Başparmak

“Çok yeteneksizim” diye mırıldandı. Yanında oturan gence biraz da hınçla baktı. Genç, yeni öğrendikleri şarkıyı, bir defada kırk yıllık sanatçı gibi çalıyordu. Hâlbuki o, geçen beş hafta sonunda la-sol-sol / la-fa-fa’ yı zor ezberlemişti. Bu yaştan sonra yenilecek halt değil diye teselli de bulamıyordu, zira kolundan tutup sürükleyerek getirdiği Hüseyin abisi -kendisinden sadece bir yaş büyüktü ama abi demeye alışmıştı çocukluğundan beri- o dolma parmaklarıyla iki şarkı çalacak duruma gelmişti bile. Hüseyin, arada Recai’ye göz kırpıp bir de yeni moda okey işareti yapmıyor mu, deli oluyordu! Boş yere ikinci ayın parasını da yatırdım diye düşündü. Şimdi işkenceye üç hafta daha devam etmesi gerekecekti. Ders bittiğinde ellisini çoktan devirmiş iki adam, gençler gibi sırtlarına gitar çantalarını asıp otobüs durağına yürüdüler. Gitar dersine onların dışında gelenlerin hepsi çocukları yaşındaydı.

– Hüseyin abi, boş versek mi acaba? Bu iş bize göre değil. Bizim Nuran da söylenip duruyor her gün. Başka bir alanda mı ikinci kariyer yapsak?

– Oğlum, hem beni kandırmak için günlerce dil döktün, hem de şimdi cayalım diyorsun. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu… Lan! Turşu dedim, canım turşu çekti. Şurada birer bardak içer miyiz?

Hüseyin, Recai’yi kolundan çekiştirdi, turşucunun olduğu caddeye doğru yöneldiler. Turşucu dükkânında yüksek taburelere oturup bardaklarını beklerken, tezgâhın aynasından birbirlerine baktılar. İkisi de saçlarını biraz uzatmış, arkadan bağlamıştı. Hüseyin, kısa boylu ama şişman, sempatik, güleç yüzlü bir adamdı. Recai, Afrika’dan yeni gelmiş gibi duruyordu onun yanında. Sıska ve uzun! Mahalledeki arkadaşları onlara nokta ile virgül derdi. Çocukluklarından beri ne mahalleden ne de birbirlerinden ayrılmışlardı. Birçok konuda farklı düşünseler de hiç kopmamışlardı.

Gitar serüvenleri, Recai, emeklilikten sonra ikinci kariyer yapanlarla ilgili bir yazı dizisi okuyunca başlamıştı. İkinci kariyerde hem eğlence hem de para kazanmak bir arada olmalıydı. Anahtarı buydu işin. Öyle anlatıyordu röportaj verenlerin hepsi. Yemek yapmayı seven bir mimar, açtığı lokantayı anlatıyordu ballandıra ballandıra. Ailesi, güzel sanatlara gitmesine izin vermediğinden mühendislik eğitimi almış bir başkası, bir gün yeter deyip önemli bir şirketin en üst kademesindeyken emekli olmuş, heykel yapmaya başlamıştı. Şimdi heykelleri, yurt dışından bile talep görüyormuş diye yazıyordu.  Recai’yi en çok etkileyen ise kendisi gibi muhasebeci olan adamın anlattıklarıydı: “Bana emekli olduktan sonra defter tutmaya devam et dediler, oysa ben artık sayılarla uğraşmak istemiyordum. Müzik yapmak istiyordum. Bir gitar kursuna yazıldım ve altı ayda öğrendim çalmayı. En azından artık melodileri kendim çıkarabiliyorum. Eğitime devam edeceğim ama şimdiden bir yerle anlaştım ve iki gece sahne alıyorum.”

