Bazen Fail Kurbandır, Bazen de Kurban Faildir

Mayıs ayında görmek istediğim filmin saati çok geç olunca yerine gitmeyi tercih ettiğim Collini Davası filmininin sonunda filmin Ferdinand von Schirach’ın aynı adlı eserinden esinlenerek çevrildiğini okurken yazarla birkaç ay sonra yeniden, bu sefer bir öykü kitabında karşılaşacağımı bilmiyordum. Almanya’ya yerleştikten sonra, mümkün mertebe eserleri orijinal dilinde okuma takıntımdan olsa gerek, harika olmayan Almancamla okuyup anlayabileceğim bir kitap ararken, Frankfurt Kitap Fuarı nedeniyle her yere kurulmuş standlarda karşıma çıktı henüz Türkçe’ye cevrilmemiş Ceza adlı öykü kitabı. Almanlar daha ziyade romancı olup fazla öykü yazmadıklarından -öykü kitabı bulmakta zorlandığım için böyle bir iddiam var, yanlış olabilir- öykü kitabı bulmuş olmanın sevinciyle, çok ağır olmamasını umarak hemen aldım kitabı. Hemen yaptığım araştırmada yazarın aynı zamanda avukat olduğunu öğrenmem, kitabın adının Ceza olması ve ilk öykünün adının Jüri Üyesi olması bana öykülerin mahkeme salonlarında geçeceklerinin ipucunu verdiğinde çok mutlu olduğumu söyleyemem. Gençliğimde okuduğum John Grisham romanlarından beri mahkeme salonunda geçen hikâyelere soğumuşluğum var. Ancak daha ilk öyküden beni içine aldı kitap. 

Türk okuyucularının NTV Yayınları tarafından SUÇ I ve SUÇ II olarak yayınlanan öykü kitaplarından tanıdığı Ferdinand von Schirach 1964, Münih doğumlu Alman bir yazar. Aynı zamanda tanınmış ceza avukatı da olan yazar öykülerini, romanlarını girdiği davalardaki sanık veya müvekillerinin hikayelerinden esinlenerek yazıyor. Ceza, üçleme olarak tasarlanmış kitapların üçüncüsü. İlk ikisi Türkçe’ye cevrildiğine göre bu kitabın da çevrilip üçlemenin tamamlanacağına inanıyorum. Yazarın dedesi Baldur Von Schirach’ın Nazi Gençlik Kolları’nın başında olduğu ve Nürnberg duruşmalarında yirmi yıl ceza aldığı biliniyor. Yazar, Collini Davası’nı biraz da bu geçmişiyle yüzleşmek için yazdığını ifade etmiş bir röportajında. Ferdinand von Schirach’ın beş öykü kitabı, iki romanı, bir makalelerini topladığı kitabı, bir de oyunu bulunuyor. Terör adlı oyunu seyircilerle interaktif bir tiyatro eseri. Suçlu suçunu itiraf etmesine rağmen seyirci suçlunun gerçekten suçlu olup olmadığına karar veriyor. En son Mart 2019’da çıkan Kahve ve Sigara (Kaffe und Zigaretten) adlı kitabında otobiyografik öyküler yazmış. Ceza ise Mart 2018’de yayınlanmış. Hemen hemen her sene bir kitap çıkartan verimli bir yazar Schirach. 

Şiddetin Ev Hali temalı aralık sayımızın editörü Nurdan Atay bizlerden kitap veya öykü tanıtımı istediğinde hemen talip oldum çünkü tam o sırada okuduğum Ferdinand von Schirach’ın kitabının ilk öyküsünde ev içi şiddet mağduru bir kadın vardı ve bu kadının yaşadığı fiziksel şiddetten ziyade yaşadığı duygusal şiddeti son derece sade bir dille ama sarsıcı bir şekilde anlatışı beni çok etkilemişti. Kitabı alırken cümlelerin kısalığı ve basitliği anlamam açısından kolay olacağından sevinmiştim ancak öyküleri okudukça bu kısa cümlelerden oluşan yalın dilin öykülerin hikâyelerini daha çarpıcı yaptığını fark ettim. Yazar yorumsuz, yargısız düz bir dille hikâyeyi anlatırken önemsiz gibi görünen bir detayla satır aralarına o kadar çok duygu sıkıştırıyor ki, içiniz acımadan, hikâyenin ana veya yan karakterinin derisinin içine girmeden, ruhunda gezinmeden öyküyü okuyup geçemiyorsunuz. 

