“Mona Lisa’nın yüzü, aynı zamanda annemin ve bütün annelerin yüzüdür.”

Söyleşi Konuğumuz: Leonardo Da Vinci

Arif Kamil Olgun

Bir kaza sonucu, dünyanın tüm süper bilgisayarlarıyla bütünleşmiş, biyolojik süper bir bilgisayara dönüşmemden ve “Bilgisayarların Efendisi” olmamdan çok önceydi. Aylık Sanat dergisinde editör olan bir arkadaşım, Leonardo Da Vinci ve sanatı hakkında bir makale istemişti.  Bunun üzerine birçok belgeye ve uzman kişilerin eserlerine başvurmuştum. Bütün bunlar ikinci derece malzemelerdi. Keşke Leonardo da Vinci’nin kendisiyle görüşebilseydim de sanat anlayışını ve düşüncelerini bizzat kendisinden dinleseydim diye hayal etmiştim. O zamanlar uçuk bir hayal gibi görünen bu düşüncenin karmaşık bir kodlama ile mümkün olabileceğini nereden bilecektim? Manyetik alanın dünyayı bir kılıf gibi sardığını, dünya atmosferinin son tabakası ile manyetik alan arasındaki boşluğun – biz öyle sanıyorduk – yeryüzündeki insanlar dahil tüm görüntü, ses, renk ve hareketlerin kayıtlarıyla dolu olduğunu bilmiyorduk.  Şimdi, Sayın Leonardo Da Vinci ile sohbet etmemi işte o kazaya borçluyum. 

– Maestro Da Vinci… Hoş geldiniz efendim, şeref verdiniz!

– O şeref bana ait Bayım… Neydi adınız… Don Camillo mu?

– Yok efendim… Adım Arif Kamil Olgun.

– Peki, Bay Arif Kamil, nedir amacınız? Neden benimle bir söyleşi yapmak istediniz Kiltablet adına? Bu sayınızın teması sanat olduğu için mi? 

– Sanat deyince akla gelen isimlerin başında geliyorsunuz. İstedik ki sanatı ve özellikle resim sanatını sizin bakış açınızdan öğrenelim. İsterseniz şöyle başlayalım: Sanat nedir ve sanatçı kimdir Sayın Maestro Da Vinci?

– Sanat, ölüme meydan okuyuş, direniş, farklı ve yeni bir dünyanın inşasıdır ölümlü hayatın içinde. Sanat, sanatçılar vasıtasıyla hayat bulur. Sanatçı, çoğu yönlerini adaletsiz, haksız, hukuksuz, eksik ve gülünç bulsa da yine aynı “sosyal hayatın” içinde olmak, onun tarafından onaylanmak zorundadır. Eğer sanatı ve eserini görecek, duyacak, hissedecek birileri yoksa sanat kendini bir eser olarak var edemez. Hiçbir sanat dalı sanatçısına peşinen başarı vaat edemez. Sanatçının yeteneği, yaratma gücü, kararlı tutumu ve şevki onu, sanatının ustalığına ulaştırır. İnsanda güzellik duygusu yaratan sanat eserindeki güzelliğin, kendi içinde tutarlı bir matematiği vardır. Sanatçı bunu, kendi bilgi, görgü ve sezgileriyle bilir, kendine göre uygular. Görsel anlatım biçimiyle resim sanatı, sanatların içinde en üstün olanıdır.

Doğal ortamda, biyolojik olarak diğer canlılar içinde daha donanımsız olan insan türünün biricik üstünlüğü, akla sahip olmasıdır. Aklıyla sözcük, dil ve kavramlar üretebilmiş, tasarım yeteneğiyle aletler yapmış, düşünce ve “akıl yürütme” yetisiyle doğayı ve işleyişini kavrayarak diğer canlılara karşı üstün olmayı başarmıştır. Daha da önemlisi, olanı kavramanın ötesinde, olmasını istediği şeyleri hayal edebilmeyi, yeniden kurgulamayı öğrenmiştir. Kendisine bu kadar üstünlük alanları açan aklın insana ödettiği bedel, ölüm karşısındaki çaresizliğini bilmesidir. Ölümün mutlak gerçekliği karşısındaki “trajik insan” için sanat, tasarım gücü, yaratma pratiği, değişik araç ve yollarla eserini üreten sanatçısına, eserden estetik bir duyum alan, izleyen, gören, duyan bireylere kendini yeniden ve yeniden var etme imkânı sunar. 

