Ünlem

Cezaevindeki ilk gecen. Otuz sekiz yıllık zindan hayatına karşın başka bir zindanın duvarları arasındasın şimdi. Günün hangi saati haberin yok. Dizlerin karnında, iki büklüm büzüşüp sert ve soğuk bir yatağa uzanmışsın. Peşinden ağlayan kızlarının çığlıklarından ve henüz on beşindeki Ayşe’nin “Anne, gözün arkada kalmasın. Ben kardeşlerime bakarım’’ diye haykırışından başka tüm hayatın ve yaşadıkların silinmiş hafızandan. Birileri omzuna dokunarak isminle çağırıyor seni. Ama sen, adının Fatma olduğunu bile unutacak kadar bitkinsin. Gözkapağın şişmiş, altındaki mor torbanın üstüne kapanmış. Yüzün gözün çürükler içinde, şakakların zonkluyor. Sağ gözünü yarı açık aralamayı başarıyorsun. Etrafında tanımadığın bir sürü değişik yüz görüyorsun. “Neredeyim’’ diye mırıldanınca karşındaki yüzler sözleşmiş gibi hep bir ağızdan “Kadınlar koğuşundasın’’ deyip yanıt veriyorlar sana.  İçlerinden bir tanesi gülümseyerek üstüne eğiliyor. “Kendine geldiğine göre iyisin kardeş, dinlen şimdi. Yarın nasılsa konuşuruz deyip komşu ranzaya uzanıyor. Birbirine iyi geceler dileyen kadınları duyunca dün geceki kâbusun canlanmaya başlıyor zihninde. Dün geceyi gündüzüyle seriyorsun gözlerinin önüne.

Hayri’nin içkisinden, kumarından, dayağından –kısacası sana ve büyüğü on beş, küçüğü dört yaşındaki kızlarına yaşattığı zindan hayatından kaçıp kasabanızın diğer ucundaki baba evine sığınmıştın önce. Bez bebeğinle çıktığın baba ocağı, beş kızınla döndüğünü görünce kapatıvermişti kaplarını yüzüne. Anan, mutfakta yalvarmıştı babana ağlayarak. Yetmemişti. Kolundan çekip perişan halini görmemekte inat eden adamın karşısına dikmişti seni. Kocanın o kaba eli büyük ve dikenli bir yumruya dönüşüp oturmuştu yutağına. Mavi gözlerin henüz baba evinde olduğun zamanlardaki gibi dikilmişti ayak parmaklarının ucuna. Başörtünün köşesiyle sessiz sessiz akan gözyaşlarını silerken, uzun siyah pardösünün arasında küçülüp yok olmuştun işte. Babanın önünde konuşacak yüzün yoktu. Yine suçluydun. Kocana bir erkek evlat verip her sene doğumlu, düşüklü gebeliklerden kendini kurtaramayacak kadar da beceriksizdin üstelik. Bir erkek doğursaydın oysa omuzladığın Karadeniz ormanları sırtından iniverecekti belki. Odun yükü altında titremeyecekti bacakların. Sen içten içe kendini bitirmekteyken yumruğunu masaya vurmuştu baban. Sana acımış olacak ki “Çocuklarını babalarına bırakacaksın” demişti bağırarak. Küçüklerin, dizlerine kapanıp ağlamışlardı dedelerini duyunca. Büyük kızın Ayşe, dert ortağındı aynı zamanda. Seni babasının zindanından kurtarmak için zayıf kollarının boynuna dolayıp “Kalabilirsin anne, ben kardeşlerime bakarım’’ diyerek zoraki bir şekilde gülümsemişti. Babanın söyledikleri kulaklarında yankılanıp büyüdükçe, kucağını hiç olmadığı kadar geniş açarak anne kuş gibi kanatlarının altına alıvermiştin yavrularını. 

Deli deli kayalıkları döven Karadeniz’i sağına alıp kızlarınla birlikte kocanın evine dönerken seni bekleyen kâbus gece yaklaşmaktaydı usul usul. Gökyüzüne bakmıştın. Ay solgun solgun ışıyordu, yıldızlar sönüktü. 

