Dağların Ardında Dağlar Varmış

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde… Yeryüzünde saklı bir cennet varmış, bir adaymış burası. Burada yaşayan insanların silahı yokmuş; çünkü savaş nedir bilmezlermiş. Okları, yayları, mızrakları varmış ama onları birbirlerine karşı değil, avlanmak için kullanıyorlar, yaşadıkları toprakların bütün nimetlerinden barış içinde yararlanıyorlarmış. Adada altın çokmuş, o kadar çokmuş ki onlar için fazladan bir önemi yokmuş. Verimli toprakları da çokmuş, ağaç, çiçek, meyve, balık, kuş da… Seven sevdiğiyle olurmuş, yarı çıplak gezmek kimse için kışkırtıcı değilmiş, zaten kış nedir bilmezlermiş, giyinmeye ihtiyaçları yokmuş. Kendilerini yağmurdan koruyacak ağaç kulübelerinde mutlu – mesut yaşarlarmış… Zaman zaman gökyüzü, nedendir bilinmez, hatırlatırmış kendini onlara, fırtınalar estirirmiş, zaman zaman da yeryüzü… O da kükrermiş arada, ben de buradayım dermiş. Korkar, dua ederlermiş tekrar etmesinler diye, adaklar adar, danslarla onlara saygılarını sunarlarmış, güneşe, aya şükran duygusuyla teşekkürlerini… Bu güzel insanlar Tainolarmış, yaşadıkları ada Ayiti. Masalların sonu hep mutlu biter değil mi? Ama bunun sonu öyle olmamış!

 

Bir gün bu adaya medeniyet adına kötülük uğramış. Yeni bir kıta keşfettiğinin farkında olmayan Kristop Kolomb ve beraberindeki iki gemi dolusu eski mahkûm, hapishane kaçağı, korsan bu adaya ayak bastıklarında onları ruhen ve bedenen çırılçıplak, savunmasız yakalamışlar… Yıl 1492. İki gemi dolusu adam karşılarında gördükleri, kendilerine şaşkın, tedirgin, ilgiyle bakan ama kesinlikle düşmanca durmayan insanların arasına fırtına gibi dalmışlar, deprem gibi yıkmışlar… Altın gözlerini döndürmüş. Bu adanın Hindistan olduğunu düşünmüşler önce ve Tainolara “Indios” demişler, İspanyolca Hintli anlamında, adaya çıktıkları noktayaysa Santa-Dominika demişler… Bilmeden keşfettikleri adayı talan ederken dünyada sömürgecilik dönemini başlattıklarını da muhtemelen bilmiyorlarmış. Arkalarında yaralı, mutsuz, çaresiz insanlar ve onları baskı alında tutmaları için otuz dokuz korsan ve bir batık gemi bırakarak, yeniden gelmek üzere ayrıldıkları adaya bir yıl sonra, bu kez on yedi gemi ve bin iki yüz göçmen ve askerle geri gelmişler. Bu kez adanın öbür ucundan karaya çıkmışlar, buraya Santa-Domingo adını vermişler. Bir yıl önce adaya ilk ayak bastıkları yere gelince bıraktıkları otuz dokuz adamın öldürüldüğünü görmüşler, kurtulduklarını sanıp savunma adına hiç tedbir almayan ada halkı hızla yok edilmiş. İki yüz elli bin kişilik nüfus on yılda yarıya, sonraki yetmiş yılda (1560’larda) beş yüz kişinin altına düşürülmüş. Hispanyola adı verilen ada artık ikiye bölünmüş, Haiti tarafı Avrupa’nın şeker ihtiyacını karşılamak üzere Fransızların, Dominik tarafı ise altın ve diğer madenlerle ilgilenen İspanyolların sömürgesi olmuş… Ve Atlantik okyanusunun diğer ucundaki bir başka kıtanın insanları için kâbus başlamış…

 

 

Korsan gemilerinin bu kıyılara neden dadandığını önce anlamamış Afrika kıyılarında yaşayan kabileler. Sonra, güçlü kuvvetli kimi bulurlarsa toplayıp gemilere doldurduklarında artık çok geçmiş, gemiler tıka basa dolmadan kalkmıyormuş, kalkan gemiler boş geri geliyormuş, analar, babalar evlatlarından, kardeşler birbirinden, gençler eşlerinden, sevdiklerinden ayrılıyor, birbiriyle bağı olan insanlar ayrı ayrı gemilere bindiriliyormuş. Zamanla kıtanın içlerine ilerlemişler, kulaktan kulağa yayılan söylentiler nedeniyle silahlı beyaz adamı gören yerliler kaçacak yer arıyormuş.