“İşte bu!” demişti Recai kendi kendine. Hem eğlence hem para… Şarkı söylemeyi hep sevmişti, sesiyle ilgili hiç övgü almasa da, dost meclislerinde söylerdi. Gece arkadaşlarıyla dışarıya çıkmasına izin vermeyen karısını atlatmanın da bir yolu olabilirdi bu gitar çalma işi. Oğlunun bir avuç dolusu para verip hevesle aldığı, iki tıngırdattıktan sonra kenara attığı gitarı da öylesine ölü yatırım olarak duruyordu üstelik. Ancak, tek başına cesaret edememişti. Hüseyin abisi aklına gelmişti hemen. Birlikte yapabilirlerdi bu işi. Plan basitti. Önce altı ay gitar kursu, sonra ver elini barlar. Yazları da Bodrum, Marmaris…

Recai, turşu suyunun içinde kalan son lahana turşusunu eliyle yakalamaya çalışan Hüseyin abisine aynadan gözlerini dikerek sıkıntılı bir sesle, “Ya abi, yok işte! Yetenek yok, bende. Şöyle yapsak, ben söylesem, sen çalsan. Olmaz mı?” dedi. Hüseyin “Öğrenirsin, öğrenirsin” diye kardeşini avutan bir abi edasıyla yanıt verdi, yakaladığı lahana turşusunu zevkle çiğnerken:

– Hemen kapıp koy verme kendini. Çalış biraz oğlum, yapanlar nasıl yapıyor? Görmedin mi veletleri? Hem yazın, sahillerdeki barlara aktığımızda, kıyak kafalarla anlamazlar bile ne çaldığımızı. Yenilerden bir iki, eskilerden bir iki, oh!.. Gel keyfim gel. Demedik mi artık kendimiz için yaşayacağız diye. Şimdiden kaytarma, hadi, bize gidelim de, bir iki daha çalışalım.

Eve götürmek üzere, turşu çeşitlerinden bir kiloluk hazırlatan Hüseyin’i ikna edemediği için kendine kızıyordu Recai. O an, abisini dinlemeye karar verip içini rahatlattı. Denemeye devam edecekti. Hüseyin’in karısı, ikisini birlikte kapıda görünce ne hoş geldin, ne bir şey, doğruca içeriye gitti. Recai ne bok yemeye geldim şimdi diye düşünürken, Hüseyin, yan gözle bakıp güldü Recai’ye,

– Dünden kavgalıyız da. Alınma sakın üstüne, boş ver onu. Bu yaştan sonra olmazmış gitar mitar. Kocasını kaybedecek diye ödü kopuyor.

Recai anlayışla başını salladı:

– Bir de benimkini görsen. Hop oturup hop kalkıyor. Elinden gelse kapıyı üzerime kilitleyecek. Haberin var mı? Geçen gün bu ikisi birlikte hocaya gitmiş.

– Yok artık! Seninkini bilmem ama bizim Belma inanmaz öyle şeylere be. Sahi mi söylüyorsun?

– Valla! Nuran ağzından kaçırdı. Hoca bunlara bir de muska vermiş. Bize takacaklarmış. Aklında olsun bir yerlerine sıkıştırır, dikkat et.

– İlahi Belma hatun. Bugünleri de mi görecektik? Bu, evlendiğimizde kahve falı bile baktırmazdı inanmam öyle şeylere diye. Vay be, bir zamanların solcu Belması, beğenmediği lümpen Hüseyin için hocalara gidermiş. Neyse, sen boş ver onu bunu. Bak iki şarkı çantada keklik. Şimdi şu yeniye çalışalım.

– Abi, valla yapamayacağım ben!

– Lan başlatma şimdi. Çal şunu diyorum. Hadi bakayım bas akoruna…

Her hafta tartışa tartışa ikinci ayın sonuna geldiler. Dersin olduğu o gün sabah uyandığında Recai gözlerine inanamadı. İki başparmağının yerinde yeller esiyordu. Ne kan, ne acı, ne bir his. Sadece başparmakları yerinde yoktu.

– Nuraaan! diye çığlık çığlığa içeri koştu. Karısı alışveriş için çıkmış, not bırakmıştı. Üzerindeki pijamalarla iki kat altlarında oturan Hüseyinlerin kapısını çaldı.

– Abi parmaklarım, parmaklarım yok olmuş, diye kekeleyerek ellerini Hüseyin’in gözüne sokarcasına gösterip anlatmaya çalıştı derdini. Ahlar, vahlar, nasıl olurlar, çığlıklar sonunda olayın şokunu ilk atlatan Belma oldu:

– Aman Recai abi, gece hırsız filan girip yani, kesmiş filan, aman, aman! Belki kanamayacak şekilde kesmiştir, amanın dostlar, nedir bu hırsızların yaptığı canilikler!

