamlamışlardı. Babasının daha işleri vardı merkezde. Otobüsle kasabaya dönecek kadar büyümüştü artık. Koskoca on altı yaşında genç kızdı o. Babası biraz güvenemez miydi? Sevgiyle baktı kızına. Erkenden göçen karısına söz verdiği gibi sürpriz bir iki şey de alabilirdi sandık için.  

Biricik karısının, Gülsereninin, bebeğini kucağına aldığında ilk işi çeyiz sandığı yaptırmak olmuştu. “Herkes bebek odası ister, ben de bunu,” demişti gülerek. Kaçarak evlenmişlerdi öyle iki çulsuz. Kararlaştırdıkları gece yarısı, Mahir ıslık çalıp işareti verdiğinde, Gülseren, Simre ninesini görmüştü karanlıkta, kapı eşiğinde. “Al bunları,” demişti ninesi; gözü gibi baktığı bir avuç rengârenk mısır tohumunu sıkıştırmıştı elbisesinin kuşağına. “Çaput falan taşıma yanında. Çeyizin olsun. Kök saldığında onlar da seninle kök salsın. Tüm duam bu. Anana nasip olamadı, bir avuç toprağı olamadı ki garibimin, benim gibi neylersin. Ah cancağızım senin olur inşallah.” “Ninem, bunlar senin en değerlilerin,” demişti, Mahir’in sabırsız ıslıkları neredeyse ev halkını uyandıracakken. “Tohum bilir işini ona kucak açacak toprağı seçer. Geçmiş uyanır, gelecek olur güzel torunum. Bunlar bizim gibi tutunamadılar burada, çiçeğe dönemediler. Yüzümüz gülmedi bir türlü, seninki gülsün,” demişti Simre ninesi, koynunda masallar dinlediği pamuk ninesi, savaşta üç oğlunu, göç yolunda kocasını kaybeden yıldızım dediği ninesi, öpe öpe doyamadığı pamuk ninesi, toprağının kokusunun özlemiyle kuruyan Simre ninesi. 

Mahir, kızı arabaya binerken ardından el salladı sevgiyle. Giderim gidemezsin, diye konuşurlarken rastlamışlardı ona. “Benim yolumun üzerinde bırakırım eve, sen işleri hallet,”  deyiverdi adam. Akraba idiler, lafı mı olur! Kızı da çekingen el salladı babasına. Adı gibiydi Narin. Siyah saçları beline kadar uzun, incecik bir dal, annenin kopyası. 

Yalınayak…

Küçük narin ayaklarına batan taşlar yüreğindeki ateş kadar acıtmıyor canını. Kasabadan kente giden yolda yürüyor mu, sürünüyor mu belli değil. 

Adamın ayakkabı dükkânı var. Giderken bir çift ayakkabı hediye etmeli, değil mi bu güzel kıza. Bir beş dakika uğrayalım mı, sakıncası yoksa. Şu hanın içinde. Kentin altı katlı hanı bu. Her şey vardır içinde. Elektrikçisi, giyimcisi, ayakkabıcısı, takıcısı, kuyumcusu. Hepsi tıkışmışlar bu hana. Herkes selam veriyor adama. Gülüşmeler geliyor kulağına Narin’in. Başı önünde bakamıyor ama duyuyor konuşmaları kesik kesik. Bu seferki pek genç. Bravo Rüstem abiye be. Nasıl da buluyor böyle. Anlamıyor ki bunları. Giriyor dükkâna canavarının peşinden. Adam dükkânın kapısını kapatıyor. Böyle daha rahat seçersin. Bak şu nasıl? Dur ben giydireyim. Ne kadar inceymiş bileklerin. Süt beyaz bacaklar. Dur kız, rahat dur. Rahat dur, dedim, sessiz ol. Bak kötü bir şey olmayacak, sıkma bacaklarını. Sakın bağırma! Rezil ederim seni. Babana söylerim kızın orospu olmuş, altıma yattı diye. Dur, çırpınma boşuna…

Ağlara takılmış balık çaresizliğinde suskun. İçin için ağlıyor arabada. Adam yan gözle bakıyor. Hişt, kes artık. Al bakalım, iki çift ayakkabı sana. Yeter be! Ağlama, dedim sana. Topla kendini. Babana bir şey söylersen öldürürüm onu da, seni de. 

Eve nasıl girdiğini, kapıyı nasıl açtığını anımsamıyor. Saatlerce kalıyor banyoda. Sıcak suyun altında akıtmak istiyor içine sızan suçluluk duygusunu. Gitmiyor, gitmiyor, tenini yapış yapış hissediyor, ovuyor kazıyor ovuyor kazıyor, akıtamıyor üstünden utancı. 

Yalınayak…

Yaşadığı kentin en yüksek binası bu altı katlı han. Deli gibi çıkıyor merdivenlerden. Çatıda.

Babası geldiğinde uyumuş numarası yapıyor. Babasının sessiz olmaya çalışarak sandığın kapağını açtığını duyuyor. Gözyaşlarını daha da gömüyor yastığa. Ufacık kalıyor yatağın içinde. 

Gizli gizli sandığa konulan her şeyi biliyor oysa. Babasının peşinden açardı sandığı. Hepsini okşar yerine koyardı. En çok tohumları severdi. Annesi tohumlar için kanaviçe bir kese işlemişti. Keseyi öpüp okşar, kıymetli taşları avucuna döker gibi son derece özenle davranırdı. Hiç görmediği Simre ninenin doğduğu toprakları hayal ederdi. Geceleri anlatırdı annesi, masal anlatır gibi, ninesinden dinlediklerini. Bereketli topraklarda mısırların rüzgârda çıkardığı sesi. Henüz biçilmemiş mısır tarlalarında saklambaç oynayan çocukları, neşeli toprakları. Sonra birden canavarlar gelirdi, Narin onların rap rap geliş seslerini duyar, yatağın içinde yumak olurdu. Gerçeği çok farklı da olsa masalın sonu hep mutlu biterdi. Narin bunu bilse de korkardı. Gülseren kızının bu hallerini görünce hemen canavarlardan kurtulur, onları ülkelerinden kovar, tohumlar toprakla buluşur, kök salar tüm ülkeyi doyururdu. Canavarlardan kurtulmak masallardaki gibi kolay değildi. Savaşsan da kurtulamıyordun onlardan.   

Annesinin kara kaşlı, iki kalın örgülü saçlı, yüzünde güller açan ilk ve son fotoğrafını öpüp koynuna soktu Narin. Geçmişin hayallerini devam ettirmek istemişti rengârenk mısır tohumlarıyla. Evlendiğinde, kendine ait bir evi olduğunda ekecekti bahçesine. Simre nineye, annesine gösterecekti boy boy mısırları. Onların büyütemediği umutları mısırlarıyla büyütecekti. Çocuklarına anlatacaktı yıllar yıllar öncesinden gelen tohumları. 

Artık geleceği karanlıkta, yarınları karanlıkta. Annesinin yüzüne bakamıyor hayalinde bile. 

Yalınayak…

Rüzgâr, beyaz elbisenin eteğini bir kuşun kanadı gibi havalandırıyor. Avucunu kanatırcasına yumruk yapmış sımsıkı tutuyor. Kendini boşluğa bırakırken rengârenk mısır tohumları saçılıyor her yana. Bağrışan, koşuşan insanların ayaklarının altında ezilirken toprağa gömülüyor her biri. 

Diğer yazılar...

Yorumlar