 

Adigo, beyaz adamla karşılaştığında tropik ormanlardan birinde meyve topluyordu, kız kardeşinin en sevdiği meyvelerden… Kulaktan

kulağa yayılan söylentileri o da duymuştu. Bir anda çıktılar karşısına, ellerindeki silahları ona doğrulttular, şu bahsettikleri ateş saçan sopalar olmalıydı bunlar… Dondu kaldı olduğu yerde. Hiç direnmedi, kaçmaya çalışmadı, oysa çok hızlı koşardı… Akşam, askerlerin kamp yaptıkları alana yirmi ırkdaşıyla birlikte getirildi. Orada bekleyen birbirlerine ayak bileklerinden zincirlenmiş altı yüze yakın insanı görünce şaşkınlığı daha da arttı. Gözleri tanıdık birilerini aradı, acaba annesi, kız kardeşi… Yok ikisini de göremedi, zaten yaşlı kimse yoktu aralarında. Sabah erkenden kırbaç şaklaması ve emirler veren sert seslerle uyandılar. İki gün süren zorlu yürüyüşten sonra deniz kenarına ulaştılar, yol üstünde karşılaştıkları yerleşim yerlerinden yine gençleri toplamışlardı. Dört gemi bekliyordu sahilde. Tıka basa dolduruldular her birine. Gemi kaptanı, silahlı askerler ve onlar, henüz köle olduklarını bilmeyen, her biri kendi kabilesinin dilinden konuşan, ancak aralarında anlaştıkları fark edilince hemen yerleri değiştirilen, üzgün, şaşkın, kızgın genç, kuvvetli, güzel insanlar… Yolcuğun ne kadar süreceğiyle ilgili de bir fikirleri yoktu. Tam üç ay sürdü Atlantik okyanusunu geçmeleri. Ölmeyecekleri kadar yemek ve su veriliyordu. Mürettebat olarak çalıştırılıyorlardı. Kaptan ve askerler ne istiyorsa yapmak zorundaydılar. İsyan edenler ölene kadar kırbaçlanıyordu. Hastalanıp ölenler, kendilerini denize atanlar… Gemi Saint-Domingue’ya vardığında yarısına yakını yolda ölmüş, okyanusa atılmıştı. Adigo her şeye rağmen direnenlerdendi, isyan etmenin faydası olmadığını kavramış, dikkat çekmeden, kedisinden istenilenleri harfiyen yerine getirmişti. İlk fırsatta kaçacak, geri dönmenin bir yolunu bulacaktı nasılsa… Getirildikleri yer Fransızların kurduğu, şeker pancarı üretilen bir çiftlikti. Fransa’dan gönderilen sorumlu için büyük bir ev ve hayli uzağında köleler için kurulan barınaklar. İlk gün sayım yapıldı. Aynı dili konuşanlar ayrıldı. Kendi aralarında konuşmaları yasaklandı. Yol boyu kendilerine dayanma gücü veren vudu dini de yasaklandı. Ve hemen işe koşuldular. İnsan gözüyle bakılmıyordu onlara. Birer sayıydılar, ölenlerin yerine yenileri getiriliyordu nasılsa… Barınaklar denize çok yakın bir noktada kurulmuştu. Arkasında çiftlik evi, onun arkasında dağlar, dağların ardında yine dağlar vardı. Adigo o gün verdi kararını, ne yapıp edip o dağlara ulaşacaktı. Böyle düşünen sadece o değildi elbet. Ertesi sabah müthiş bir çığlık ve ağlama sesiyle uyandılar. Biri kaçmaya teşebbüs etmişti, hepsi itile katıla bir meydanda toplandılar. Fransızca konuşan biri, buradan kaçmanın nelere mal olacağını göstermeye hazırlanıyordu. Uzun uzun konuşmadı, karşısında duran uzun boylu atletik yapılı, yorgunluk ve korkudan bayılmak üzere olan gencin yanına gitti ve kulağını tek hamlede kesti. Kaçmaya kalkmanın cezası buydu, sırayla organlar kesiliyordu, kulak, ikinci kulak, tek bacak, kadınların memeleri… Bu cezalar herkesin önünde uygulanıyordu, kimse aynısını yapmaya cesaret edemesin diye. Adigo ve diğerleri dehşet içindeydi. Tarlaya götürüldüklerinde cezalandırılmış birçok insanla karşılaştılar, aralarında tuzlu, asitli havuzda bekletilme cezası almış olanlar da vardı, vücutları tümden yanmış, insanlıktan çıkmış haldeydiler. Adigo temkinli olmalıyım diye düşündü, gücümü korumalıyım, doğru zamanı beklemeliyim, asla sağ yakalanmamalıyım…

