Hayvanoğlu

 

Ülkenin kimi insanlarının dehşetle, kimisinin ise hasretle beklediği gün gelip çatmıştı. Kasabın kafası ise çok karışıktı. Baba mesleğinin nasıl olup da bu noktaya geldiğine akıl sır erdiremiyordu. Yılların kasabı olarak bir et parçasına dönüşme ihtimali benliğini alt üst etmekteydi.

Tüm gündemi sarsan haber 28 Eylül 2044 tarihinde yayınlanmıştı televizyonda. Uzun zamandır işsiz olan kasap her zamanki koltuğuna gömülmüş, boş boş televizyona bakarken flaş haber olarak duyurmuştu tüm kanallar. Haberi duyduğunda elindeki çekirdek dolu kâseyi düşürmüş, çekirdekler ve kabuklar laminant parkeye yayılmıştı. Ve üç gündür aynı yerde duruyorlardı. Kasabın zihni üç gündür o kadar meşguldü ki, onları görmüyordu bile.

Haberler uzun zamandır süren et sorununa hükümetin radikal bir çözüm bulduğunu bas bas bağırıyordu. Haberlere göre hükümet dahiyane bir fikirle, bir taşla iki kuş vurmuştu. Bazıları buna çılgın proje diyordu. Alınan karara göre, ülke çapında ayda bir kez, her mahalle içinde çekiliş yapılacak ve kurada çıkan “şanslı” kişi mahallelinin et ihtiyacını karşılamak üzere kurban edilecekti.

Kasap, ülkesinin bu duruma nasıl geldiğini düşündü. Oysa mazisi ne de güzel anılarla doluydu. Mahallelinin en sevdiği esnaftı, her zaman taze et satardı. Ama hızla artan nüfus her şeyi değiştirdi. Zaten alt kesimdeki gariban vatandaşlar yılda bir kez et yüzü görüyordu ama gelinen noktada orta sınıf, hatta zengin sınıf bile et bulamaz oldu. Önce büyükbaş hayvan üretimi insanların talebini karşılayamaz hale geldi. Kasap hiçbir mezbahada büyükbaş hayvan bulamamaya başladı. Kırmızı et olarak mecburen küçükbaş hayvan satmaya yöneldi. Başta mahalle insanı bu durumdan yakınsa da zamanla alıştılar. Üreticiler bu kez de keçileri, koyunları, oğlakları, kuzuları, koçları mezbahalara yığdılar; ancak insanoğlunun doymak bilmeyen iştahı zamanla bu hayvanların da kökünü kuruttu. Kırmızı et karaborsaya düştü. Araba parasına kırmızı et satılmaya başlandı karaborsada. Sonra ev parasına çıktı bu rakamlar. İşin içine mafya bile girdi. İnsanoğlunun bitmek bilmeyen iştahı et için birbirleriyle kavga etmelerine, hatta birbirlerini öldürmelerine kadar vardı.

Devlet, kaosu önlemek adına beyaz eti özendirme kampanyaları başlattı. Her yer piliç eti reklamlarıyla doldu taştı. Televizyonlarda, gazetelerde, sosyal medyada, beyaz etin ne kadar sağlıklı bir besin olduğundan dem vuruluyordu. Buna karşın kırmızı et hakkında kara propaganda başlatıldı. Kırmızı etin zaten çok sağlıksız olduğuna, ömrü kısalttığına, kanser sebebi olduğuna dair haberler yayıldı. Beklendiği üzere bir süre sonra bu politikalar işe yaradı ve halk beyaz ete yöneldi. Tabii hakikati bilen az sayıdaki hükümete yakın bir zümre, bazı zengin kesim ve “atın ölümü arpadan olsun” zihniyetindeki bazı vatandaşlar, kırmızı et uğruna her yola başvurdu. Yurtdışından kaçak kırmızı et getirttiler ve kuytu köşelerde bir güzel mideye indirdiler. Devletin diğer ülkelerden ithal et talebi her defasında reddedildiğinden etler ülkeye ancak kaçak sokulabiliyordu.  İnsan nüfusu bütün dünyada patlamıştı ve bununla ters orantılı olarak diğer ülkelerde de besilik hayvan nüfusu azalmıştı. Tüm ülkeler sadece kendi vatandaşlarına et yetiştirmeye çalışıyordu. Balığın ise bahsi bile geçmiyordu; dünyadaki tüm deniz canlılarının soyu tükeneli yıllar olmuştu.

