Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm

Diyerek seslenir Karacaoğlan dört yüz yıl öteden… Günümüze kavuşur sesi ezgileriyle kulaklara değer, yer eder. Çınladıkça tınısı aradan geçen onca zamana rağmen, “Ne değişti ki insanlık onuru adına!” der, sorgulatır insanı kendine. Değmen benim gamlı yaslı gönlüme, der çıkarız işin içinden, sazın dertli sesiylen. Neşet
Ertaş’ın dizeleri düşer akıllara: Gözyaşım sen oldun kahırım sensin / Evvelim sen oldun ahirim sensin. Yanık sesi gönül telimizi titretir. Bozkırın Tezenesi yârine seslense de başlıktaki üçlemenin altına ne de güzel oturur dedikleri; keşke oturmasa!!!
Ölümün ecellisini bir kenara bırakırsak, “bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm” insanın insana ettiği değil de nedir? Yine de ayrılığı zor beller ölümden Karacaoğlan… Gezdikçe seyyah olup gurbet elleri, Ölüm ile ayrılığı tartmışlar / Elli dirhem fazla gelmiş ayrılık, diyerek kalbimizi avuç içine alıverir yine, yeniden…
Daha nice ozanlar, âşıklar, kalkıp göç eylemiş bin yıllar önce türkü, türkü Orta Asya’dan Anadolu topraklarına; türküleri kaynaşmış halkların. Hâlâ seslenir yüreklere, ayna tutar geçmişten bugüne, ders alanın geleceğine bu ortak kültür mirası… Ruhudur bu toprakların, hem kanayan yarası, hem açan çiçeği-uçan böceği, yâri-düşmanı, hem sevdiğine hem tanrısına, günün iktidarına istemi-sitemi-isyanı, aklı, abdalı, cinselliği ve dahi uzaylısı… Yaşamda ne varsa yer alır bu kültür hazinesi içinde… “Hem”lerin toplamında hemhal olur özüyle, sözüyle, ezgisiyle. Ne çok şey anlatır azıcık sözleriyle… Toplumsal hafızadır aslında; cönk-cönk yazılır, elden ele ulaşır. Şimdi kütüphane raflarında yollarını gözler, değerini bilecek bakışların…
A.H.Tanpınar boşuna demez: Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler, ona mutlaka bu türkülerden gitmelidir. (Beş Şehir: 2005/91) Yemen Türküsü ile ona benzer türküler, Anadolu’nun iç romanını yaparlar. (Beş Şehir: 2005/54) Nazım Hikmet, Bedri Rahmi, Ruhi Su gibi gönlünü türkülerin büyülü dünyasına kaptırmış nice ozan-şair-yazar anılmayı hak eder elbette, keşke yerimiz elverse, can-ı gönülden isteriz.
Benim sadık yârim kara topraktır, diyen Âşık Veysel gibi doğa ile bağını hiç koparmaz türküler. İnsan doğanın bir figürüdür onda, efendisi değil. Dertleşir doğasıyla gönlüyle sohbet eder gibi kendine has diliyle. Buna çok az müzik türünde rastlanır.
Hatırlayanlar bilir, epey önce “şarkı” temalı bir sayı yapmıştım. Çok da öykü gelmişti. O zaman “türkü” ayrı olmalı, çünkü yeri başka, yeri özel demiştim. Vakit saat gelince duyurumuzu yaptık. “Herkesin bir türküsü vardır illaki!” dedik ve bekledik. Sandım ki öykü yağacak, hâlbuki gelen iki elin parmakları kadar bile yok! Neden diye düşünürken, acaba dedim, okur-yazarlar kültürel yabancılaşma mı yaşıyoruz!? Aklıma Nil Karaibrahimgil’in Neşet Ertaş’ı tanımayıp sonra gönlünü almak için yazdığı mektup, geldi. Nirvanaya ulaşmıştık!!!
Asıl meramım epeydir kafamda dönen bir soru… Diyorum ki demokrasimizin kör topal gidişi “çok sesli müzik” ile aramızdaki mesafe mi? Demokrasi kültürü çok seslilik temelli… Oysa bizim kulaklar tek sese aşina, onu seviyor. Kulaklarımızın pası silinse, çok sesli müziği sindirse, demokrasi anlayışımız gelişir, gerçek ileri demokrasi kültürü içerimizde yeşerir mi acep? Ve bunun yolu türkülerden mi geçer? Anladığımdan değil, sadece bir sezgi, türkülerin alt yapısı bana her zaman çok sesli müziğe yatkın gelmiştir. Ve deniyor ki halk müziğinin kullandığı ses sistemi, klasik batı müziği ile birinci dereceden akraba… Bu fikir beni çok heyecanlandırsa da, “Aman, dikkat!” dedim, “Bu güneşin altında yeni bir şey yok!”… Ne kadar da doğru!
