Söyleşi Konuğumuz: Murat S. Dural “Gizemi, soru işaretlerini, tuhaf kurguları ve sürprizleri seviyorum.”

  • Öncelikle söyleşi için çok teşekkür ederiz. Her ne kadar kitabınızın sonunda söz etseniz de kil-tablet’in klasik sorusuyla başlamak istiyorum. Neden yazıyorsunuz?

Asıl ben teşekkür ederim. Çok önem verdiğim, fanzin kültürünü yaşatan, takdirle takip ettiğim “kil-tablet”te olmak mutluluk verici. Sorunuza gelince, buna yaşadıklarım ya da zihninim ağlarına takılanları aktarmak kadar yazarken öğrenmek, yazarken tanışmak ve iletişime geçmek için yazıyorum diye cevap verebilirim. Ellerim klavyenin üzerinde dolaşırken bir yolculuğa çıktığımı, içsel ve dışsal olarak daha önce görmediğim, ayak basmadığım başka diyarlara gittiğimi hissediyorum. İşte bu heyecan verici keşfetme duygusu temel dürtüm. Bu yolda yürümek ve yazmak hoşuma gidiyor.

  • Bize okuma serüveninizden de söz eder misiniz? İlk neleri okudunuz örneğin, hangi kitaplar hangi kitapları çağırdı?

Hatırladığım, okuduğum ilk eser Jules Verne’nin Denizler Altında 20.000 Fersah kitabıydı. O dönem itibariyle hayatıma fantazya türlerinin girdiğini, çizgi romanlar, çizgi filmler ve özellikle Conan’ın, Steven Speilberg, George Lucas, John Carpenter gibi insanların filmlerinin damga vurduğunu söyleyebilirim. Yıllar sonra bunu hatırlamak, düşünmek bugün okuduğum yazdığım şeylere de ışık tutuyor. Hayal gücü barındıran, farklı renklere ev sahipliği yapan kitaplar, hatta diziler ve filmler ilgimi çekiyor. Indiana Jones’la arkeoloji okumam arasında doğrusal bir ilişki var. Soru işaretlerini, geçmiş ve gelecek tasarımlarını seviyorum.

  • Kibrit Ev, ilk kitabınız… Bu kitabınızda rüyalar öykülerinizin çoğunda yer almakta.  Rüyalar sizin için ne ifade ediyor?

İçinizde bir yerde hiç açılmamış bir kapının ardını temsil ediyorlar. Kimi insan hiç rüya görmediğini söyler, ben ise bugüne kadar karşılaştığınız, en enteresan rüyaları gören kişilerden biri olabilirim. Bazen ertesi günün gördüğüm rüyanın tesiriyle geçer. Gençken çok daha fazla etkilenirdim. Şimdiyse bu duruma daha uygun tepkiler veriyor, onlardan beslenmeyi seviyorum. Karanlığımdan korkmak yerine artık aoralara açtığım kapılar var. Kitaplar, diziler, filmler kadar rüyalarım da gizem ve soru işaretleriyle dolu. İnsanın kendi kendine söylemediği, konuşulmayan şeyler o tarafta, rüyaların dokunduğu kumaşın üzerinde yankı buluyor.

  • “Kâbus Kapan” öykünüzde Anadolu korku türünde töre cinayetini (namus demek istemiyorum) kaleme almışsınız. Çok yakından, hatta içinden anlatılmış duygusu bıraktı bende. Bu yaşamı tanıyor musunuz?