– Recai koş yukarı, yataktaysa parmaklar hemen diktirmemiz lazım!

Bu anlamsızlık içinde son derece tutarlı gelen bu sözler üzerine üçü birden yukarıya koştular. Yatağın her yerini, hatta tuvaleti, hatta tüm evi aradılar, yok. Bu arada Belma, titizim diye geçinen Nuran’ın köşeleri ihmal ettiğini fark etti. Hüseyin “Hadi, hemen hastaneye!” deyip Recai’yi giyinmesi için evde bıraktı, sonra kendisi de giyinip en yakın hastanenin aciline gittiler.

Doktorlar olayın eski bir olay olması gerektiği konusunda ısrar ederlerken, bir yandan Recai, bir yandan da Hüseyin, adamın daha dün iki elinde on parmak olduğuna yemin billah ediyorlardı. Doktorlara göre tıbben açıklanamaz bir durumdu bu. Yapılan tüm testlerin sonucunda her şeyin son derece normal olduğunu, kesilme belirtisi olmadığını söyleyen Doktor, “Deri, parmakların olduğu yeri gayet güzel kapatmış, parmakların olmaması dışında hiçbir sıkıntı yok. Kesinlikle literatüre girecek bir vaka. Meslektaşlarımla görüşmem gerek” dedi. Recai’nin onlarca fotoğrafı çekildi. Adresler, telefonlar alındı. Herhangi bir değişim olursa hemen haber vermeleri istendi. “Bakın, sekiz parmağınız duruyor en azından, acınız yok, kanamanız yok! Bu belki içinize biraz su serper.” Belki bu, biraz da olsa içlerine su serpermiş. Su serpmek mi?! Bir kova suyu boca etseler kendilerine gelemeyecek kadar sersemlemiş olarak çıktılar dışarı.

– Oğlum bak, şu gitar işini dert etmene gerek kalmadı artık. Hem gitar çalamayacağına göre ne işine yaracaklardı ki zaten? Adamın dediği doğru, geride daha sekiz parmak var. Onlara dua et.

Hüseyin biraz daha konuşmaya devam etse, çocukluktan beri en iyi arkadaşım filan dinlemeyip yumruğu geçirecekti Recai. Neyse ki bakışları yakalayan Hüseyin hemen susuverdi. Nasıl olduğunu anlayamıyordu bir türlü. Nuran da ortalarda yoktu. Kadın, gece parmaklarımı kesip kaçmasın, diye düşündü. Şu anda en delice düşüncelerin peşine takılmış gidiyordu. Nuran’ı evde, Semra’yla beraber kapıda beklerken görünce kendinden utandı. Kadıncağız önce boynuna sarılıp gözyaşı döktü. Dakikalarca ahladı, vahladı. Sonra da olayın tüm esrarını iki cümlede çözüverdi:

– Hep o gitar sevdan yüzünden. Hem çok isteyip hem de çok yeteneksizim diye söylenirsen işte böyle olur!

Recai bir anda dondu kaldı. Evet, dün akşam yatmadan önce “Bu parmaklar hiçbir işe yaramıyor, lanet olsun bunlara” dememiş miydi? İşte bu milyonda, milyarda bir de olsa kendisine verilen bir ceza olmalıydı. En iyisi bunu kabullenmekti ve Recai de öyle yaptı.

Aradan geçen aylarda, Hüseyin de kursu bırakmış, gitar, barlar, gece hayatı hayalleri, Recai’nin iki başparmağıyla beraber mazide kalmıştı. Recai başparmaksız yaşamaya alışmışken, bir gün yine gördüğü bir ilanla yerinden fırladı. Buydu aslında yapmaları gereken. Koşarak Hüseyin’i buldu:

– Abi bu kez tamam, seninle radyo programı yapacağız. Bak şuna, bak! Bizim en iyi olduğumuz konuda radyo program yapımcısı ve sunucusu arıyorlar. Maç yorumu abi. Hem zevk alacağız hem para kazanacağız. Her ikimize de uygun.

