“Çalımına sıçim, ib..!” Söyleniyordu çırak, elinde süpürge faraş, kaskından sarkanlar bile havalı, rengarenk, taze afro saçlarıyla gaza basıp uzaklaşan motorun ardından… “O kadar uğraştık, adam bir bahşiş atar, di mi? Bozukluğu yokmuş! Sınırımı bilmeliymişim. Hadsiz herif! Sabahın sekizinden beri uğraşıyoz burda be, ayakta… Bi de çabukmuş, çekime yetişecekmiş. Model bozması seni! Gelcen yine elbette!” Hışımla dönerek dükkâna girdi. “Ne o, boş mu geçti yine züppe?” diye seslense de kalfa, duymazlığa geldi. Gururuna dokunmuştu. Herkese veriyordu bi kendisine yoktu. Hışımla arka tarafa geçti. Faraşı boşaltıp kirli havluları makinaya attı. Dönen çamaşırları seyre daldı. O da dönmüyor muydu böyle hayatın bitmez tükenmez çarkı içinde. Hep böyle mi olacaktı? Görünmeyen, silik… “Oğlum, modeller bile silik ki kafaya böyle on bin şekil çektiriyolar! Neler neler yazar şimdi, o salak kızlar! Cannnn ölüyoz sana! Afrika örgülerine gurban… Aşık oldum len afrolarına… Gökkuşağı kafanı yerim. Kafanda örgün olayım-mım-mım-mım… Ne buluyorlarsa bu züppede? Lan Mahmuttt! Kıskanıyon len, sen bu herifi. Kızlar sana öyle yazılsa bayılmıcan sanki! Lan yürü git, ne işim var benim öyle karı gibi kafayla, rengârenk. Hadi hadi, sallama…” derken derken ensesine şaplağı yiyiverdi aniden. Neye uğradığını şaşırdı. Diz çökmüş, dönen havlulara dalıp gidince tutulmuştu, birden kalkıp bakamadı, kim bu denyo? Ama sesten anladı: “Lan iki saattir Mahmut, Mahmut diye bağırıyom, duymuyon mu sen?” ”Duymadım, duysak cevap veririz herhalde!” derken toparlanmış ayağa kalkmıştı ustasının karşısında. “Bana cevap verme! Kaç kere söyledim sana, etrafta arı gibi dolaşacaksın! Çabuk ol, yerler saç içinde… Hem ben sana ne öğrettim? Neydi kuaföre girince ilk bakılan?” “Temizlik!” “Evettt! Peki, senin işin ne?” “Temizlikkk!” “Vay be, hatırladın demek! Bravo! Ah o ananın hatırı olmasa, bilirim ben sana yapacağımı da çok hakkı var üstümde! Yürü, bak dikiliyo, hâlâ!”
Usta önde Mahmut arkada salona geçtiler. Bir süpürge gidip gelmeye başladı ki her yerde, sanki dövüş yapıyordu yerdeki saçlarla. Öte yandan bir rap tutturmuş gidiyordu:
Sizin kader bizim kader aynı!
Taçsın başta, taçsın başta!
Düşmeye gör, süpürge kafanda…
Bir yandan da ritmik hareketlerle dans ediyordu saçları topladığı süpürgesiyle… Herkes şaşkın ona bakmaya başladı. Kalfa yardımcısına bir göz çaktı. Kamera kayıttaydı. Mahmut, birden sadece kendi sesini duyduğunu farkedince duraladı. Etrafına bakındı. Herkes dönmüş onu seyrediyordu. Şaşkınlığı geçince utancından kıpkırmızı koşarak çıktı salondan, sığınağına attı kendini. Çamaşırlar bitmişti hızlı programda. Hemen alıp arka balkondaki kurutmalığa asmaya başladı, dalgın… Biraz evvel olanları düşünüyordu ki kalfa yanında bitti. “N’aptın oğlum sen öyle?” Bezgin bezgin cevapladı: “N’apmışım yine, ne b.k yemişim?” “Mahmuttt! Kaç kere söyledim sana oğlum, topla şu ağzını artık. Anladık ergensin de olmuyo bu kadar da! Yer ettirme ağzına şu pis lafları. Ne ekersen onu biçersin diline…” “Tamam abi ya, moralim bozuldu.” “Hep bozuk olsun oğlum, yarıyo demek ki sana. Acıların çocuğu Mahmut!” “Dalga geçme abi, yaaa!” “Lan dur, diyeceğimi de unutturdun! Gel, bak ne var burada!” Mahmut kamera kaydını izlerken bön bön baktı. E, ne vardı ki?
“Yetenek!” dedi kalfa, “Sen de iyi dalganı geçiyon ha!” diye söylenince, “Bak!” dedi, “insanlara bak!” “Bakıyommm!” “E, bakıyon da ne görüyon?” “Ne bilim abi, dönmüş herkes bana bakıyo işte!” “Heh işte, ben de tam onu diyom ya oğlum. Durup dururken kim kime bakar, seyreder ki! Demek, var sende bi numara!” “Heee tabiii, numara çok bende, kıl, tüy, saç, sakal… Bayağı kıllı bir dünyam var! Bak sana da kıl olcam şimdi, ha! Yürü git diycem de ayıp olacak!” “Dur bakim, dur bakim!” diye çocuğu evirip çevirdi kalfa. Bi arkadan baktı, bi önden, saçlara yoklama çekti attıra attıra: “Tamam len, akşam çıkma bekle, işim var senlen!”