 

Yirmi iki yaşındaydı henüz Adigo, akıllıydı, cesurdu, doğanın dilinden anlardı, çalışkan ve inançlıydı aynı zamanda. Kendilerine yasaklanan dini ritüelleri unutmamak için sürekli tekrarlıyordu zihninde. Ana dilini de öyle. Aylar sonra yeni gelen kafilerden birinde kız kardeşini gördü. Küskün, bitkin, umutsuz ve o uzun yolculuğa rağmen hâlâ çok güzel görünüyordu. Karşılaştıklarında gözleriyle susturdu onu. Bütün yasaklar risk alınırsa delinir! Adigo bir yolunu buldu, kardeşiyle konuştu, ona öğütler verdi; “günde bir öğün verilen tatsız tuzsuz mısır lapasını ye, güçlü ol, ve ne yap ne et, o evde görev alanlar arasına seçil!”

 

Evet koloniden sorumlu Fransız ve ailesi için kocaman bir ev inşa edilmişti yine köleler çalıştırılarak. Evin içindeki bütün eşyalar Fransa’dan getirtilmişti. On iki kişilik yemek masası, ceviz ağacından yatak odası takımı, koltuklar, biblolar, porselen yemek takımları, yine porselen lazımlıklar, daha neler neler… Bir de şapel inşa edilmişti evin içine, kölelere Hıristiyanlığı da öğretmek lâzımdı… Evde çalışmak için elemanlar da getirilmişti ancak onların yapamayacağı işler de vardı. Çamaşır, bulaşık yıkanması, lazımlıkların boşaltılması, sebze ve meyvelerin toplanması, yıkanması, hayvanlarla ilgilenilmesi, beyefendinin hizmetleri… Karısı ve ailesi nadiren gelirdi, despot bir adamdı ve kadınlara çok düşkündü. Goida kolayca dikkatini çekti onun ve abisinin istediği oldu. Bir nebze de olsa fiziksel şartları iyileşmişti. Abisiyle uzaktan bakışarak anlaşıyorlar nadiren de olsa konuşuyorlardı. Bu arada ana dilleri yasaklanan köleler yepyeni bir dilin mimarlığını yapıyorlardı farkında olmadan. Öğrendikleri Fransızca, İspanyolca, İngilizce, Tainoca kelimeleri Afrika’nın farklı kabilelerinin dilleriyle birleştiriyor ve  üç yüz yıl sonra ülkelerinde resmi dillerden biri olarak tanınacak Kreyol’u (Creole) yaratıyorlardı. Çalışmalarını, isyan etmelerini önlemek için çok çeşitli yolları vardı. Mesela Hıristiyanlığı anlatırken vaat ettikleri cennet Afrika’ydı, evet, ölünce cennete, yani ülkelerine, ailelerinin yanına gideceklerdi. Köleler arasında kıpırdanma hissettiklerinde uyguladıkları bir yöntem vardı ki, bunu vudu önderlerinden öğrenmişlerdi. Datura bitkisi. Bu bitkinin salgıladığı sıvıdan yapılan tozdan eser miktarda mısır lapalarına katılması yeterli oluyordu robot gibi çalışmaya devam etmeleri için. Doz aşımı, felç, hafıza kaybı ya da ölüm demekti.

