Kış Güneşinde Yürek Burgusu

Arabasına bindi Selma. Gün daha ağarmamıştı. Mart ayının başı olmasına rağmen güneşli bir gün olacağını öğrenmişti hava durumu programından. Kontağa anahtarı takar takmaz radyoyu açtı. Sevdiği birkaç müzik kanalından birindeki ezgiler arabayı doldurdu. Arabada geçirdiği her dakikada, Orhan Boran ve Yuki’nin yayında olduğu dönemlerde tanıştığı çocukluk arkadaşı, sevgilisi radyo ona yoldaş oluyordu; kısık sesiyle ya da sevdiği şarkılar olunca bangır bangır. Bazen şehirlerarası yollarda radyo çekmeyince birkaç CDyle ona ihanet ediyordu ama o da mecburiyetten. Altmışlı yaşların ortalarında olmasına ve büyük şehrin feci trafiğine rağmen çok seviyordu araba kullanmayı Selma. Bugün komşu şehirdeki arkadaşınaydı iki saat sürecek yolculuk. On dakika sonra otoyola girmişti bile.
Güneş bulutların arasından kızıl ışıklarını göndermeye başlamış, yolunu henüz sönmemiş otoban ışıklarının etkisini yok ederek aydınlatmaya başlamıştı bile. Açtığı nostaljik müzik kanalı yetmişlere damga vuran dünya müziklerini peş peşe çalıyordu. Çok mutlu oldu ve duyduğu Fransızca şarkı onu geçmişe götürdü…
Akşam yemeği telaşı yeni bitmişti. Ortalığı topladıktan sonra radyoyu açtı Selma. Geç kalmıştı yine, radyo tiyatrosu başlamıştı. Oyunun müziği odayı doldurdu. En sevdiği şarkıcı Christian Adam söylüyordu hem de en sevdiği şarkıyı ‘’Si tu savais combien je t’aime’’. Ortaokuldaki Fransızca derslerinden öğrendiği kadarıyla ‘’seni ne çok sevdiğimi bilseydin’’ diyerek kırık bir aşk hikâyesi anlatan ve TRT üçteki haftalık yabancı şarkı sıralamasında aylardır listenin ilk sıralarında yer alan bu şarkıya bayılıyordu o yaşlarda Selma.
Oyunun daha başıydı ve büyük bir zevkle dinlemeye başladı radyo tiyatrosunu. Evet, ses efektleriyle renklendirilip canlandırılan bu oyunlar insanların evlerinden çıkmadan sadece dinleyerek de güzel vakit geçirmelerini sağlıyordu. Bu oyunda da radyodaki DJ’e âşık, takıntılı bir kadın sürekli aynı parçayı çaldırıyordu. Kadınının davranışlarını ve bu aşk türünü sevmese de şarkı güzeldi ve bir parça gerilim yaşamak da değişiklik getirmişti o yaz gecesine. Bir yandan oyunu dinliyordu ama diğer yandan sevgilisi aklının bir köşesindeydi. Bu takıntılı kadın kadar olmasa da ne çok dolanmıştı Sadri peşinde. Ne yapsın o sıkı tembihliydi o zamanlar; okul bitmeden aşk meşk olmamalıydı. Annesi onun okuyup meslek sahibi olmasını istiyordu. Kendisi gibi koca eline bakan bir ev hanımı olmamalıydı. Hele mühendis, doktor gibi o dönem el üstünde tutulan mesleklerden birini seçerse dünyanın en mutlu annesi olacağını söylemişti. Bu da onun küçük omuzlarına kaldıramayacağı bir yük yüklemişti aslında. Sadri bu yükü birlikte omuzlamaya gelmişti sanki. Okul koridorlarında teneffüslerde volta atarken fark etmişti onu. Oysa yan sınıftaki Sadri’nin yüreğine ateş daha önce düşmüş Selma onu fark etsin diye yapmadığı kalmamıştı. Selma spor kolunda diye o da spor koluna yazılmıştı. Böylece birkaç derste olsa en azından aynı sınıfta ona daha yakın olabilecekti. Tabii oturduğu yer de Selma’nın hemen arkasındaki sıra olmuştu. Sonra kolundaki saati cebine koyup en şirin haliyle saati sormuştu Selma’ya. Selma bunları üstüne almayınca koridor turlamalarında gözünü gözünden ayırmayarak biraz da olsa dikkatini çekebilmişti. Sonrasında Selma on dokuz mayıs kutlamalarında jimnastik gösterisinde yer alınca, Sadri bando takımındaki görevini bir kenara itip Selma’nın da içinde bulunduğu jimnastik grubuna akordeonuyla müzik yapmıştı, sırf Selma’ya daha yakın olabilmek için. Böylece başlamışlardı birkaç kişinin bildiği aileden gizlenen aşklarına. Ne güzel gülüyordu Sadri, yandan ayırdığı sarı saçlarının çevrelediği beyaz tenli yüzünü aydınlatan ela gözlerinin