Küçük yaşlarımdan itibaren insanlara ve onların yaşadıklarına empati ve sempati duyan biriyim. Bu da ister istemez içinizde bir kayıt tuşu yaratıyor. Her an kayıtta olan bir zihin, ruh durumu. Zihinsel ve kalben fazlasıyla insan, duygu, yaşantı biriktirdim. “Kâbus Kapan”ı yazarken dimağıma enteresan bir yerden çok güçlü, çok samimi bir şekilde döküldü cümleler. Aslında düşündüğümden çok daha fazla dertlenmişim, çok tepki duymuşum töreye ve cehalete övgünün son noktası infazlara, kelle avcılığına, linç kültürüne, soyut ve somut tecavüze. Yazarken bazen aklımıza, ruhumuza düşen şeyler en az okur kadar kaleme alanı da şaşırtıyor. “Kâbus Kapan” da böyle bir öykü benim için. Kâğıda ilk cümleler düşmeye başladığından beri “Hoş geldin, sefa getirdin” dediğim, acısını derinlerimde hissettiğim bir naçizane bir öykü oldu benim için.  “Bu yaşamı tanımak” ise sanırım arkeolojinin, saha çalışmalarında aylarca köyden gelen çok değerli insanlarla, çalışanlarla sohbetlerin, onlarla yaşadığım şeylerin, gözlemlerin tortusu.

  • “Arka Bahçe” öykünüzde mesleğinizin birikimini de görebiliyoruz. Arkeolog olmak yazı serüveninizi nasıl etkiledi?

Bu soruya “Hayır” demek imkânsız. Her kelimede, cümlede hatta beni ben yapan her şeyde etkisi, ilhamı var. Arkeoloji olağanüstü güzellikte, ülkemiz anlamında son derece bereketli, insanı insana dair ve insanı ilgilendiren tüm bilgi birikimi ve gelecek tasavvurlarına açan bir bilim. “İnşallah reenkarnasyon vardır” diye dilek tutarken birkaç şeyi de bu umuda dahil etmek için eklerim hep; “yazmak, arkeoloji, spor, müzik ve Fenerbahçe. Kaç hayatım olacaksa hepsine dahil olsunlar” derim. “Arka Bahçe” özelinde ise arkeoloji kadar arkeolojiye duyulan özlem cümlesini kurmak sanırım benim açımdan çok doğru bir vurgu olur. Arkeoloji ve edebiyatın kesiştiği noktada “çok katmanlılık” ikisinde de bayıldığım noktalar. Derinleşmeyi, derin öyküleri, romanları, karakterleri, insanları, soru işaretlerini fazlasıyla seviyorum.

  • Sizce insanların “Kibrit Ev” öykünüzdeki gibi kibrit eve ihtiyacı var mı? Yaren Yarin ya da Dilara olmadan da mutlu olunur mu? Sizi ne mutlu eder?

Evet var. Hepimizin başının ucunda yanması gereken bir ev, gece lambası, o ışığın sıcak yoğunluğunun içimize işlediği dostane bir dokunuş olmalı diye düşünüyorum. Çoğu ilişkide kırık kalpler, boşa çıkan umutlar içselleştirilmiyor, dışsallaştırılıp bir diğerine yansıtılarak azap, kaos büyüyor. Yaren ve Yarin bu dışsallaştırmanın, vicdanın değil belki ama dıştan gelen bir yönlendirmenin silueti aslında. Birbirlerine hatta kendilerine hiçbir şey söylememeye, anlatmamaya başlayan iki insana dışardan gelen bir müdahale. Bu öykü özelinde söylemem gereken başka bir nokta ise ülkemizdeki korku kültürü ve sinemasının saplandığını düşündüğüm çıkmaz. Artık kanıksanmış şeylere farklı gözle bakmalıyız. Bir şey “sadece kötü” olamaz. Sürprizin bozulmaması için daha fazla detay veremiyorum ama öyküyü okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklar.

  • İntiharın eşiğinden bir mücadeleye dönüşün öyküsü “Garip Meyveler”de olduğu gibi iki uçta yaşadınız mı?   