Birçok güzel insan keşfettim bu yolda düşün koyan, lakin yerimiz dar. Temsilen özgeçmişini okurken nefesimi kesen -zerreydim zerrecik oldum karşısında- Prof. Dr. Aydın Köksal, web sayfasından alıntıyla, şöyle diyor:
Çoksesli Müzik ve Demokrasi
Teksesli müzikte “uyum”dan, ezgiyi hep birlikte, olduğu gibi, aynen seslendirmek anlaşılıyor; buna “tam uyum” da denilebilir. Oysa gerekli olan “uyum”dur, ama “tam” değil: Allegro ma non troppo gibi, “neşeli ama çok da değil.” Tekseslilikteki, herhangi bir araştırma gerektirmeyen, anlatımı zenginleştirme kaygısı gütmeyen, değişik sesler için seçenekler üretmeyen “daha kolay” bir uyum.
Çoksesli müzik özgürlüğün, demokrasinin, Cumhuriyet’in çoksesliliğinin, yaşamın çoksesliliğinin evrensel anlatımıdır. Evrenseldir, çünkü hiçbir inanca başvurmadan, hiçbir ulusun anadilini bilmeden, yalnızca seslerin uyumundan elde edilir. Hiçbir çevirmene gerek kalmadan, özündeki iletiyi herkes anlar.
Çoksesli müzik eğitiminin yaygınlaşmadığı toplumlarda, bireylerin ruhlarının müziklerinde uyum sağlanamayacağından, ister istemez çoksesli olması gereken demokrasi de kolay kolay kökleşemez.
Ve tabii şaşmamak lazım, Prof. Cevad Memduh Altar’ın “Müzikte Neden Çokseslilik” başlıklı yazısında yolumuz büyük önderle kesişiyor. 1934 yılı Büyük Millet Meclisi açış söylevinde, Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikîde değişikliği alabilmesi kavrayabilmesidir! diyor ve ekliyor: Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak onları bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir! Altar’ın, Ata’nın bu amaçla söylediği önemli cümlelerinden oluşturduğu özet metin ise şöyle: Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerlemesini istediğinizi biliyorum. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda da en ileri götürülmesi gerekli olan Türk Musikîsidir. Musikî hayatın neş’esi, ruhu, sevinci ve her şeyidir. Yalnız musikinin türü gözönüne alınmaya değer niteliktedir. Hayat musikidir. Bizim gerçek musikimiz, Anadolu halkından işitilebilir.
Bir diğer söylemi: Özelliklerimizle hiçte münasebeti olmayan yabancı fikirlerden Doğu’dan ve Batı’dan gelen bütün tesirlerden tamamen uzak, milli ve tarihi seciyemizle orantılı bir kültür kastediyorum. Gelişigüzel bir ecnebi kültürü şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin neticelerini tekrar ettirebilir… Aydınlarımız belki bütün dünyayı, bütün diğer milletleri tanır, lakin kendimizi bilmeyiz (Halman 1973: 4).”
Özetle, içselleştirilmiş demokrasinin yolu çoksesli halk müziğinin toplumca içselleştirilmesinden geçiyorsa, bunu eylemeliyiz. Ruhlarımız, zihin yapılarımız önce özel yaşamlarımızda demokratikleşmeli. Ki tepeden inme değil tabandan tepme gerçek ileri demokrasiyi talep edelim. Bunu başarmanın yolu müzikse ne çok ümitvar olabiliriz.
Dört yüz yıldan girdik, yedi yüz yıldan çıkalım, Yunus’un dillendirdiği gibi:
İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen / Bu nice okumaktır
Türkülerin yarenlik ettiği öykülerimizi hüzünlenseniz de keyifle okumanızı diliyoruz… Kitap tanıtım bölümümüzde bir devi ağırladık: Ruhi Su… Kaçırmayın lütfen! Ne çok çektirmişiz kendisine çoğu aydınımıza ettiğimiz gibi… Kimini yakmışız, kimini ormanda yok etmişiz, kimini hapislerde çürütmüşüz –müşüz derken yoruz halen-. Bu saatten sonra onları daha çok okuyarak, anlayarak belki biraz borcumuzu öderiz…  

You may also like...

Yorumlar