Söyleşi Konuğumuz: Nurhan Suerdem “Kapitalist sistemde her birimiz öğrenilmiş çaresizliğimizi yaşıyoruz.”

• “Hızınız Arttıkça Gördükleriniz Azalır” adlı öykünüzü altZine’in 2015 Sonbahar sayısında okuduk. Öykünüzü yazarken, daha doğrusu başına oturmadan önce sizi tetikleyen ne oldu? Nereden geldi aklınıza böyle bir öykü yazmak?.. Otobiyografik malzeme kullandınız mı?

altZine’in o sayısı Şehir ve Şebeke temalı olup etrafımızı çepeçevre saran düzenin yapılarını deşifre etmek üzerine kuruluydu. Şehir denince aklıma ilk gelen en büyük ağ iş hayatı olduğu için bu noktadan hareket ettim. Yoğun ve uzun bir çalışma hayatının içinden gelmem de etkili oldu sanırım. Otobiyografik olmasına gelince, öyküdeki karakter gibi dur durak bilmeden çalıştım. Geri kalan kurgu.

• Öykünüzde plazada çalışan bir kadının sabah yataktan kalkmasından gece yatağa girdiği âna kadar geçen bir günü anlatıyorsunuz… Müthiş bir tempo… Okurken bile yoruluyoruz. Sizce nereye kadar sürüyor ya da sürecek bu koşuşturma… dinmeyen bir iç hesaplaşma?

Emeğinin karşılığıyla para kazanmak ve hayatı devam ettirmek zorunda olanlar için devam edecek. Bizlerin yerini gerçek robotlar alıncaya kadar. O zamana da ne kadar hazırlıklıyız bilemem.

Aslında öğrenilmiş bir durum söz konusu, doğarsın büyürsün, annen baban iyi bir eğitim alman için çabalarlar, sen de mezun olur olmaz iş hayatına atılıp onların sana sunduğu olanaklardan daha iyisini elde etmeye çabalarsın. Hep daha iyi olma arzusu. Sadece maddeye sahip olmaya yönelik bir arzu.

Kızım üniversiteden mezun olunca bir yıl hiçbir şey yapmadı. Ben bile endişelendim. Acaba ne olacak diye. Bir şey olmadı. Sadece kendine zaman tanımak istemişti o kadar.

Diğer taraftan eğer çocuğun yoksa ki, öyküdeki karakter gibi bu kadar çabalamadan alternatif yollar deneyebilirsin (İstanbul gibi büyük şehirlerde zor olmakla beraber). Çocuk diyorum, zira ülkemizin koşullarında, özellikle de son yıllardaki gelişmeleri dikkate alırsak her zamankinden daha çok iyi bir eğitim önem kazanıyor. Bu da para demek. Ödenecek kira başta olmak üzere, yapılması gereken birçok gider var, çocuğunuz devlet okulunda olsa bile onun karşılanması gereken ihtiyaçları var. Yalnız başınıza olsanız işlerinizi yola koyuncaya kadar bir arkadaşınızla kalabilirsiniz ama çocukla zor.

Konuyu dağıttım biraz ama söylemek istediğim bir başka mesele de, özel sektörde çalışanlar için çalışma koşulları konusunda işverenlerin tutumu. Çalışma hayatını düzenleyen kanunlar var ama hem yetersiz hem de denetimi yapacak olan sendikalar yok. Sendika dediğin zaman başta devlet olmak üzere işverenler titriyor korkudan. Kölelerini (mavi veya beyaz yakalı kim olursa olsun fark etmiyor) azat etmek istemiyorlar.

Son birkaç yılda, Sanayi Çağı, Uzay Çağı, Bilgi Çağından sonra İnsan Çağı’ndan söz edilir oldu. Dinamikleri Manpower tarafından analiz edilen İnsan Çağı’nda işverenlerin yapması gerekenin, çalışanlarıyla insani seviyede bir ilişki kurmayı benimsemek olacaktır deniyor. Manpower, bu yeni gerçekliğin hem işverenler hem de bireyler üzerinde çok önemli yansımaları olacağını söylüyor. Yeni dönemde insan potansiyeli ekonomik büyümenin ana etmeni haline gelecekmiş. Bir taraftan robotlar bir taraftan insan çağı kafam karışıyor. Yaşayıp göreceğiz.

Şimdiki durumda özetlersek; kapitalist sistemde her birimiz öğrenilmiş çaresizliğimizi yaşıyoruz, ya da Sisifos gibi düzenin “uyumsuz” olduğunu bile bile direniyoruz.

• Güvenlik gerekçesiyle neredeyse hayatımızın her alanında sayısal bir dünyayla kuşatılmış durumdayız. Şifreler, kartlar… Sizce insanlar kendilerini gerçekten güvende duyuyorlar mı?