Ne yazık ki evet. Hayatıma yön veren, o dönem büyük acılar çekmeme sebep olan ama yıllar sonra uzaktan baktığımda değişimlerimi körükleyen şey olduğunu gördüğüm, ruhumun zorlu coğrafyasına ait çok fazla tektonik hareket olmuş, depremler dağları ova, ovaları dağ yapmış. Bu noktada da hatalı bir illüzyon olarak karmaşık düşüncelere dalabiliyorsunuz. “Garip Meyveler” hem bunun yansıması hem bir yazarın üretme gebeliğinin sancıları hem de bu motivasyonlara ek olarak içimizdeki küçük tanrı ve hayatla ilintili. Kendi günahlarını arayışa çıkan ve nerede hata yaptığını görmek isteyen, kıyameti için haklı gerekçeler arayan, bu yüzden bunları en açık şekilde görebileceği bir arka mahallede, semtte yaşayan derbeder bir yazar(?)ın içsel güncesi. İntihar etmek isteyip nasıl ölebileceğini bilmemek, seçememek türünden karmaşık bir durum.

  • “Göze Göz Düşe Düş” öykünüzün sizin için yerinin ayrı olduğunu bir söyleşinizde okumuştum. “Vazgeçersen kaybedersin. Kaybetmeme izin vermeyeceğim.” Sizin yaşam mottonuz mu?

Kesinlikle çok özel ve hatta fazlasıyla kişisel bir öykü. Ülkemizin engellilik ve futbol taraftarlığına bakışsızlığı, anlayış noksanlığı ve kavramaktan imtina etmesi üzerine alegorik bir eleştiri aslında. Rüyalarında koşabilen, kendi zirvesini, ilkeler bütününü görüp bir anda sırra kadem basan hayallerin ortasında kalan, orada bile buna şaşan insanların kurulu düzen içinde farklılık ve farkındalıkları görmezden gelmesi üzerine bir itiraz. O ağızsız, kolsuz, bacaksız tek gözden oluşan varlığın ne anlama geldiğini anlamak, onun kendimize yönelttiğimiz katı, anlayış yoksunu, at gözlüğü zihniyeti, başkalarının hayallerinden beslenen, onlarla geviş getiren toplumun bu yaftalarla beslendiğini bilmek, asla unutmamak gerektiğini vurgulayan bir yapısı var naçizane öykümün. Farklılaştığınızda yalnızlık kendini daha fazla hissettiriyor. Peki neden yalnız hissediyoruz? Peki neden aynı anda izlendiğimizi de düşünüyoruz? Bırakınız günü, geceleri rüyalarımıza bile sızan bu şey “Göze Göz Düşe Düş”ün içinde bir yerde. “Vazgeçersen kaybedersin. Ancak, sen vazgeçersen kaybedersin” demek, buna inanmak, bu yolda yürümek benim bunca yaşanmışlığımın ardında kalan kıymetli tortu, eleğimde kalan değerli maden. Her zaman mücadele etmeyi sevdim, bunu bir hırs uğruna değil hayatıma kattığım, katmak istediğim her şey için, insanlar için çaba, hak edilmişliğin sertifikası olarak gördüm. Hem mücadele etmek size hayalini kurduğunuz şeyden daha fazlasını getiriyor. Bu bile o uğurda yürümeye, çıkılan ve varılan yerden çok yolda olmayı öven, değerli kılan bir varoluş şekli.

  • Kitabınız fantastik. Neden fantastik ve Türkçe yazılan fantastik edebiyat için ne düşünüyorsunuz?

