Baba Seni Haber Yapmışlar

“Ev kirasını ödeyemediğimden dört kişilik ailemle birlikte sokaklardayım. Yardım edin nolur!” Karısının, ellerine tutuşturduğu beyaz karton üzerine yazılı bu iki cümle canını sıktı sabah sabah. Küçük plastik tabure üstünde buharı tüten çayından tek yudum almadan siyah kareli battaniyeyi dizlerinin üstüne atıp tekerlekli sandalyenin yönünü kapıya çevirdi. Kentsel dönüşümün harabe bıraktığı hayalet bir mahallede sığındığı yıkık dökük evin bahçesine çıktı. Paketteki son sigarayı yakıp acı acı yutkundu. Gözlerini kısarak kâğıtta yazan ikinci cümleyi okuyup tek tek heceledi. “Yar – dım e – din no – lur!” Birilerine yalvarmak, birilerine el açmak, kısacası dilenmek kanına dokundu. Çaresizlik yiğidi dize getirmişti anlaşılan. Bir yıl öncesine dek ekmeğini aslanın midesinden de öteden, yerin metrelerce derinliğinden söküp çıkaran ellerine baktı hüzünle. Bir maden emekçisinin kahramanlık destanı nasırlaşmıştı avuç içlerinde. Dört boğazın karın tokluğuna çalışan bu eller, zaman zaman yumruk olup havaya kalkmasını, haklarını savunmasını da bilmişti tabii. Aciz bir adam değildi İsmail. Ölümü pahasına toprağın bağrından çekip çıkarttığı kara cevherin, kendisi gibi fakir fukaranın ocağını ısıtacağına, tam tersi yer altı dünyası sömürücülerinin banka cüzdanlarını kabarttığının ve o insanların enselerini kalınlaştırmaya hizmet ettiğinin de bilincindeydi üstelik. Ama bu dünyanın tüm nimetleri güçlülerin tekelinde değil miydi zaten.

Mahallenin bozuk yollarındaki çukurlara düşe çıka, yalpa vurarak ilerleyen akülü sandalyenin koltuğuna büzüşüp yola çıktı. Gri yağmurluk montun başlığını alnına kadar indirmiş, kareli battaniyeyi diz altından kopuk bacaklarının boşluğundan aşağı sarkıtmıştı. Tekerlekli sandalyenin gururu yoktu, onun için dilenciliğe yürümek zor değildi. İsmail’se ölüme yollanmak kadar güç bir göreve girişmişti bu sabah. Geçen sene 1 Mayıs İşçi Bayramı kalabalığında yumruk sıkıp havaya kalkarak hak arayan elleri, bugün aynı kalabalığa uzanıp yardım dilenecekti ne yazık!

Bir ömür dilenip dolanmakla geçmezdi ki. Büyük oğlan on beşindeydi henüz. Eli ekmek tutuncaya… Hele karısı, iki yaşındaki kızını bir çarşafla sırtına bağlayıp el kapılarında temizlik işlerine gitmekle yetişemiyordu karın tokluklarına bile. “O göçük altında sekiz saat ne diye bekledin İsmail! Neden ölmedin ki” dedi kendi kendine ve boğazında yutkunamadığı koca bir yumruya dönüşmüş hıçkırıklarını serbest bıraktı. Hüngür hüngür ağladı. Kaza günü varla yok arası bir nabızla kaldırıldığı hastaneden yarım beden olarak “kurtuluşuna” ağladı. Sonrasında bu yarım bedenle, işverenin çevresindeki etten duvarı yarıp vaatlerini hatırlatamadığına, sesini duyuramadığına ağladı. Hani masa başında bir işi olacaktı, hani kimseye muhtaç olmayacaktı. Allahtan umut kesilmez, mukadderat, kader, maden işçisinin alın yazısı gibi tumturaklı kelimelerle süslediği konuşmasının sonunda söz vermemiş miydi patron sözcüsü olacak o herif. Ameliyatı sonrasında üç gün boyunca ilaçlarla uyutulan İsmail, bu vaatleri rüyasında görmüş olamazdı. Karısı, Allah şahidiydi, hemşireler, doktorlar, hasta bakıcılar da öyle.