Çok zor. Güven sadece sayısal dünyayla da ilgili değil, ondan önemlisi yediğimizi içtiğimizi, kullandığımızı sorgular hale geldik. Öte yandan devlete ve kurumlarına inancımızı da yitirdik. Boşlukta olmak, kime güveneceğini bilmemek korkunç bir duygu. Bir de kadınsanız çocuksanız, lgbtliyseniz, her an saldırıya açık haldesiniz. Akşam evine giderken sokakta tek başına yürüyememek, dolmuşta en son müşteri olmaktan korkmak, çocuğunuzun aile fertlerinden birinin ya da öğretmeninin, komşu amcanın tacizine maruz kalabileceğini bilmek ve bu endişeyle yaşamak. Bir de bunların tuzu biberi olarak egemenler için ötekiyseniz. Kime, nasıl güven duyacaksınız?

• Daha güvenli bir dünya sizce nasıl oluşturulur? Bu konuda bir ütopyanız var mı?

Savaşın sömürünün olmadığı, adil işleyen hukuk sistemi, adil gelir dağılımı, adil kaynak kullanımı, doğanın, tüm canlıların, çevrenin korunup kollandığı, ırk – dil – din ayrımının ortadan kalktığı herkesin barış huzur içinde “insanca” yaşadığı bir dünya aslında ütopya değil, gerçekliğimiz olmalı diye düşünüyorum.

Dünyanın çivisi çıkmış durumda. Toplumsal, dini, siyasi, ekonomik, doğal kaynakların ve doğanın kullanımı gibi birçok konuda devrim gerekiyor. Dünyadaki egemenlerin ister doğal ister siyasi olsun dünyadaki çeşitli süreçler, nesneler, mekanizmalar üzerinde hâkimiyet kurma çabası değişmedikçe güvenli bir dünya oluşturmak bana çok zor görünüyor.

• Gündelik yaşamın rutininde önümüze hep bir şeylerin “güvenli” sıfatıyla birlikte sunulduğunu görüyoruz. “Güvenli alışveriş”, “güvenli internet”, “güvenli servis”, vb. Bu insanda durup dururken kuşkuya yol açmıyor mu sizce?

Elbette, bir şeyin altı ne kadar çok çiziliyorsa, aksinin olma ihtimali de yüksektir. Her an şifrenizin çalınacağı, hesabınızın hackleneceği, birinin sizi gözetlediği kuşkusuyla yaşıyorsunuz. Alınan her bir önlem bir süre sonra daha fazlasını gerektiriyor. Teknolojik ilerlemenin kaçınılmaz sonucu.

• “Güvenlik”, dünyanın pek çok bölgesinde aynı zamanda bir savaş nedeni… Ülkelerinin güvenliği uğruna pek çok devlet birbiriyle savaşıyor, nükleer silah yatırımı yapıyor, silahların iyileştirilmesi için sağlık bütçelerinden daha fazla bütçe ayırıyorlar silah sanayisine… Burada trajikomik bir durum yok mu sizce de?

Olmaz mı?! Dünyada silaha harcanan para iki trilyon dolarmış, bir haberde okumuştum. Anlamı, devletlerin kâr hanesinin yıldan yıla dolması. Dolayısıyla vazgeçmeye, azaltmaya bundan kremalı pasta yiyen hiçbir devletin rıza göstereceğini sanmıyorum.

• Öykünüze dönecek olursak, adını bilmediğimiz öykü kişinize seslenerek yazmışsınız öykünüzü… Çok da güzel olmuş, o ayrı… Neden böyle bir anlatım biçimini tercih ettiniz?

İkinci tekli anlatıcı seçmemin nedeni karakterin farkında olmasını sağlamak, ayna tutmaktı. Zira hiçbirimiz bunca koşuşturma arasında bir durup ne yapıyorum ben diyemiyoruz. Sistem ağlarını örmeye devam ediyor.

• Sizin iyi bir yazar olduğu kadar iyi bir okur olduğunuzu da biliyoruz. Ne tür öyküler okumayı seviyorsunuz, özel bir tercihiniz var mı?

Kendime yazar diyemem, sadece öykü yazmaya çalışan, öyküleri de çeşitli dergilerde yayınlanan biriyim. Öykü okurken değişik kültürden yazarların öykülerini de okumaya özen gösteriyorum. Bazı yayınevleri farklı yazarları tanıtmakta güzel işler yapıyorlar.

• 2018’de okuduğunuz öykü kitaplarından okurlarımıza hangilerini önerirsiniz?

2018’de romana daha çok ağırlık verdim. Bu öykü kitapları okumadığım anlamına gelmiyor tabii. Okuduğum kitaplar arasında İtalo Calvino Bütün Öyküler, Antonis Samarakis Pasaport, Alois Hotsching Belki Bu Defa Belki Şimdi, Mirolav Penkov Batının Doğusu, David Constantine Midland Otelinde Çay.

Diğer yazılar...

Yorumlar