– Sayın Maestro Da Vinci, bir sanat eserini diğerlerinden nasıl ayıracağız? Bir Sanat eserinin kendine has özellikleri nelerdir?

– Bir sanat eserinin Şekli, İfadesi, Tekniği, Malzemesi, Fonksiyonu veya Gayesi vardır. Bir sanat eserinde “İfade,” olmazsa olmaz bir niteliktir. İfade, sanat eserine dair bir tür dildir. Bizde estetik bir heyecan yaratan dil, söz, yazı, çizgi, renk, ses, hareket ve benzerleri gibi çeşitli araçlar kullanır. Bize bir duyguyu, bir düşünceyi, bir tasarımı, estetik ölçüler içinde anlatır. Bize yeni şeyler düşündürür… Hissettirir! Yepyeni imgeler kazandıran İfade, sanat eserinde var olan “Şeklin” içinde yer alır. Şekil, duyularla kavranır ve beyinde bir imge bırakır. Bu imge, insanda düşüncenin temelini oluşturur.  

– Sayın Maestro Da Vinci, siz ifadenin “şekil” içinde yer aldığını söylediniz. Her şekil sanatsal bir ifade taşır mı? Nedir “Estetik Şekil”?

– Sanatçı bir duyguyu, bir düşünceyi, bir tasavvuru ifadelendirecek biçimde maddeyi şekillendirir. Şekil meydana gelirken bu eylem, bir tasarım, bir yöntem ve belli bir gaye uyarınca belirlenir. Bu yaratı esnasında kendinde bir zihniyet ve bireysel tutum iş başındadır. Bu, sanat zihniyeti ve sanatçı tutumudur. Yaratım süreci sonunda ortaya çıkan, şekil ve ifadeyi kendinde barındırarak anlatım diline kavuşan ürün, bir sanat eseridir artık! Sanatta “Güzel olan”, anlatma işinin ta kendisidir… Konusu değil! Bu anlatma işini üstlenen dil de artık sanat dilidir. Ve bu dil insanlık kadar eskidir. Barındığı mağaranın duvarına bıraktığı bir el izi, çizgi ya da kazımak suretiyle yaptığı resimle, mağara insanı bizde estetik heyecan uyandırdığında, sanat dilini konuşan bir eser bırakmış demektir. Ve bu dil bize başka dünyaların mümkün olabileceğini umudunu fısıldamaktadır. 

– Sayın Maestro Da Vinci, biz bu noktaya, ölümlü bir dünya karşısında trajik insanın çıkış yolu arayışıyla, farklı bir dünya inşasına gönüllü olan sanatın ve bunu göze alabilen sanatçının peşine takılarak geldik. Sanatçıyı bu eyleminde yüreklendiren şey nedir? 

-Kassandra’nın kutusunda tek başına kalan “umut”, yapıp etmelerimizde bize heves veren, gelecek iyi ve güzel şeylere dair inançtır. Ve bu, aynı zamanda zorunludur. Kutuda kala kala umudun kalması boşuna değildir. Din de, kurgusal alanda yeni bir dünya görüşü yaratıp sunması bakımından bir sanat eseridir. Gel gelelim insanlığın uygarlık öncesi -kent devleti doğmadan önceki- zamanlardan süzülüp gelen din olgusu, devletle birlikte kurumsallaştıkça, yönetici sınıfla ruhban sınıfı olağanüstü güçlenmişlerdir. 

– Pardon Sayın Maestro Da Vinci… Siz, “din bir sanat ürünüdür” mü demek istiyorsunuz? 