Neyse ki günü kurtarma adına yollardaydı şimdilik. Yarınlar yoktu onun için. Uzak hayaller kurmayan, günleri sayılı hastalar gibi ânı yaşamaya odaklanmıştı artık. Bir hayli tekerlekli sandalyesi, beş durak da belediye otobüsüyle yaptığı yolculuk sonunda 1 Mayıs kutlamalarının yapıldığı büyük meydana gelmeyi başardı. Hıncahınç doluydu meydan. Kadın erkek, genç yaşlı, çoluk çocuk insanlar ellerinde bayraklar, dev pankartlar ve dillerinde günün önemini anlatan sloganlarla, omuz omuza vererek taşmışlardı sokaklara. “İsyan, devrim, özgürlük”, “Toprak, onu eliyle işleyenlerindir”, “Kapitalizm, yönetenlerin resmi çetesidir”, “Ekmek en yüce değerdir”, ” Soma’da ölenler unutuldu, İnsanlık yeşerecekti derken oracıkta kurutuldu”. Pankartlara yazılı sloganlar kalabalığın başları üstünde havada asılı duruyordu. İsmail, iki çubuk arasına gerilmiş beyaz naylon branda üstüne kömürle kazınmış kara yazıdan gözlerini alamadı. “Soma’da ölenler unutuldu…” “Ölmeyen şanssızlar da unutuldu” diye bağırdı ama sesi iki kulak öteye bile ulaşmadı. Sesi, kendinden de cılız ve titrek çıkmıştı.

Demir barikatla çevrilmiş meydanın girişinde çekine çekine beklemeye koyuldu. Karısının yardım dilediği karton kâğıt kucağındaydı. Etrafında onun gibi aynı amaçla bekleyen birkaç kişi daha vardı sanki. Yüzü, kuru incir gibi buruşuk bir dede, külahını önüne bırakıp uyuklamaktaydı. Onun yanı başında kundaktaki bebeğini emziren zayıf, esmer kadın çiçekli eteğini çevresine yayarak bağdaş kurup oturmuştu. Yamuk metal kâsesinde tek kuruşu yoktu henüz. Bir diğeri otuz – otuz beş yaşlarında gençten bir adam. İsmail gibi her iki bacağı sakattı. Siyah kot pantolonun paçalarının dizden aşağısını altına kıvırıp demir bariyerin dibine çökmüştü. İsmail’in gözü kucağında duran kâğıda ilişti, çekip aldı. Karısının tembihlediği gibi kâğıdı iki elinin arasında tutup gelip geçenden yardım dileneceğine buruşturup avcunun içinde sıktı. O sırada meydan çevresinde “dilenci operasyonu” yapan zabıta memurlarını fark eden dilenciler çil yavrusu gibi dağılıp kalabalığa karıştılar. Bacakları sakat dilencinin koşuşunu ve yaydan fırlatılmışçasına gözden kayboluşunu hayretler içinde izlediği sırada sırtına yediği sert bir cop darbesiyle irkildi. Bir doksan boylarındaki göbekli zabıta memuru, neye uğradığını şaşıran İsmail’in karşısına geçip dizinin üstüne attığı kareli battaniyeyi havalandırdı. Ardından sert bir hareketle koltuk altlarından kavradığı gibi, İsmail’i yukarı doğru çekiştirerek “altına sakladığın bacaklarını indir aşağı ulan” dedi, sesinin kalın en kalın tonuyla. “Duygu sömürüsü yapmaktan utanmayan pis dilenci” diyerek havada ileri geri sarsmaya başladı onu. İsmail köksüz ağaç dalı gibi zabıta memurunun ellerinde asılı kalmışken bir başkası yukarı katlanmış pantolonun paçalarını çözdü. İçi havayla dolu boş kumaş paçalar, birbirine çarparak rüzgârda uçuşunca zabıta memuru İsmail’i koltuğuna bırakıp olay yerinden uzaklaştı.

Kırılmış gururunun ezikliğiyle tekerlek çevirip uzun uzun sokakları dolaştı o gün. Hızla gelen bir arabanın önünde fren yapmak, sandalyesinin yönünü denize çevirmek… Neler geçmedi ki aklından. Günün sonunda çocukları burnunda tütünce aklından geçenlerin tümünü unutup geri döndü.

Akşam olmuştu. Evindeki tüplü televizyon tam ses açık haberleri duyuruyordu hayalet mahallenin sağır kulaklarına. Oğlu geldiğini duymuş olacak ki kapıya koştu. Tekerlekli sandalyesini kapıdan içeri sokmaya çalışan babasına müjde verir bir heyecanla “Baba, seni haber yapmışlar” diye bağırdı.

İsmail, yarı açık kapının aralığından izleyebildi haberini. Yerinde donup kalmıştı çünkü. Haber sunucusu, bir maden işçisinin 1 Mayıs gününde başına gelenleri anlatırken sesi duygu yüklüydü. İsmail’in zabıtalarla yaşadığı hırgürün ardından nereye düştüğünü bilmediği o karton kâğıt da spikerin elinde duruyordu şimdi. Buruşuklarından arınmış kâğıt ve üstündeki “Ev kirasını ödeyemediğimden dört kişilik ailemle birlikte sokaklardayım. Yardım edin nolur!” cümleleriyle beraber küçük ekranın tamamını kaplamıştı neredeyse. Bu ülkedeki “insanlık ölmedi” diyenlerin görebileceği şekilde kaplamıştı hem de.

 

 

Diğer yazılar...

Yorumlar