Yazımızın ana konusu kitabın ilk öyküsü olan Jüri Üyesi adlı öykü. İlk önce açıklamam gerekir; Almanya’da devlet herhangi bir vatandaşı mahkemelerde jüri görevlisi olarak beş yıllığına atayabiliyor. Bu görevden imtina etmenize, hastalık gibi fors majör bir sebep olmadıkça imkân yok. Mahkemelerde sadece iki jüri üyesi bulunuyor. Son kararı gene hâkim veriyor ancak jüri üyeleri tanıklara soru sorabiliyor, düşüncelerini beyan edip hâkimin karar verme sürecine destekte bulunuyorlar. Hikâyemizdeki Katharina da hiç istememesine rağmen devlet tarafından görevlendirilmiş bir jüri üyesi. Öykü Katharina’nın onbir evden oluşan bir köyde doğup köyün tek çocuğu olarak büyümesini anlatarak başlıyor. Annesi öğretmen, babası bir kâğıt fabrikasının satın alma müdürü. İkisi de şehirde çalışıyorlar. Bazen okul sonraları babasının işine gidiyor, babasını dinleyerek, izleyerek geçiriyor zamanı. Bazen de babası onu iş seyahatlerine götürüyor. Bu seyahatlerde babasının bavulunu boşaltıyor, takım elbiselerini asıyor ve toplantılardan gelinceye kadar otelde bekliyor. Bembeyaz teni ve simsiyah saçlarından dolayı babası ona Pamuk Prensesim diyor. On dördüncü yaş gününden iki hafta sonra babası başka bir kadına âşık olduğu için evi terk ediyor ve Katharina onu bir daha görmüyor. Öykünün bundan sonrasında Katharina’nn annesiyle Bonn’a taşınışını, liseyi birinci olarak bitirişini, okul bitiş partisinde onu eve bırakan gençle okul birincisi olarak yaptığı konuşmadaki hataları düşünerek sevişmesini, eve girdikten sonra tırnak makasıyla bileğini kesişini ve her zamankinden daha çok kanadığını, kanı durdurmak için bant ararken dolaptaki her şeyin lavaboya düşmesi üzerine “ben hatalı bir ürünüm” diye düşündüğünü okuyoruz. Adım adım Katharina’nın yalnız, hep en iyi ve en doğru olarak, herkesin istediği gibi davranarak hayatına bir anlam katmaya çalıştığını izliyoruz. Dişçide yaşadığı sinir krizinden sonra yatırıldığı hastanede psikoloğun ona diğer insanlardan kendisine öncelik tanıması gerektiğini söylemesinin üzerine işinden ayrılıp dört ay dinlendikten sonra hafif bir işle hayatına devam etmek isteyen Katharina kısa bir zaman sonra devlet tarafından jüri görevine çağrılır. Reddetme çabaları kabul görmeyen Katharina mecburen kendine görev verilmiş ilk davasına gider. Dava yaralama davasıdır. Karısını kasten yaralamakla suçlanan sanık dört aydır tutukludur. Davayı savcılık açmıştır. Sanığın eşi tanık olarak çağrılır, eş konumundan dolayı tanıklık yapmak zorunda olmadığı kendisine ifade edilir. Eş tanıklık yapacağını söyler. “Her şey sarı notlarla başladı. Hani kendinden yapışan sarı kağıtlar var ya, onlardan bir blok taşır cebinde yıllardır. Bu kağıtlara o işteyken ne yapmam gerektiğini yazar. Kirli tabakların üstüne bulaşık yıka, kirli çamaşırların üstüne çamaşır yıka, buzdolabının üstüne alınması gereken malzemeler vs. gibi…” diye anlatmaya başlayan eş olay gününe kadar olanları anlatır. O sarı kağıtları düşündüm. Her yerde, her şeyin üstünde! Sanki o an için düşünme, karar alma kısacası varlığı yokmuşçasına, bir çocuğa bile değil, bir hiçe veya son derece aptal birine anlatırcasına her tarafa yıka, ütüle, temizle diye notlar koymak! Ne kadar aşağılayıcı ne kadar onur kırıcı bir durum. Dayaktan beter! Hani kadın kocasını yaralasa kadını haklı bulacağım. Ama öyle olmuyor, adam karısını yaralıyor. Daha evvel de kadına her vurduğunda kadın hastanelik olduğu için hastane polise bildiriyor, polis adamı tutukluyor. Kadın kendi hiç şikâyet etmiyor. Hatta “aslında iyi adamdır, sadece içince kendinin dışına çıkıyor” diyecek kadar da hâlâ umutlu kocasından. İlk seferlerde uyarıyla adam salıveriliyor. Bu nedenle bu sefer tutuklu olarak yargılanıyor. 