Çırak aldırmadı. Döndü arkasını havluları asmaya devam etti. Temiz çamaşır kokusu iyi gelmişti. Anası düştü aklına. Ne uğraştırmıştı kadını be! En büyük korkusu babası gibi haylazın teki olmasıydı. Okumuyosun, meslek öğren bari diye ustasının yanına getirmişti.
Ustası da böyle haylazmış küçükken, annesi rica etmiş çalıştığı dükkânın sahibine, çırak al şu garibanı, diye. Usta almasına almış da oğlan rahat durmayınca atmak istemiş. Anası da tehdidi basmış: “Bak, saçtan çok tırnağa geliyor millet. Sen büyüksün, yetiştir şu çocuğu da bi sevap işle!” Usta bakmış ki pabuç pahalı dükkânın yarı geliri manikür-pedikürden, istemese de, he demiş. Usta da şimdi nerelere gelmiş. “Sen de az mal değilmişsin ha!” diye sırıttı. Oh be, içi rahatlamıştı. Saçtı, kıldı, tüydü… birden aklına gelince, “Yürü oğlum yürü, saç tarlası seni bekler!” diye salona seğirtti gecikmeden.
Akşam herkes gidince ortalığı bir güzel toparladı. Taraklar, fırçalar, fönler, o gıcık tokalar her şey yerli yerindeydi. Zeminler silindi, parlatıldı. En son wc kontrolüyle işi bitmişti ki kalfa ve ekip kapıda belirdi. Şaşırmıştı: “Hayrola abi, niye döndünüz ki?” “Aç ayı oynar mı oğlum, indirdik kebabı… Al bu da seninki… Ye hemen. Bak, sallanıyo hâlâ!” diye mutfağa itekledi oğlanı. Bi şey anlamasa da denilenleri yaptı. Zaten kurt gibi acıkmıştı. Kendine geldi. Neşe içinde döndü salona.
Ortada bir koltuk duruyordu. Sinirlendi. Daha az önce her şeyi yerli yerine koymuştu. Tam söylenecekken, biri koluna yapıştı. Doğru saç yıkamaya… Acilen bir önlük takıldı, uzun saçlar köpür köpür yıkandı. Havlu kafada salona döndüler. Ortadaki koltuğa çömünce poposu yer görmüştü nihayet! Herkes arı gibi çalışıyordu. Mahmut debelense de baktı ki yararı yok, koyverdi kendini, gözlerini kapayıp akışa bıraktı her şeyi. Eller, çeneler vızır vızır çalışıyordu. Artık yorgunluktan mı saçlarının her bir yerinin ayrı ayrı çekilmesinden duyduğu acıdan mı sızıp kaldı oracıkta.
Derinden bir telefon zili çalıyordu. Gözleri ağır ağır açıldı, her yer karanlık… Bir an rüyada zannetti kendini. Sokak lambasının ışığıyla dükkânda olduğunu hatırlayınca, fırladı, çalan telefona yetişti. Kalfa, “Eee, n’aber, beğendin mi yeni çerçeveyi?” dediğinde anlayamadı, “Ne çerçevesi abi?” “Hoppala, o kadar ayna var oğlum etrafta. Kör müsün, baksana!” diye kulağında çınlayan sesle aklına üşüştü olup bitenler… Ahizeyi kapadığı gibi ışıklara koştu. Aynalar etrafında dönüyordu. Çamaşır makinasındaki havlular gibi hissetti kendini. Tamam, dur, deyip dönmeyi kesti, bir ayna seçti. Gözlerine inanamıyordu. Bu kendisi miydi? Bütün saçları tek tek Afrika örgüsü… Hem de rengârenk ipliklerle. Geçirdiği şoku atlatınca alıcı gözle bakmaya başladı kendine, hiç sanmasa da beğenmişti. Yakışmış mıydı? Eveeettt! Hem de nasıl! “N’olcak lan,” dedi, “biraz da biz beğenelim kendimizi, aşalım sınırlarımızı. Olma mı yani?”
Kendini beğenmek iyi gelmişti Mahmut’a. Aldı yürüdü ünü sosyal medyada. Usta pek bi memnundu dükkânın yürüyüp giden şöhretinden, e tabii ki gün be gün katlanan müşteriden. Millet bazen kapıda kuyruk oluyordu, Afrika örgülü, süpürgeli dansçı, rapçi genci görmeye…
O gün annesi bir tepsi baklava yaptırmıştı dükkâna, teşekkür niyetine. Onu getireyim derken geç kaldı bizimki. Soluk soluğa girdi içeri. Usta, “Hah işte canlı neşemiz de geldi,” diyerek gülümsedi ağzına kadar dolu dükkâna, göz kırptı oğlana. Mahmut alışmıştı artık ünleneni beri değişen tavırlara… Aldırmadı. “Usta!” dedi, “bu anamdan sana.” “Tut oğlum dükkâna!” Bi peçete bi baklava… Tek tek dolaştı bütün müşterileri. En son müşteriye gelince bir de baktı ki ayar olduğu model değil mi? Tepsiyi uzatmışken çekiverdi aniden: “Yok sana!” dedi. Adamın eli havada asılı kalıverdi. “Çalım öyle değil, böyle atılır!” diye geçirirken içinden yeni bir parça yazmaya başlamıştı bile…
Yoksa bana, yok sana
Sınır çizmek ha
Hem de bana
Alırsın cevabını
Çalımına çalımımla
Yoksa bana, yok sana…