– Evet… Özü itibariyle Hıristiyanlıktaki Tanrı, Meryem ve İsa üçlüsünü oluşturan hikâyenin, mitolojideki Zeus, Semele ve Dionysos mitinden farklı bir şey olduğunu mu sanıyorsun? Görüyorum ki dün olduğu gibi bugün de yaratan ve yaratılan kavramları yanlış yerlerde duruyor. Tanrı – insan ilişkisinde, Narsisus’un trajedisine benzer bir ilişki var görünüyor. Zavallı ve cahil ama çok güzel bir yeniyetme çoban olan Narsisus, hayran olduğu sudaki suretini, ihtimal ki başka biri sanıyordu. Narsisus’un gördüğü görüntüsünü başka bir varlık sanması gibi. 

Halkın sırtından zenginleşmiş yönetici bir sınıf ve kilise kurumu, din üzerinden halkta “uhrevi bir etki” yaratarak tahakkümlerini sürdürmek isterler. Onaylanır bir durum değilse de, bunun olumlu bir tarafı da vardır. Kilisenin bu uğurda sanatı ve sanatçıları kullanması, “Rönesans” dediğiniz bizim devrimizi parlatan en önemli etkenlerinden biridir.  Sanatçılar, dini konuları, yani İsa’nın doğumu, hayatı, ölümünü, annesi Meryem ve diğer peygamberlerin hikâyelerini, kendi sanatlarında yorumlayarak muhteşem eserler vermişlerdir. O devirdeki parlak her sanatçının arkasında, onu destekleyen kilise, din adamı veya onlarla ittifak halinde olan kent yöneticisi, kral ya da imparator vardır. En baskıcı ve yobaz bir ortamda bile sanat, eninde sonunda baskıyı aşarak, fışkırıp yeşerecek bir kanal bulur. Sanatta olduğu gibi günlük yaşamda ifade özgürlüğü, özgürlüklerin en yüce olanıdır… Baskılanmayı kabul etmez!

– Sayın Maestro Da Vinci, kilisenin sanatı ve sanatçıyı kullandığı kadar, o devrin sanatçıları da kent yöneticileri gibi kiliseyi de kullanmadılar mı? O devirdeki pek çok yapıt, konusunu dinden almış görünüyor.

– Doğrudur. Sanatta konunun İfadeye bir ivme kazandırması, biraz da yapıldığı zamanın ruhuna bağlıdır. Yine de o devirde resim, hiçbir zaman İkonografik bir işlevsellik üstlenmemiştir. Bugün müzede seyrettiğiniz din temalı bir Rönesans resminin ifadesi, sizi dini bir vecde sürüklemez. Sadece sanatsal estetik bir ifadenin büyüsüne hayran kalırsınız. Güzel sanatlarla iletişim halinde olmak, insana estetik duyarlılık, zarafet, algıda ve yorumda farklılık yaratarak, onu güzele, iyiye, doğruya yöneltir. Bunu, insanlık eski çağlardan beri bilir. Ne yazık ki bugün de bazı uluslar, sanatın ve sanatçının kırılgan yapısını umursamaz, dinleri uğruna onlara hoyrat davranıp zulmetmekten haz duyarlar. 

– Sayın Maestro Da Vinci, yirminci yüzyıl sanat akımları, sanatçıları ve günümüz sanatı hakkında ne düşünüyorsunuz? 

– Her konudaki gelişmeleri hayret ve dehşetle izlediğimiz gibi, elbette sanat olaylarına da bigâne değiliz. Şimdilerdeki toplumsal olayların ardında, mutlaka güçlülerin parmak oyunları vardır. Bütün değerler sistemi “Paranın” ekseni etrafında döndürüldüğü için, bu kaotik zamanınıza ve onun sanatına pek akıl, sır erdiremiyoruz. Ama inanın… Hâlâ üzerinde çalışıyoruz!?

(Burada hafifçe gülümsemesi gözümden kaçmadı.)

– Sayın Maestro Da Vinci, size bir soru daha sorabilir miyim?

– Elbette… Bunun için buradayım.