Kadın olay gününü anlatmaya başlıyor. Bahçede mangal yaparlarken bir anda her şey ama her şey önemini yitiriyor. Mangalın üzerinde pişirmekte olduğu sosislere bakakalıyor. Uzaktan kocasının misafir komşularla konuşmasını duyuyor. Sosislerin patlamasını, yağlarının akışını, yanıp kül olmalarını izliyor sakince. Kocası kokuyu duyunca yerinden fırlayıp bir mangal yapmak için bile çok aptal olduğunu bağırıp kafasına vuruyor. “Hiç bir şey umurumda değildi. Hissetmedim bile.” Karısına sinirlenen koca kadının üzerine yürümek isterken mangala çarpıyor ve sıcak kömürler kadının ayağına, bacağına düşüp yakıyor. Komşular hemen hastaneye götürüyor, koca hastaneye gelmiyor. “Önemli değil, biraz izi kaldı, o kadar” diyerek anlatmasını bitiriyor. İşin ilginç yanı öykünün hiçbir satırında korkudan bahsedilmiyor veya hissedilmiyor. Belki de şiddet gören kurbanların bu kayıtsızlık hali, kabulleniş noktası korkuyu da yok ediyor. Bu noktadan sonra şiddet günlük hayatın bir parçası haline gelip itiraz etmek, yardım aramak, şikâyet etmek gibi kendi benliğini koruyacak herhangi bir çabada bulunmuyorlar. 

Dinlerken bembeyaz olan Katharina, boğuk bir sesle kadına “her şeyin önemini yitirdiği o anda ne düşünüyordunuz?” diye soruyor. Belki her şey kadının verdiği cevapta gizli. Bazen sevgi, umut en kuvvetli yanımız olurken bazen de en zayıf yanımız olabiliyor. Bazen gidememelere, yapamamalara neden olabiliyor. Ekonomik ve kültürel olarak en ileri ülkelerden biri olan Almanya’da bile ruhun en karanlık noktasına yerleştirilen, yerleştirilmesine izin verilen değersizlik duygusu kurbanı öyle ele geçiriyor ki hareket edemiyor. “Bazen fail kurbandır, bazen de kurban faildir ve her ikisi de suçluya dönüşebilir” diyor yazar bir söyleşisinde. Bazen de kendi kendimizi kurban ediyoruz. Öyküde adam karısına değersizlik tohumlarını ekerken buna izin veren kim? Belki de ses çıkarmayı, itiraz etmeyi, korku faktörünün altını daha çok düşünmemiz gerek.

Katharina kadının cevabından sonra ağlamaya başlıyor. Kendi yaşam çabasıyla, bu anlamsız çabanın yalnızlığıyla paralellik kuruyor. Duygusal bağ kurduğu için jüri üyesi olarak düşünceleri kabul görmüyor. Yaralamada kasıt olmadığı gerekçesiyle adam serbest bırakılıyor. Katharina dört ay sonra adamın karısını kafasına çekiçle vurarak öldürdüğünü okuyor gazetede.  

Ferdinand von Schirach’ın bu kitaptaki tüm öyküleri okura alışılagelmiş kalıpların dışında seyrediyor. Bazen sorunları daha iyi anlayabilmemiz için başka bakış açılarından bakabilmemiz gerekiyor. Schirach bize bu farklı bakış açısını sunuyor. 

_______________

Ferdinand von Schirach: Strafe (Ceza), Hikâyeler, Luchterhand Literaturverlag, Münih, Kasım 2019

Diğer yazılar...

Yorumlar