Gizemi, soru işaretlerini, tuhaf kurguları ve sürprizleri seviyorum. Fantazya  türleri vasıtasıyla bir şeyi başka bir şekilde anlatmak mümkün. Olanı olduğu gibi betimlemek yerine daha fazlasını yazmak, okumak hoşuma gidiyor. Katmanlar, bol soru işaretleri en az okurken olduğu kadar yazarken de hoşlandığım bir şey. “Bir başka dünya mümkün” demek, bununla şaşırtmak geliyor içimden. Hem bu yanlış bir bilgi de değil. Her şey, bizim gördüğümüz, yorumladığımız dünya sadece kendi bakış açımız. Aslından, aslında olandan farklı bir bakış açısı. Yeryüzüne doğan her insan ayrı bir dünya. Dünyada fantazya, türleri ve bu alanda eser verenler artan bir ilgiyle takip ediliyor. Özellikle Netflix gibi kanalların başarılı yayıncılığı, yerel dizilerle dünyaya özgün yapımları aşılamaları hem takdire şayan hem de gelecekte ülkemizden çıkabilecek yazarlar, kitaplar, diziler için önemli bir ihtimal. Bu yönde düşünüp daha fazla üretmek, birbirimiz daha fazla ileri itmek varken ne yazık ki her gün yeni, yayın sektörü ve emekçilerini zora sokan durumlarla karşılaşıyoruz. Bazı yayınevlerinin ana baskı kontenjanı “Yabancı Fantazya Türleri”yken aynı türdeki yerli eser ve yazarlara bakış açısı oldukça üzücü. Ama bunun yanında bu türü destekleyen yayınevlerini de es geçmeyelim. Onlar ayrı yer sahibi ve övgülerimin, teşekkürlerimin sahibi. Bunun mücadelesini, çabasını göstermemiz, bu anıtı yükseltmemiz lazım. Ben bu anıtta elimden gelirse harç, ömür izin verdikçe yazdığım kitaplarla birer tuğla koymak, olmak istiyorum. Hedefim de, durduğum yer de bundan ibaret.

  • Bugünlerde neler okuyorsunuz? Ne okuyacağınızı nasıl seçiyorsunuz?

Bugünlerde okuduklarımdan çok bu sene okuduğum en iyi kitaplara değinmek daha doğru olabilir. Bende iz bırakan çok değerli eserler şunlar oldu; Herman Hesse’den Damian, Mine Söğüt’ten Beş Sevim Apartmanı, Bahadır İçel’den Başka Dünyalardan Öyküler, Craig Thompson’dan Habibi, Sadık Hidayet’ten Kör Baykuş, Hernan Ronsino’dan Raydan Çıkan Trenler, Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan Ölüler Yaşıyor mu? Mariana Enriques’den Yangında Kaybettiklerimiz, Demokan Atasoy’dan Konuşulmayan. Büyük bir okuma tutkum var. E-kitap ve e-dergi okuyamıyorum, kitaba dokunmam lazım ve okuduğum her kitap kütüphanemde olmalı. Benim de böyle tutkularım var işte. Önceden daha dağınık, elime ne geçerse okumak gibi bir algım vardı. Ama naçizane olarak yazma çabasına giriştiğimden beri çok daha planlı, programlı çabalıyorum bu yönde. Özellikle fikrine çok güvendiğim dostlarımın ne okuduklarını, neleri önemli, özel bulduklarını dikkate alıyorum. Yazar, editör, redaktör ve özellikle çevirmen dostlarımın üzerinde çalıştığı, gündeme taşıdığı eserleri kaçırmamaya özen gösteriyorum. Misal olarak Seda Ersavcı isminin çevirmen olarak anıldığı kitaplar benim için çok özel. Alican Saygı Ortanca, Yankı Enki, Göktuğ Canbaba, Uğur Kılınç, Özgün Muti Ondörtoğlu ve bunun gibi bir sürü kıymetli ismin bakış açıları bana ışık tutuyor. Çok kitap okuduğum için değişik bir yol izliyorum. Normalde aynı dönemde üç kitap okurum. Bunlardan birini çizgi roman, birini edebi (güncel ya da klasik) ve diğerini ise kuramsal kitaplar arasından seçiyorum. Birbirini destekleyen, bozmayan, farklı yerlere hitap eden, sıkılmadığım bir okuma performansım oluyor bu sayede.

  • Şu anda ne yazıyorsunuz?