– Sizin, beş – altı yaşınıza kadar köyde, anneniz Caterina ile birlikte yaşarken, Floransalı ünlü bir noter olan babanız Sen Piero tarafından alınıp, annesinin ve babasının yanında büyütülmeniz, sizde bir duygusal incinme yarattı mı?

Sanki yüzünden hafif bir hüzün ürpertisi gelip geçti. Yine de gülümsemesini esirgemedi benden ve vakur bir biçimde sorumu yanıtlamaya koyuldu:

– Elbette anne, çocuk için çok önemli, annelik kutsal bir kurumdur. Esasında anneliğin en kutsal dönemi ki, – ben buna “Kutsal annelik” dönemi diyorum – doğuma kadar geçen süredir. Doğumdan sonra “Kutsal annelik” yerini, bebeğinin bakımından sorumlu anneliğe ve kadınlığa bırakır. Beş yaşından sonra bir çocuğun annesinden ayrılması, insanın bir bebek olarak “Kutsal Anneden” ayrılmasından daha incitici değildir. Kutsal Annenin rahminden ve göbek bağından kopuş, biyolojik bir varlık olmanın yanı sıra, psişik ve sosyolojik bireyselliğimizin ilk ve ürkütücü adımıdır. Bu, bebeğe ve “Kutsal anneye” rağmen, biyolojik mekanizma tarafından sektirmeden uygulanır. Bir kadın için gerçek tanrıçalık dönemi bu “Kutsal Annelik” dönemidir. Bir erkek olmama karşın, böyle bir “Kutsal Annelik” dönemini yaşamak isterdim… 

– Bağışlayın beni Sayın Maestro Da Vinci… Burada tekrar söze girmek istiyorum. Bu söyleşimizde eserleriniz, teknik tasarımlarınız, anatomi çizimleriniz, bilim adamı kişiliğiniz hakkında konuşmak istemediğinizi biliyorum. Şimdi burada yeri gelmişken bir soru sormama izin verin lütfen. Günümüzde dünyanın en değerli tablosu kabul edilen Mona Lisa’nın yüzü, annenizin yüzü müydü? 

– O, Francesco Giocondo’nun eşi Lisa del Giocondo’nun, “Kutsal Annelik” dönemindeki resmidir. Onun için Lisa’nın yüzü, aynı zamanda annemin ve bütün annelerin yüzüdür. Büyüsü, güzelliği, hüznü, huzuru, sevinci, size candan bakışı ve gizemi, “Kutsal Annelik” döneminin tanrısallığından gelir. Bu dönem, bebeğin bitmesini asla istemediği bir dönemdir. Anne ise, kutsal dönemin biteceğini bilir. Bunun hüznüyle, yaratma sürecinin verdiği eşsiz mutluluğun aynı anda yaşandığı biricik dönemdir bu dönem. İstedim ki bu özel dönemi yaşayan Lisa, bu dönemi hiç olmazsa resmimde sonsuza kadar yaşasın! Ben de bu dönemin resmini bitirmek istemedim. Ve ben… O resmi…  Ölene kadar üzerinde ufak tefek rötuşlar yapmak bahanesiyle yanımdan hiç ayırmadım…

“Candan teşekkürlerimi kabul ediniz Sayın Maestro Da Vinci. Sizinle yüz yüze görüşmek büyük bir onur ve eşsiz bir mutluluk benim için. Tekrar görüşmemiz umuduyla saygılarımı sunarım efendim!” Dedim. Bu veda mesajımın hüznünü ve tekrar buluşmanın umudunu aynı anda, aynı mekânda birlikte duyumsadık. Bu duygunun yarattığı Mona Lisa tebessümü belirdi dudaklarında. Sonra bir aydınlık yayıldı yüzüne. Bilgisayarımın ekranında görüntüsü yavaşça soldu ve ardında beyaz, aydınlık bir ekran bırakarak kayboldu. Gece yarısıydı ve saat on ikiye geliyordu.  

Diğer yazılar...

Yorumlar