Memleketimden İnsan Manzaraları

 

Tanıtım yazısının başlığı eserden farklı olmalıydı. Fakat daha yakışanını bulamadım.

hamamda kir çıkarır gibi çıkarıyordu hapiste yorgunluğu.” “yürüdü on üç yaşındaki işçi kerim / yirminci yüzyılın en ümitli adamı.”

 

Demem o ki, büyük yazarların kendine has özel bir dili, üslubu oluyor. Okurun o özel dili kavraması, yazarı keşfetmesi, çaba gösterip emek sarf etmesi gerekiyor. Bu yazarlar okurun ayağına gitmiyor, okurun ona gelmesi esas…

 

Kitap tanıtacaktınız galiba, dediğinizi duyar gibiyim. Ne yapayım, önce heyecanımı paylaşmak istedim. Ayrıca kitap demeye dilim varmıyor, bu bir şaheser! Evrensel anlamda bir başyapıtla karşı karşıyayız. Bir eserin adı kendine bu kadar mı yaraşır? Hâlihazırda, bir deyim olarak da dilimize yerleşmiş durumda.

 

Sadece memleketten değil dünyadan da insanlık hallerini tek tek… Memleketin kılcal damarlarında gezinmiş, yaklaşık 300 karakter, 17 bin satır, 26 bölüm, 5 kitapla 537 sayfada… Okurken karakterler, olaylar sahne sahne gözünüzün önünde canlanıyor ve nasıl istiyorsunuz sinema perdesinde akıp gitmesini bir film şeridi gibi akıp akıp giden vagonlar boyunca. Yeri gelmişken eserin muhtevasına da değineyim. Roman, şiir, senaryo gibi farklı türler arasında müthiş bir geçişlilik sağlayan, alışılageldik formları alt üst eden lirik bir roman Bir başyapıt. Başyapıt diyorum çünkü daha iyisi, daha doğrusu bir benzeri bile yazılamayacak.

 

Eser, şu an kesik olmakla beraber, Türkiye’nin can damarı, tren ağlarımızın şahı:

 

Haydarpaşa garında

1941 baharında

                   saat on beş.

Merdivenlerin üstünde güneş

                                       yorgunluk

                                                    ve telaş.

 

Dizeleriyle başlıyor. Biçemi aynen aktarmak istedim, çünkü eseri okudukça şairin aralardaki boşlukları, okurun doldurması için bıraktığı hissine kapıldım. Tamamını yazmaya kalksaydı… Kendisi de ifade etmiş zaten: “Benim manzaraları, ben nesirle de yazabilirdim. Fakat o zaman teknikçe aynı muhtevayı yirmi ciltte vermek gerekirdi.” diye “Moskova 1961- Kasım” tarihli önsözdeyse: “İnsan Manzaralarında -kimi zaman beş dizede, kimi zaman bütün bu üç kitap boyunca- anlatılan insanların hiç değilse yarısı, yaşamlarına kişisel olarak tanık olduğum kimseler; diğer yarısı benim imgelemimin kahramanlarıdır” demiş. Yapıtıyla ilgili ön tasarısını da şöyle açıklamış:

 

İstiyorum ki okuyucu 17 bin mısraı bitirdikten sonra vıcık vıcık insan kaynaşan bir mahşerden geçmiş olsun,

 

İstiyorum ki bu insan mahşerinin konkre (somut) ifadesi okuyucuyla muayyen bir devirdeki, muhtelif sınıflara mensup Türkiye insanları vasıtasıyla Türkiye’nin muayyen bir tarihi devredeki sosyal durumunu anlatsın,

 

İstiyorum ki ikinci planda, Türkiye cemiyetini çevreleyen dünya durumu muayyen bir devrede anlaşılsın,

 

İstiyorum ki nereden gelip, nerede olunduğu, nereye gidildiği sualine, sahamın içinde azamî imkânlarla cevap verilsin.

 

İsteklerini tek tek yerine getirmiş. İç içe geçmiş yüzlerce şiirle kendisi gibi ulu bir çınar yaratmış. Sağlam yapısıyla, kökleriyle yakın geçmişten, tarihinden beslenen bu çınar, uzun ve geniş kollarıyla Anadolu’yu ve dünyayı kucaklamış, anlatmış, anlatmış… Yarınlara seslenesiye kadar…

 

Birinci Kitap’ta 15.45’de Haydarpaşa’dan kalkıp on altı buçuk saat yolculuktan sonra sabah saat sekizi çeyrek geçe (beş dakika rötar) Ankara’ya varan, altı kuruşluk cigara gibi bir şey dediği trenlerin en külüstüründeki yolcuları: Köylüler, işçiler, sakatlar, memurlar, jandarmalar, hükümlüler, işsizler ve serserileri anlatmış. Bazı karakterleri tipleriyle, konuşmalarıyla ve yaşamöyküleriyle vermiş. Başkahramanlar bu bölümde sahne almış: şakalaşıp gülüşerek, merdivenleri çıkan dört mahkûm: “kelepçeli Halil”, “kelepçeli Süleyman”, “kelepçeli Fuat” ve “kelepçesiz Melahat”. Sonlara doğru, milli mücadele ve kurtuluş savaşı düşmanı Ali Kemal’i ve “kahrol Artin Kemal” diye bağıran halk tarafından linç edilişini öyle bir resmetmiş ki…