Kasap için zor zamanların başlangıcıydı. Sadece tavuk satıyordu ve gelecek için kaygılıydı. Ya bir gün tavuklar da biterse ben millete ne satacağım, neyle geçineceğim endişesi içini kemirip duruyordu.

Korktuğu başına geldi.

Bir sabah mezbahaya piliç almaya gittiğinde o soğuk, dev salonu bomboş buldu. Yerlerde mazinin kurumuş kan lekeleri vardı, gri kancalar boşlukta sallanıyordu. Bir köşeye yığılmış martılar, bıldırcınlar, tavşanlar gördü. İnsanlığın elinde kala kala bunlar kalmıştı. El mecbur bu hayvanlarla döndü dükkânına.

Bunları satabileceğine dair hiç umudu yoktu ama inanılmaz bir şey oldu; ete aç mahalleli dükkâna yığıldı. Yarım saat içinde ne kadar et varsa satıldı. İnsanlar aldıklarının ne eti olduğuna bakmamıştı bile. Kasap hayretler içinde bundan sonraki günleri nasıl idame ettireceğini düşünüyordu.

Devlet et problemine yeni çareler arayışındaydı. Bir gün devlet başkanı canlı yayına çıkarak halka seslendi: “Aziz vatandaşlarım maalesef ülkemizde besili hayvan nesli tükenmiştir. Diğer gıda çeşitlerinde bir problem olmadığı için sizi meyve, sebze, bakliyat tüketmeye davet ediyorum. Bununla beraber; minimum protein ihtiyacınızın karşılanması için devlet görevlilerimiz seferber olmuştur. Her türden yakalanan hayvanlar; kedi, köpek, at, eşek, fare ve benzerleri kasaplara sevk edilecektir. Son olarak diyorum ki; kötü et yoktur, kötü damak tadı vardır.”

Yayını izlerken yüzü bembeyaz kesilmişti kasabın. Bu hayvanları doğrayıp satmak düşüncesi midesini bulandırmıştı. Bazı ülkelerde söz konusu hayvanların yendiğini biliyordu ama ne kendisi ne de içinde yaşadığı toplum bunu kaldıramazdı. O günden itibaren dükkâna kilit vurdu ve bir daha açmadı. Günlerce eve kapadı kendini. Bir gün dükkânına uğramak için çıktı, gördüğü manzara karşısında donakaldı. Dükkânın tüm camları kırılmıştı. İçerisi dağılmış, her yere cam parçaları saçılmıştı. Duvarında şu yazıyı okudu: Hain kasap etleri nereye sakladın?

Bu olayın üzerinden bir ay geçmişti ki, hükümet son çare olarak insana insan yedirmeyi bulmuştu. Artık doğada ya da evlerde herhangi bir hayvan türü kalmamıştı. Yeni politikayla hem insanların aylık minimum protein ihtiyacının karşılanması hem de artan nüfusun bir nebze olsun önüne geçilmesi planlanıyordu. Zaten et uğruna birbirlerini öldürüyorlardı, bari ölümleri bir işe yarasın diye düşünülmüştü. İnsanoğlu yamyamlığın hüküm sürdüğü karanlık çağlarına geri dönmüştü.

Kapının sertçe vurulmasıyla yerinden zıpladı kasap!

“Yoksa? Yoksa… Hayır ulan!”

Dağ gibi adam zangır zangır titriyordu. İlk çekilişte çıkan talihlinin adresine bugün mektupla tebligat yapılacağını duymuştu.

Yutkunarak kapıya yöneldi. Delikten baktı. Kimse görünmüyordu. Usulca açtı kapıyı. Ortalıkta kimseler yoktu fakat bakışlarını yere indirdiğinde zarfı gördü. Olduğu yere kustu! Tüm midesi boşalmıştı sanki. Elleri titreyerek açtı zarfı ve şu satırları okudu:

Korkuların boşuna insanoğlu. 04/10/2044 tarihinde kıyamet kopacak!

Diğer yazılar...

Yorumlar