Bir Erguvan (mı) dır İstanbul?

Sen buralı değilsin. Arkadaşlarını temsilen burada olduğun öyle belli ki… Dekorsun, etraftaki her şey gibi. Çaprazına düşen kafede oturanlar da dekor, alışveriş yapanlar da, dostlar alışverişte görsün diye buralara doluşanlar da. Ben mi? Bizim mali müşavirin ofisi burada, şu ofis katlarının bulunduğu binada. Ayda bir uğrarım. Yanı başında dikelmemim nedeni sigara.

Böyle yerlerde gürgen, çınar, göknar, ceviz, meşe, ıhlamur, kavak, kestane olmaz; senin gibi süslü, dekoratif ağaçlar olur. Bak sağına, Japon manolyasından üç tane yan yana. Alınma canım, o ne de olsa yabancı topraklardan gelmiş, bir iki arkadaşı olsun, dertleşsinler, efkâr dağıtsınlar gurbetlik çekmesinler diyedir.

Biliyor musun, ben senin erguvan olduğunu bahar gelince anladım, dalların çiçeklenince. Kıt doğa bilgimle ağaçları çiçeklendikleri zaman ayırt edebilirim de… Dedim ki kendi kendime, bahar gelmiş memleketimin AVM’lerine.

Gözleri her bahar seni arayan sevdalıların var, ben de seviyorum seni, ama bu halin biraz acınası geliyor bana. Burada böyle süklüm püklüm… Karşı vitrindeki yansımana bakıp duruyorsun; narkissos gibi hayranlıktan değil, mecburiyetten!

Hayatta bazı şeylere mecburiyetten, bazı şeylere de çaresizlikten katlanıyoruz değil mi? Ah erguvan biliyor musun, eskiden beni bahar çarpardı. Şimdi çarpmıyor. Ah çarpsa bi, içim içime sığmasa, şu akıllı uslu halimden çıksam. Aklım bi karış havada olsa, gerçeklerin kıçıma attığı tekmeyle akla toslamasam, vurdumduymaz, duyduğuna inanmaz, gördüğünü anlamaz olsam! Ne baharın geldiğini duyumsuyorum ne kışın. Mevsimler de iç içe geçmiş, anlayamıyorum ki… Hep ‘sezon’ sonuna denk geliyorum.

Aynı kaderi paylaşıyoruz bir yerde; seni buraya tıkmışlar beni de bu hayatın içine. Kusura bakma, sigara içerken geçiyor bunlar aklımdan söndürünce unuturum.

Sen yine iyi yerdesin. Durumun hastane bahçesindeki kadar hazin değil. Geçenlerde babamı götürdüğüm hastanede vardı bir erguvan. Hizmet vermeye yetişemeyen hastanenin bahçesini kısmen binaya ekleştirmişler, seninkinin dalları çatıda, gövdesi içeride kalıvermiş. Dibine ancak gövdenin sığabileceği genişlikte alçak bir set yapmışlar. O seti bank olarak kullanan hastaların kimi tespih çekiyor, kimi çocuğunu emziriyor, kimi yorulan ayaklarını dinlendiriyor. Dallarını gören olmadığı gibi, bu ne ağacı diye merak eden de yok; herkesin aklı ya hastasında ya hastalığında. Haline şükret; hiç olmazsa sabahtan akşama dek hasta inlemesi, yorgunluk, çaresizlik yakınması dinlemiyorsun.

Alışveriş merkezleri dertlerin üstesinden gelinen yegâne yerlerdir. Kaldı ki, selficilerin gözdesisin. Alıyorlar seni arkalarına, tepelerine, yanlarına, artık nasıl uygun görüyorlarsa; saçlarını sağ omza düşürüp, boynu hafice eğip, sen mi güzelsin, ben mi dercesine.

Boğaz’dakiler kadar şanslı değilsin elbet, yalnızlık çekiyor olsan da, burada kötü şeylere tanık olmak zorunda kalmıyorsun. Acılara tanık olmak bir erguvan için hiç iyi bir deneyim değil dostum… Kıpırdayamadan! Gözlerini kaçıramadan!

Taksim Parkı’ndaki erguvanların başına gelenleri anlattılar mı sana? Kim anlatacak? Burada o kadar yalnızsın, o kadar kendi dünyana hapsedilmişsin ki, nereden duyacak bileceksin?