Aynı avluyu paylaştığın kaynanan ve iki görümcenin “Güvendiğin dağlara karlar mı yağdı?’’ gibi kinayeli laf sokmalarını duymazdan gelip apar topar evine atmıştın kendini. Hızını alamayan kaynanan sövüp saydırmıştı arkandan. Sen buz gibi odun sobasının yanındaki somyaya çöküp iki elini yüzüne bastırarak hüngür hüngür ağlamıştın. Babanın dediği gibi, bu evden kefeninle çıkacağın günü beklemekten başka çarenin olmadığını düşündükçe kahrolmuştun. Ayşe yine sarılmıştı boynuna… “Kaçalım buralardan anneciğim.’’ demişti. Kızının önerisi zayıf bir umut ışığı yakmıştı içinde. “Nereye?” deyip kızının, tıpkı seninkilere benzeyen o mavi gözlerine bakmıştın heyecanla. O da Karadeniz’den uzak, hatta denizlerin olmadığı bir memlekete kaçalım diye fısıldamıştı kulağına. Ayşe, babasının ne denli bir kara bela olduğunu algılayacak yaştaydı tabii ki. Yerin deliğine girecek olsanız bile babasının sizi her nasılsa bulacağından emindi. Ama o an için yalan da olsa her ikinizin küçük bir umuda tutunma ihtiyacınız olduğunu biliyordunuz. Anne kız, kaçacak gücünüzün olmadığını bile bile “Anlaştık.’’ diyerek karşılıklı kandırmıştınız birbirinizi aslında. Hepinize iyi gelmişti bu plansız kaçış fikri. En küçüğün, o kadarını anlamamıştı belki ama ablalarının ve senin yüzündeki gerginliğin hafiflediğini sezince, ağlamasını durdurup tombul elleriyle soğuktan kızarmış ıslak yanaklarını silerek “Acıktım!’’ demişti. Sabaha doğru sarhoş gelip seni tekmeleyen kocanın yüzünden çocuklarına kahvaltı bile hazırlayamadığını hatırlayıp hemen mutfağa koşmuştun. Sarı saçlı Ayşe’yi de kendi ellerinle ördüğün kırmızı yün bereyi giydirip odunluğa göndermiştin. Sen mutfaktan dönene kadar Ayşe sobayı yakıp kardeşlerini etrafına toplamıştı bile. İçinde peynir, zeytin, köy ekmeği bulunan bir siniyle dönmüştün sobanın başına. Mutfaktan buram buram tereyağında kavrulmuş mısır unu kokusu gelince, “Mıhlama, mıhlama!’’ diye sabırsızlanan kızlarının gözleri gülmüştü, az önce hiç ağlamamışlar gibi. Çocuklar küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkartabiliyorlar demiştin kendi kendine. Küçük mutluluklarına gölge düşürmemek için lokmalar ağzında büyüse de yutmaya çalışmıştın o gece.

On altı yaşından bu yana kocanın, kaynananın, görümcelerinin dayak ve hakaretlerini sineye çekerek otuz sekizine kadar çileli bir yaşam sürmüştün işte. Ne sırtından odun yükü eksilmişti ne de karnından bebek. Bir elin çay fidanlarında, bir elin fındık dallarında. Her tarafa yetişeyim diye paralanmıştın yıllarca, ezilmiştin. Ama bugünkü kırgınlığının adı başkaydı. “Hayal kırıklığı.” Onca yıl sonra seni koruyup kollayacağını düşündüğün baba ocağında gördüğün o kocaman hayal kırıklığı canını daha çok acıtmıştı dün akşam. Karınlarını doyurduktan sonra kızlar uykuya dalınca sen mutfağa geçip bulaşıkları yıkamış, ardından adına Hayri’nin çilehanesi dediğin yatak odasına geçmiştin. Abartı değil, burası gerçekten bir çilehaneydi senin için. Istırabı bitmeyen, işkencesi tükenmeyen. Her gece tiksinerek girdiğin yatakta hiçbir şey düşünmeden uyumaya çalışmıştın o gece. Tam tersi, başında başka dertler yokmuş gibi, bu odadaki o ilk gecen sıyrılıp çıkıvermişti anıların arasından. İnce bacaklarının arasına tüm vahşiliğiyle abanmış kıllı toparlak adamın kokusundan iğrenip öğürdüğün gerdek gecesi… Ve sonrasında senden on beş yaş büyük sevmediğin bu adamın yatağında geçirdiğin onca sayısız gece… Hepsi de tecavüz. Dün gece bütün bunlar hayalinden geçerken, Hayri’nin kasap dükkânından getirip mutfağa bıraktığı yeni bilenmiş satır, keser ve bıçakları düşünmüştün bir ara. Hemen ardından “ölmeye hakkın yok, kızların için dayan Fatma” diyerek yorganı başına çekmiştin. Uyumuştun galiba. Hayri’nin külhanbeyi narasıyla irkilip kalktığında sabah olmak üzereydi. Yakındaki camiden okunan ezan seslerini duyan sokak köpekleri ağız ağza verip uluyorlardı. Çocuklar, babalarının anlamsız anlamsız bağırmalarını, küfürlerini işitip uyanmasınlar diye fırlayıp yataktan kalkmıştın. Giriş kapısını açtığında şaşırmıştın. Soğuk bir kış sabahında, karlar ufak ufak serpiştirirken, Hayri beyaz don atletle karşında duruyordu. Kocan, kapıdan girer girmez sendeleyince, düşmemek için duvara tutunmuştu. Kel kafasındaki siyah külahını başından sıyırıp sana fırlatmıştı sinirle. “Yardım etsene dölsüz karı!” diye bağırarak omuzlarına çullanmıştı iri gövdesiyle. Birbirine dolanan çıplak bacaklarıyla ve senin yardımınla sürünürken, bir taraftan da üstünün kıyafetlerine kadar kendisini soyup soğana çeviren kumarcı arkadaşlarına ana avrat saydırmaktan da geri kalmamıştı Hayri. Yatağın yanına vardığınızda kocanın ağır yumruğu sol gözünün üstüne inmişti aniden. Arkasından tekme tokat derken baba evine gidip dönmenin faturasını ağır ödetmişti Hayri, yüzünde gözündeki morluklarla, narin tenindeki çürüklerle. Sonradan şişip kapanacak gözlerinin içine kan yürümüştü anında. Çocuklar hıçkırıklarını duymasın diye yumruğunu ağzına sokup, etine geçirmiştin dişlerini. Kocan, kendisini gürültüyle yatağa bıraktıktan sonra kesik kesik kelimelerle “artık Ayşe okula gitmeyecek. Duy-dun-mu ulan karı? Kumar borcu namus… Ayşe’ye oynadım, Laz Hüsoy’la…Namusss-bor…” diye bir şeyler sayıklayınca deliye dönmüştün sen.

