Black Friday

Neredeyse Aralık ayının ortasına varmışlardı ki, bir türlü gelmek bilmeyen kış sonunda hızlı bir giriş yaparak mevsim giysileriyle çoktan ve çokça donatılmış vitrinlerle buluşmuştu nihayet! Oysa Ekim on beş, hazır ola geçmişlerdi “bekledim de gelmedin bir türlü kışı” için. Neyse ki müşteriler de A(vun)V(er)M(erkez)’lerinin gösterişli büyüük döner kapılarından birbirlerini ite kaka girmeye başlamışlardı! Öyle bir miktar müşteri yetmiyordu elbette parıltılı dünyanın kasa boşaltan kira vs. giderlerini gidermeye. Daha fazlasını istemeliydi, daha fazla almalıydı yerli yersiz, ipli ipsiz, gelirli giderli, gelirsiz giderli herkes ama herkes…
İmdada “En Uzun Gece” yetişti, hem de “Black Friday”di… “Ne dey, ne dey?” dedi Aykut, arkadaşının kulağına fısıldayarak! Gece gece hiç niyeti yoktu o yorgun haliyle alay konusu olmaya ama cevap gelmedi.
Tülin Hanım yağdırıyordu: “Önümüzdeki Cuma gündüz gece buradayız hepimiz ama hepimiz! Yılbaşı öncesi iyi fırsat, haa! İzin mizin yok! Ona göre şimdiden ayarlanın. Tabiat imdadımıza yetişti, hem en uzun gece, hem de Cuma bileşkesi pazarlama mucizesi; gelsin cirolar, gelsin primler!” deyince gözleri hırstan kısılmış vaziyette, bütün ekip sevinçten havaya uçtu, nedense! “Oley, oley! Yaşasın, yaşasın!” diye hem gülüyor hem bağrışıyorlardı. Sanki kendileri değildi gün ışıyana dek at koşturacak olan…
“Black Friday” de neyin nesi diye çaktırmadan telefonundan öğrenmeye, Hazreti Gugıl’a sormaya soyunma odalarına giden Aykut, sesleri duyunca eline bir çizme kapıp yetişti: “Hey! Ne oluyor burada?” deyince, hep bir ağızdan “şenlik var!” diye bağırdı ekip. Halaya durmuşlardı. Aykut da elindeki çizmeyi fırlatıp vardır bir bildikleri deyip “yaşasın!” diye bağırarak onlara katıldı.
Yer yaylalar olmasa bile doya doya içlerine çekebilecekleri bir bahar şenliği yaşıyorlardı sanki. Güller açmıştı yüzlerinde. Dudaklarına taze açan bahar çiçeklerinin kondurduğu gülümsemeler yerleşmişti. Gençtiler ne de olsa! Çoğu yirmili yaşlarında, hayatlarının baharındaydı daha. Ama ne kış, ne bahar haklarıydı, tam! En uzun gece, en kara Cuma, sabaha kadar çalışma üstüne bi de güler yüz, mütemadiyen haklarıydı, oysa!
Modern çağın AVM köleleriydi onlar. Hepsi aynı kaderi paylaşıyorlardı. Koca koca alışveriş merkezlerinin bol ışıklı, suni parıltılı dünyalarında ya o mağazada ya bu mağazada gün yüzü görmeden gün boyu çalışmaya mahkûmdular. Buydu “Yeni Dünya”nın yeni perakende düzeni!..
Tezgâhtarlık gitmiş, yerine küresel zincirlerin cicili bicili, içi boş, havalı unvanları gelmişti. “Satış Danışmanı” deniyordu onlara artık. Malûm, devir cilalı imaj devri… Yakalarda isimlikleri, başkalarının yaşayacakları yapay mutluluklara hizmet etmekti en büyük görevleri. Parmak uçlarıyla kaldırılıp şöyle bir bakıldıktan sonra arsızca yerlere fırlatılan ego parçalarını topluyorlardı gün boyu, harıl harıl, hiç oturmadan. Yaşayabilecekleri mevsimler giysi koleksiyonları ve vitrinlere yansıyan simgelerden ibaretti.
Vardiyaları bitip dışarı çıktıklarında hava, soğuk ve kurşuni olunca yorgun omuzları sanki daha bir ağırlaşıyor, iyice göçüyorlardı. Yine de mutluydu Aykutlar ve Güller. Dört gençten birinin iş bulamadığı onlar değildi.
Soğuk vız geliyor, yakasını kaldırıp ellerini ceplerine soktu muydu ısınıveriyordu Aykut. Bir de neşeyle ıslık tutturup Kazancı yokuşundan aşağı sallandı mı hoppp evdeydi. Kışın göğüs yakan hatta evlerinin içine girip şöyle bir dolanan ayazı, kapı kapanınca ardında kalıyordu.
Henüz yeni sayılırdı, geçen bahar başlamıştı bu işe. Arkadaşlarıyla arayı pek ısıtamasa da mağaza müdürü Tülin Hanım sevmişti onu. İlk kez tezgâhtarlık, pardon satış danışmanlığı yapacak olmasına rağmen işi çabucak kavramış, göze girmeyi başarmıştı. Ne de olsa serde denizcilik vardı. Bu işler ona neydi ki? Lâkin hayat şartları onun gibi bir deniz çocuğunu gün yüzü bile göremediği bu işe mahkûm etmişti. Kürek mahkûmu gibi demişti anası! Yine de moralini bozmuyordu. Hayatı hep deniz dalgalarına benzetir, “bu da geçer!” der güler, hem kendisine hem ailesine moral verirdi.
“E, sen ne diyorsun bakalım?” diyen Tülin Hanımın sesiyle kendine geldi.
“Efendim?”
“Vitrin diyorum. Nasıl vitrin yapalım? Herkes fikrini söyledi, bir sen kaldın.” dediğinde,
“Fener!” diye bağırdı heyecanla.
“Fener mi?
“El feneri mi yoksa?”
“Yok, daha neler! Karartma mı dedik oğlum, kara cuma dedik,” diye gülüştü arkadaşları.
“Deniz feneri demek istedim.”
“Hım mm, ilginçmiş doğrusu, nereden aklına geldi bakalım?” derken “yanılmamışım, bu çocukta iş var.” diye geçiriyordu içinden Tülin Hanım.
“Bizim oralarda kar en iyi Fener’e, yani bizim evin oralara yağar. Eteğindeki çayır beyaza keser, kar taneleriyle donanır ta denize kadar. Hele bir de gece oldu muydu Fener’i yakınca babam, bulutların üstünde zannedersin kendini Fener balkonundan. Atlamak gelir içinden bulut denizinin ortasına. Sönünce de, zifiri karanlığın ortasında bir melek eteklerini açmış da dans ediyor sanırsın, karın vuran beyaz ışığında, havada mis gibi kokusuyla.” dediğinde, arkadaşı: “Vay be, ne güzelmiş oğlum, oraya gittim sanki bir an!” diye bağırdı, gülüştüler hep birlikte.
“Ne diyorsunuz?” diye gözlerinin içine baktı Tülin Hanım, tek tek…
Hep bir ağızdan: “Süper!” diye bağırdılar gülerek. Gitmeseler de görmeseler de Aykut’un Fener’i hepsinindi artık!

Diğer yazılar...

Yorumlar