Oradaki erguvanların ve diğer ağaçların yaşadıklarına hiçbir ağaç dayanamaz kurur gider. İnatla yaşadılar, yaşıyorlar. Sen, burada bahçıvanın sulaması yerine yağmur suyunu özlüyorsun oysa onlar? Onların topraktan aldığı özsuyuna çocukların gençlerin kanı karıştı: bir bahar mevsimin son günleri yazın ilk günleriydi. Artık utançtan mı yoksa gövdelerine topraktan yürüyen kandan mı bilmiyorum çiçeklerini dökmüş erguvanlar, fıstık çamları, kayınlar hatta çamlar bile kıpkırmızı kesildiler birden. Kargaşada fark eden olmadı. Doğa bilimcilerin açıklayamadıkları olağandışı bir durumdu bu. Güneşin bir oyunu olmalı dendi, toprağa yabancı bir madde sızmış olabilir dendi. Daha pek çok biçimde fikir yürütüldü.

Sizleri korumak isterken canından olan gençlerin başına gelenlerin en yakın tanığıydı Taksim Parkı’ndaki arkadaşların.  O günden sonra ağaçların başka bir anlamı oldu buralarda. Parktaki ağaçlar, ölen gençlerin bu dünyadaki temsilcileri olarak kabul edildiler. Hatta ölmedikleri, o ağaçlarda ruh buldukları söylenir.

Yahuda’nın dalınızda kendini asmasından beri utanç dolu olaylara tanık olmak da hep sizin başınıza geliyor!

Sen Bizans’ın rengisin. İmparatordan başkası senin renginde pelerin giyemez! Sen İstanbul ağacısın, Boğaz’ın! Gerçi son zamanlarda başka kentlerde de gördüm seni ama Boğaz’da durduğun gibi durmuyorsun oralarda. Farklı bir duruşunuz var siz erguvanların. Biraz mağrur mu desem, pek şık şıkıdım olduğunuz söylenemez, en azından erik ve kayısı çiçekleri kadar. Boğaz sırtlarında gün boyu yeşillerin arasından efsunlu bir ışık yayıyorsunuz. Yeşiller de sizin renklerinizin aykırılığını vurgularcasına kümeleniyor etrafınızda.

Baharda güneş, tunçtan bir gülle gibi iner akşamüstleri Boğaz’a. Çok sürmez, seninkiler o kızıllığı yumuşatır; bütün renklerin hırsızı güneş, sizden çaldığı renkleri, denizin üstüne yayar. Boğaz’ın üstü pembeden lilaya, liladan eflatuna, sonrasında gecenin habercisi mora dönüşür. Erguvan renklerinin her tonuna gönüllü teslim olur bizim küçük denizimiz. Gördüğümden değil; böyle anlatır fotoğraflar, böyle yazar romanlar, böyle fısıldar âşıklar, böyle resmeder ressamlar, böyle duygulanır ozanlar. Dedim ya mevsimler iç içe geçti benim için; bahardayken kış oluyorum, kıştan yaza zıplıyorum kimi zaman. Güneşe vereyim kendimi dediğim de sağanağa yakalanıyorum!

A ne oldu? Işıklar niye yanıp sönüyor? Alışverişlerin bitiş saati gelmiş olmalı. Alışverişten yoruldunuz, evlerinize gidin dinlenin, çantalarınızı boşaltın, aldıklarınızı istifleyin, yediklerinizi hazmedin, yarın yine mutlaka alışverişe bekleriz diyorlar.

Sen bana bugün biraz hüzün verdin erguvan, ben sana ne verdim?

Gelecek ay yine gelirim. Sana da sigara içmek için uğrarım. O zamana dek çiçeklerin dökülmüş olur ama ben senin erguvan olduğunu öğrendim ya, unutmam bir daha. Bak Boğaz’da olsaydın yeşillikler içinde kaybolup giderdin anlayamazdım erguvan olduğunu.

O kadar da yalnız değilsin canım, belki Taksim Parkı’ndan havalanan bir kuş konar dalına. Haber getirir oradaki erguvanlardan. Uçurtma olmaz buralarda ama bakarsın bir çocuğun balonu takılır dallarına, üzeri çizgi film kahramanları resimli. Çocuk başını dallarına doğru kaldırır, balonuna bakar, belki ağlar. Tam o anda, bir saniye de olsa, kuşla çocuğun bakışları karşılaşır.  Erguvan olmak bu değil midir?

 

Diğer yazılar...

Yorumlar