Laz Hüseyin, iki kere evlenip ayrılmış koca herif. Hayri’nin kahveden kumar arkadaşı. Ayşe’nin adıyla, Laz Hüseyin’in ismini bir arada ağzına alan kocan, en hassas noktandan vurmuştu seni. İlk gözağrının kumar borcuna kurban gitmesine izin vermeyecektin. Fazladan düşünecek zamanın yoktu. Birazdan sabah olacaktı ve kızların uyanacaktı. Ayşe, hayırsız babasının kendisini kumar masasına yatırdığını duymayacaktı hiçbir zaman. Bütün bunlar kafandan hızlı hızlı geçerken ağzı açık kocanın horlamalarını duymuştun. Aklındakileri gerçekleştirmek için mutfağa geçmiştin usulca. O anlarda ne çocuklarını düşünebilmiştin ne de kendini. Sadece Ayşe gelmişti gözlerinin önüne. Laz Hüseyin’in kollarında çırpınarak “Kurtar beni anne” diye yalvarmıştı sarı kızın. İki elinle sapından tuttuğun satırın demir başı gümüş gibi parlamıştı odanın yarı karanlığında. Kaç kere olduğunu saymasan da defalarca indirmiştin satırı, Hayri’nin yataktan sarkmış kafasına kafasına… 

Kendine geldiğinde mahşer gibi bir kalabalığın ortasında ellerin önden kelepçeli, hiçbir şey hatırlayamaz durumda olduğunu fark etmiştin şaşkın şaşkın. Kolundan tutmuş polisler, seni kaynananın ve görümcelerinin saldırılarından korumaya çalışırken, birileri kalabalığın arasından yüzünü görüntülemişti siyah bir kamerayla. Başörtün açılıp düşmüş, karla karışık soğuk rüzgâr sarı saçlarını dağıtmıştı yara çürük içindeki yüz gözüne. Avlu kapısının arkasında bekleyen polis arabasının yanına gelince kulağındaki uğultuların arasından Ayşe’nin çığlıklarını duyabilmiştin sadece. “Gözün arkada kalmasın, anneciğim. Ben kardeşlerime bakarım.” diye nefesinin yettiği kadar bağırmıştı Ayşe. 

Sabaha kadar, bir önceki gecenin kâbuslarıyla birlikte bütün kırgınlıklarını hatırlayıp özetledin kadınlar koğuşunda. Ama içinden ama sessiz… Kimselere duyurmadan. Yıllarca içinde birikmiş öfkenin cinneti esip geçmiş kafandan. Kızlarının kokusu burnunda tüttükçe pişmanlıklar sızlatıyor anne kalbini. Yanlarında olamayacaksın kaç yıl, kim bilir? Ne yapar bensiz küçük kıvırcığım diye düşünerek başını yastığın altına gömüyorsun. Gözyaşların sırılsıklam ıslatıyor çarşafının baş tarafını. O sırada önce birkaç kere çevrilen demir kapı şangırtıyla aralanıyor, ardından birinin Fatma Göçer diye seslendiğini duyuyorsun. Yaşlı bir hasta gibi yataktan kalkıp ayakta dikilince, tüm koğuş demir ranzalarıyla birlikte başına devrilecek gibi oluyorsun. Sana komşu ranzada oturan kadın, dengeni kaybettiğini anlayınca koluna yapışarak gardiyan bayana taraf yürümene yardım ediyor. Gardiyan “Ziyaretçin var!” deyip loş koridorun sonundaki odaya kadar kendisiyle gitmen gerektiğini söylüyor. Yarı açık gözlerinle görmeye çalışarak, duvarlara tutuna tutuna görüş odasına gelmeyi başarıyorsun. Odadaki erkek avukat, kendini tanıtıp gazete sayfalarındaki mağduriyetini açıklayan fotoğrafını göstererek, seni savunmak için görevlendirildiğini söylüyor sakin bir sesle. Avukat, sorması gerekenleri sorup bitirdikten sonra sen “Savunmanız için katil olmamı beklemeniz şart mıydı?” diye haykırmak istiyorsun ama susuyorsun her zamanki gibi. Sana konuşmayı öğretmemişlerdi ki!

Diğer yazılar...

Yorumlar