Dergi yazılarım bir yana, ocak ayında Dedalus Yayınları’nın “Gerekli Kitaplar” imzasıyla çıkaracağı epik bir biyografik denemem raflarda olacak. Sevgili Sedat Demir’in teşviki ve Baran Güzel’in editörlüğünde Fenerbahçe’miz ve ülkemizin büyük değeri sevgili Lefter Küçükandonyadis’in hayatını İslam Çupi vari bir anlatıyla, futbol edebiyatı ve felsefesi, felsefe ve edebiyatın futbolu üzerinden kaleme almaya, naçizane ve böylesi bir hayata yetmeyeceğini, kafi olmayacağını bildiğim bir esere imza atmaya çabaladım. Bu minvalde özellikle pozitif yaklaşımları sebebiyle Fenerbahçe Spor Kulübü, emektarları ve Küçükandonyadis Ailesi’ne, özellikle Özlem Katmer’e çok teşekkür ederim. Bir el kitabı olması, her kesime hitap etmesi anlamında ilginç, sonuçlarını merakla beklediğim bir proje oldu. Bir diğer çaba ise son bir buçuk senedir üzerinde çalıştığım romanım. Aslında tamamlandı diyebilirim ama bir – iki defa daha üzerinden geçip çok sevdiğim dostum ve kıymetli editörüm Yankı Enki’nin bilgisine, dikkatine sunmam gerekiyor. Umuyor ve diliyorum ki, o da 2019 yılı içinde raflarda olur. Onun da Kibrit Ev gibi artık kendi yoluna çıkması, kendi hikâyesini yazması lazım. Benim ise yeni şeyler yazmaya yönelmem. Bir sonraki hedefim ikinci öykü kitabım olacak gibi duruyor.

  • En son sorum biraz kişisel olacak. Ben de koyu bir Fenerbahçe taraftarı olarak soruyorum, ne olacak bu Fener’in hali?

Fenerbahçe’mizin başına gelebilecek en kötü şey, ne yazık ki, beslendiği kaos kültürünün devam etmesi olur. Ben ve benim gibi tanıdığım – tanımadığım nice Fenerbahçe sevdalısı ve düşünürünün yazıp çizdiği gibi Fenerbahçe’nin her nerede bulunuyor ve temsil ediliyorsa bu hastalıklı anlayıştan kurtulması lazım. Bir zamanlar “Hep destek tam destek” denen temel direğin yeniden, mücadele azmiyle yükseltilmesi gerekiyor. Hem bu armanın bir sevdalısı hem de kongre üyesi olarak futbol özelinde korkunç bir dönem yaşarken kulübün içinde çok doğru, mutluluk verici girişimler, projeler yapıldığını görüyorum. Dokuz branşımızın yanına iki sene kadar evvel E-Spor, bu sene itibariyle de Tekerlekli Sandalye Basketbol branşı eklendi. Spor Kulübü olmak bunu gerektiriyor. Fenerbahçe’nin DNA’sını, karakter ortaya koyma düsturunu sahaya yansıtan bir basketbol takımı, bir de bunun tam tersi bir futbol takımı mevcut. Bu sene kaybedilmiş görünüyor ama başkanımız sayın Ali Koç’un da belirttiği gibi “kaybedilmiş bir sene kazanılmış bir gelecek sene olabilir” cümlesi çok net ve doğru bir hedef. O zamanda aklıma başka bir soru takılıyor: “Bugün bu sorunun öznesi Fenerbahçe gelecekte iyi olduğunda rakiplerinin hali ne olacak?” Beni ben yaptığına inandığım mücadele ve vazgeçmeme üzerine kurulu anlayış Fenerbahçemizin şahsıma ve bize kattığı bir şey aynı zamanda. O yüzden “Fenerbahçe’nin hali” ilelebet hattı ve sathı alanlarda pozitif, katma değer katan türde bir mücadele olacaktır.

 

Röportajı Yapan: Nurdan Atay

 

 

Diğer yazılar...

Yorumlar