 

Gün olur daha derin

                    daha geniş yara açar

                                    kalemin düşmanlığı

                                               mavzerin düşmanlığından”

 

İkinci Kitap’ta saat 19.00’da yine Haydarpaşa Garı’ndan kalkan, Anadolu Sürat katarının yolcularını manzaralıyor. Bunlar çoğunlukla yataklı vagonda giden, siyaset adamları, gazeteciler, sermaye sahibi kişiler, kentsoylular, Kurtuluş Savaşı’na katılmış halk kökenli kişiler… Daha başlarda karşımıza bir Nuri Cemil karakteri çıkıyor ki gerçek hayatta karşılığı Peyami Safa’dır deniyor -demokratlığı bırakıp Hitler Alamanyası yandaşı olan- okumadan geçmeyiniz, beyninize kazınsın hıyanet neymiş?! Büyük ozan şöyle tarif ediyor eserinde:

onlarda düşmanlık ikiyüzlüydü.

dostluk

     hazırdı ihanete.

 

Ve devam ediyor:

sen ne olmaz bir adammışsın be nuri cemil..

Oysa yine Nazım dizeleriyle:

                 “Ölümün son meydan harbidir bu;

                  zafer aşkın ve hayatındır…”

Üçüncü Kitap’taysa koca şair, hükümlü komünist Halil kimliğinde sahneye çıkıyor ve hapishaneyle hastanelerde geçen günlerini anlatıyor. Yanı sıra, hapishane ve hastane yaşamı, doktorlar, hastalar ve köylüler de resmediliyor.

Dördüncü Kitap’ta konu II. Dünya Savaşı, işgalciler, direnişçiler, yurtseverler, işbirlikçiler, ağalar, köylüler… İlk üç ciltte cumhuriyetin ilanı, genç cumhuriyetin yavaş yavaş şekillenmesi sonrasında bu bölümde gözümüzü dış dünyaya çeviriyor ve II. Dünya Savaşı’na, bilhassa Hitler faşizmine yakından tanık oluyoruz. Almanların yaptığı Barbarossa harekâtıyla Sovyetlerin destansı Moskova direnişine ortak ediliyoruz. Kimi zaman Kızıl Ordu’da bir askerin yahut komutanın, kimi zamansa bir partizanın gözünden direnişe tanık olurken, acaba diyorum Nazım kadar bu savaşı güzel nakledebilen bir Rus yazar çıkmış mıdır? Merak işte!

Beşinci Kitap’a gelince II. Dünya Savaşı’nda İstanbul’da yaşanan acılara, sıkıntılara, Halil’in özlemlerine ve karısından aldığı mektuplara şahitlik ediyoruz.

Nazım Hikmet (Selanik 14 Ocak 1902 – Moskova, 3 Haziran 1963), 1939’da İstanbul’da Tevkifhane’de yazmaya başladığı eserini, on iki yıl süren mahpusluğu boyunca, farklı cezaevlerinde sürdürerek 1945’de Bursa cezaevinde tamamlıyor. İkinci Meşrutiyet’ten II. Dünya Savaşı sonrasına kadar çok geniş bir zaman diliminde (1908-1959) gezindiği, gezindiği ne kelime at koşturduğu yapıtı, insanımızı tanımak için eşsiz bir kaynak. Şairin kısaca:

“Onlar ki toprakta karınca

                          suda balık

                                 havada kuş kadar

                                                 çokturlar,

korkak

         cesur

                cahil

                      hakim [bilge]

                              ve çocukturlar

ve kahreden

      yaratan ki onlardır,

destanımızda yalnız onların maceraları vardır.

 

Diyerek beş kelimede özetlediği insanımız hikâyelerinden hangisini anlatmaya kalksak diğerine haksızlık olur. Büyük şair, bu muhteşem eserin içerisine Şeyh Bedrettin ve Kuvayı Milliye Destanlarını da kimi bölümleriyle öylesine ustalıkla yerleştirmiştir ki hayranlığınızı gizleyemiyorsunuz.

Eserleri ve şiirleri bir hayli zaman okunması yasak kitaplar listesinde yer alan Nazım Hikmet’in bu yapıtı, kaderin cilvesine bakınız ki Türkiye’de ilk olarak oğlu Mehmet Fuat’ın sahibi olduğu De Yayınevi tarafından 1966-1967 yıllarında yayımlanabiliyor. Eser, Nazım Hikmet ve yapıtlarına konulan yasağın kaldırılması sonrasında Milli Eğitim Bakanlığı’nca “Yüz Temel Eser” listesine dâhil edildi.

Koca çınarın tam da bir hayat tarifi olan şu dizeleriyle yazımıza son verelim.

“bir dönemeci geçiyor tiren.

arkadaki vagonlar görünüyor

     birer birer

         bağlı birbirine

                 ve çok uzak.

şaşırıyor birdenbire insan

bu çok uzak ve çok arkadaki şeylere bağlı oluştan.”

 

 

Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2019, 39, Baskı, 537 sayfa.

 

Diğer yazılar...

Yorumlar