– İçeriden hallederler onu, merak etme. Oğlum, yaşını başını almış iki adamı kim seçer?

– Daha iyi ya abi. Deneyim işte. Düşünsene tüm maçları ezbere bilmiyor muyuz? Hadi beni kırma. Gidelim şuraya. Başvurmaktan bir şey çıkmaz.

Hüseyin abisi yine kırmadı Recai’yi. Bir demo hazırladılar. Özgeçmişleriyle beraber başvurdular radyoya. İlk elemeyi geçtikleri haberi geldiğinde Recai’nin mutluluğuna diyecek yoktu, ta ki radyoda çekimin yapılacağı gün heyecandan sesi kısılana kadar. Şanslarını o gün kaybettiler, çünkü sırada bekleyen çok kişi vardı ve erteleme söz konusu bile değildi. Böyle demişti Hüseyin’e yetkililer. Recai’nin kısılan sesi bir daha geri gelmedi. Karısı yine başladı söylenmeye:

– Görmüyor musun Recai, artık heves etme hiçbir şeye. Bak, ne istersen elinden gidiyor. Yeter artık! Bıktım. Kır dizini otur evinde. Ya da diğer erkekler gibi git kahvene. Oyna okeyini, oyna at yarışını.

Recai sonraki günler, gazetede başka bir haber gözüne ilişinceye kadar, küskün kaldı hayata. Bir parfüm firması koku uzmanı yetiştirmek için elemanlar arıyordu. Seçilenlere iki hafta tam zamanlı eğitim verilecekti. Recai hep iyi koku almasıyla övünürdü. Bu kez, ne karısına ne de Hüseyin’e söylemeyecekti ama iki hafta tüm gün ortadan kaybolunca her ikisi de meraklandı doğal olarak, o da açıklamak zorunda kaldı. Karısı yine başladı söylenmeye, Hüseyin “Lan, bu sefer de burnun kaybolmasın” dedi. Recai’nin burnu kaybolmadı, kaybolmasına da geriye kalan dört kişiden sadece diğer ikisinin seçildiği haberini aldığı gün koku duyusu kayboldu. Öylece, bir anda… Puf! Koku duyusu yok oldu.

Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra bir gün, Recai karısının kaybolduğunu söyledi, hem polise hem Hüseyin’e. Kaybolmadan önceki gece kavgaları tüm apartmanı inletmişti. Daha doğrusu Nuran’ın sesi… Çünkü kavga eden hep Nuran olurdu. Polis günlerce sorguya çekti Recai’yi. Oğlu, şehir dışındaki okulundan gelip aramalara katıldı. Kadın sanki kuş olup uçmuştu. Bir tek Hüseyin, Recai “kaybetme” gücünü demek başkalarına da uygulayabiliyor, hatta daha da etkili diye şüphelendi ama polise hiçbir şey söylemedi. Sonunda dosya belirsizliklerle kapanıp, gitti.

Recai gazetelerin pazar eklerindeki satır aralarında bir çıkış yolu daha ararken Hüseyin sessizce onu izliyordu. Aklına geleni söyleyip söylememe konusunda ikircikliydi. “Recai olsa benim gibi kaç hafta kafa yormaz dalıverirdi işin içine” diye düşündü. Nuran’ın kaybolduğu günden beri defalarca yap-boz, kafasında işi kurmuş ancak yanlış anlaşılır diye söylemeye hep çekinmişti. “Zamanı geldi Hüseyin, patlat şu fikrini” dedi kendi kendine. Tam o sırada Recai gazeteyi indirdi ve göz göze geldiler. Hüseyin’in gözündeki tereddüt ve heyecan pırıltısını yakalayan Recai, “Bekliyorum, hadi anlat” deyiverdi.

Şimdi Hüseyin ve Recai birlikte yeni işlerinin keyfini sürüyor. Eğer iz bırakmadan kaybolmasını istediğiniz bir şey olursa Recai’yi bulun. Şu anda Boğaz’daki meşhur kırmızı yalıda oturur kendisi. Para kazanmak, en büyük eğlencesidir artık.

Diğer yazılar...

Yorumlar