sanki içi gülüyordu. Bu gülmeler bağlamıştı Selma’yı Sadri’ye. Okuldan eve yürürken yanlarında bir kız arkadaşı olmasına rağmen evden birkaç sokak ötede yollarını ayırıyorlardı. Öyle ya mahalleden biri görür de, annesine söylerse okul hayatı biter diye çok korkuyordu Selma. Şimdi yaz tatiliydi ve lise son sınıfa geçmişlerdi. Sadri yazdığı ve ortak arkadaşları Yıldız’ın kitap arasında getirdiği son mektubunda memleketine gideceğini yazmıştı. İki ay geçmişti aradan ve çok özlemişti Sadri’yi. Okulların açılmasına iki hafta kalmıştı. Belki yarın gelir diye düşündü. Genelde radyo tiyatrosunun olmadığı akşamlarda pilli radyoyu da alıp yanlarına, balkonda oturup çay keyfi yaparlardı. Radyoda çalan şarkılardan da ‘’sıradaki beni şarkım olsun’’ diye fal tutarlardı üst katta oturan arkadaşlarıyla. Sadri de her akşamüzeri mutlaka bir kez geçerdi balkonun baktığı o sokaktan bir arkadaşıyla. Oyunun müziği bir kez daha çalmaya başlayınca dalıp gittiği düşüncelerinden birden uyandı ve balkona çıkma isteği duydu Selma. Çıkar çıkmaz Sadri’nin bakışlarıyla karşılaştı. Arkadaşıyla konuşuyormuş gibi yapıp ona bakan sevgilisi iki ya da üç metre uzağındaydı. Mahallenin çocukları saklambaç oynuyordu sokakta. Küçük bir kardeşi olmadığına üzüldü Selma, onu almaya gidiyorum diye evden çıkıp sevgilisinin elini tutsa ya da özledim seni diye fısıldasa kulağına ne güzel olurdu. O bunları düşünürken Sadri bir kibrit kutusunu balkona atmıştı bile. Panikle hemen etrafı kontrol etti yandaki ve karşıdaki balkonlarda kimse yoktu. Kimse görmemişti bu olayı. Yüreği yerinden çıkacakmış gibi atıyordu hâlâ. Herkes radyo tiyatrosunun başında olmalıydı ya da sokaktaki tek tük televizyonu olan evlerde. Hemen kibrit kutusunu aldı ve cebine koydu sevgilisi sokağın köşesinde kayboluncaya kadar arkasından baktı ve içeri geçip mutfakta içinde ağırlık yapsın diye konulan madeni para da olan kibrit kutusunu elleri titreyerek açtı. Kibrit kutusuna defalarca katlanarak yerleştirilmiş mektubu çıkardı. Yüreği güm güm atıyordu, hem birileri ansızın mutfağa gelir diye korkuyordu hem de iki aydır görmediği sevgilisinin hasretini bitirecek, neler yazdığını çok merak ettiği mektubu elinde tutuyordu. Okumaya başladı. Sadri de onu çok özlemişti ve yarın öğlen onu Yıldız’ların bahçesinde görmek istediğini yazıyordu.
Selma direksiyondaki eline baktı. Sadri’nin memleketinde o yaz çalışarak aldığı ve Yıldızların bahçesinde parmağına taktığı o telkâri gümüş yüzüğü okşadı. Başlarda gizli gizli taktığı, üç yıl sonraki nişandan sonra bir daha hiç çıkarmadığı bu yüzüğü pırlantalar bile tahtından edememişti. Birlikte hukuk fakültesini kazanmış ve mezun olmadan bir yıl önce de evlenmişlerdi. Oğulları da kendi mesleklerini seçmiş, üç yıl öncesine yani Sadri bir kalp kriziyle aralarından ayrılıncaya kadar birlikte çalışmışlardı. Şimdi Sadri’yle kurduğu emeklilik hayallerini tek başına gerçekleştirmeye gidiyordu Selma.
Güneş daha da yükselmiş yeni yeni yeşermeye başlayan tabiatı kışın karanlık günlerine inat pırıl pırıl aydınlatmıştı. Selma arkadaşının on yıl önce yaşamaya başladığı köy yoluna girmişti. Arabanın camını açtı serin ve temiz ama tezek kokulu köy havasını ciğerlerine çekti. Bu yaz yerleşmeyi düşündüğü bu köyü çok seviyordu Selma. Kocasıyla birlikte aldıkları topraklarda yeni ve büyük bir ev yaptırıyordu. Kendine ve torunlarına yetecek kadar da tarım ve hayvancılık yapmayı planlıyordu. Nasılsa her hafta sonu çocuklar da burada olacaklardı. Güzel olacağını düşündüğü yeni hayatının tek buruk yanı geldi birden aklına ve yüzündeki gülümseme yerini hüzne bıraktı.
‘’ Ah Sadri ah! Bu kadar erken gitmek zorunda mıydın be canımın içi’’ dedi, gözlerinden iki damla yaş süzülürken.

Diğer yazılar...

Yorumlar