Gün yeni ağarıyordu.
Yıllardır hayalini kurduğu o yere gidebilecek miydi?
Yine bütün gece çalışmış, okumuş, notlar almıştı.
Her şeyi okumasına imkan olmadığını elbette biliyordu ancak bulmaya çalıştığı bir sır varmış, zamanı da giderek daralıyormuş gibi telaşla sayfaları çeviriyor, bir şeylerin altını çiziyor, daha çok şeyi anlamak için acele ediyordu.
Yıllardır araştırıyordu; hayatında ilk kez bir şeyi bu kadar çok istiyordu. Aradığı şeyi bulursa hayattaki varoluş amacına ulaşabilecekti. İki yıldır buna inanıyordu.
Ne aradığını bildiğini düşünüyordu. Aradığını bildiğine göre onu bulduğunu da bilecek, fark edecekti demek ki.
Bir an kendisine dışarıdan baktı; anlayabilmek, bilgiyi kendisine ait yapabilmek için arsızca tüketen, saçı başı dağılmış, kitapların arasında boğuşan bir kadın gördü. Aradığı şeyle bu görüntüyü bağdaştıramadığından olsa gerek; kendine geldi.
Mutfağa doğru yürüdü, su içip bir şeyler atıştıracaktı. Belki bir de kahve… Kahve gerçekten de frekansı düşürüyor olabilir miydi? İnsan kahveyi daha eline aldığında vücut frekansı düşmeye başlıyormuş. Böyle okumuştu bugün bir yerlerde. İçmemeye karar verdi.
Fırının aynasında yansıması gözüne ilişince irkildi. Yorgun ve uykusuz görünüyordu, uyumaya karar verdi.
Uyumadan önce her zaman yaptığı gibi kulaklıklarını taktı ve meditasyon yönlendirmesini dinlemeye başladı.
Uyku öncesi meditasyon yapmayı adet haline getireli birkaç yıl olmuştu. Yirmi dakikalık meditasyon zihnini sıfırlıyor, günün bütün yorgunluğunu üzerinden atmasına yetiyordu. Üstelik rahatlayan sadece zihni değil, tüm vücuduydu.
Ama yine de oraya hiç gidememişti. Her seferinde kapıdan bakıyor, içeri girmeyi bir türlü başaramıyordu.
Her zamanki niyetini içinden tekrarladı ve yine merak etti; bu sefer oraya gidebilecek miydi?
***
“Boşluk…
Sanki gezegenler minicik olmuşlar ve karanlıkta asılı duruyorlar.
Her biri ışıklı birer nokta.
Çok koyu lacivert bir karanlık bu.
Minik ışıklardan delikleri varmış gibi…
Ben de onların arasındayım.
Bu sefer sadece kapıdan bakmakla kalmadım, içerideyim. Ya da dışarıdayım mı demeliyim?
O kadar uçsuz bucaksız ki; yoksa limitsiz mi doğru tanım olur?
Duruyorum. Süzülmüyorum, sadece duruyorum.
Durduğumun farkındayım.
Farkında olduğumu da fark ediyorum.
Fark ettiğim an fark etmemeyi seçiyorum tekrar.
Sadece durmaya devam ediyorum.
Hem çok küçük hem çok büyük hissediyorum.
Gezegenler benden çok küçük, ben boşluktan çok küçüğüm.
Burası bir kütüphane. Hiç kitabı olmayan bomboş bir kütüphane.
Boşluktan başka hiçbir şeyi olmayan ve evrendeki her şeyi içinde tutan bir alan.
Her şey burada, tüm olasılıklar…
İstediğim olasılığı seçebilirim.
Olasılıklar kütüphanesinin raflarından istediğim olasılığı seçip alabilir ve ona bir nefes üfler gibi hayat verebilirim.
Daha mutlu olabilir miydim?
İçime daha çok coşku sığabilir miydi?
Kalbim daha fazla genişleyip, daha fazla boşluğu içine alabilir miydi?
Anahtar, sayfaların arasında değil tam kalbimde miymiş, meğer?”
***
Elini kalbine götürdü, gülümsedi. Bunu yıllardır nasıl fark edemediğini düşündü; uykuya dalmadan önce…