 

Adigo ve Goida çok iyi bilirlerdi bu bitkiyi, dedelerinin bu bitkiyle zombi büyüsü yaptığına şahit olmuşlardı kaç kez. Bitki tozunu içen kişilerin ölüp dirildiklerine şahit olmuşlardı, ve bir daha hiç ölmeyecekleri söylenmişti. Dozunun ayarlanması önemliydi dedelerine göre, yoksa gerçekten ölüm olabilirdi büyünün sonu. Bu işlem herkes tarafından yapılamazdı, ancak dedesi bu konuda Adigo’ya el vermek niyetindeydi ve yeterince bilgi vermişti. “Bana o tozdan getir” dedi kardeşine, “ölümsüzlüğe ulaşmam şart! Ancak öyle kaçabilirim burdan ve sizleri kurtarmak için bir şeyler yapabilirim.”

 

Beyaz efendilerden hangisinden olduğunu bilmediği bir bebek taşıyordu karnında Goida, ruh gibi geziyordu ortalıkta ne yapacağını bilmeden. “Niye ben düşünemedim bunu?” diye düşündü abisi sözünü bitirince. Uzun uzun konuşamazlardı zaten, “Tamam” dedi ve ayrıldılar. On gün sonra gözleri karşılaştığında zamanın geldiğini anladı Adigo. Elinde iki mendille geldi Goida, birini abisine verdi, birini hemen açıp tozu ağzına doldurdu, anında kaskatı kesildi ve Adigo’nun şaşkın bakışları arasında yere yığıldı, öldü… Ağlayacak, yas tutacak zamanı yoktu Adigo’nun; titreyen ellerle açtı mendili, kardeşinin cömertçe doldurduğu tozun fazlasını döktü ve kendisine gerekli olanı, solunumunu, kalp atışlarını durma noktasına getirecek miktarı ağzına aldı. Cesetleri bulunduğunda tozu çalan kızla abisinin intihar ettikleri düşünüldü ve ikisi yan yana, sağken gitmeleri yasak olan dağın eteğinde bir çukura atıldılar.

 

O gece kendine geldi Adigo, henüz yaban hayvanları kokularını almamış olmalıydı. Kalktı, iki adım ötesinde yatan kardeşine gözleriyle veda etti ve arkasına bakmadan dağlara doğru koştu. Ölümü görmüştü, hiçbir şey, hiç kimse artık onu korkutamazdı.

 

Koştu, hep koştu, gece gündüz, sıcakta, yağmurda… Görünmemesi gereken yerlerde bir hayalet kadar görünmez oldu. Çok şeye şahit oldu, ölseydim de görmeseydim dediği… Umudunu hiç kaybetmedi, bir gün kurtulacağız, özgür bireyler olarak geldiğimiz yerlere dönebileceğiz diye düşündü. Yıllar yılları kovaladı, sessizlikleri, sabırları, durgunlukları, kızgınlıkları bir gün ses verdi…

Dağlarda dolaşan kaçak köle bir tek Adigo değildi.

 

Bir gece yine koşarak dağları tepeleri aşarken rastladı onlardan bir gruba. Bir vudu ayini yapıyorlardı. Ayini yöneten adam “her şeyi bilen adam”dı, “Bookman”di (kitap adam) o, elinde koca bir kitap ve kalem taşıyordu. Etrafında beyaz giysiler içinde, genç kızlar ve erkekler el ele tutuşmuş, davulun ritmine göre dans ediyorlardı. Yerde boylu boyunca uzanmış bir genç kız yatıyordu, başka bir köşede bir öküz ayakları, gözleri bağlanmış, yere yatırılmıştı. Ayinin yapıldığı bölge meşalelerle aydınlatılmıştı, arkada kalanların sadece gözleri parlıyordu karanlıkta, çıplak, siyah tenleri görünmez kılmıştı onları ama sesleri dağların ardındaki dağlarda yankılanıyordu. Jamaikalı, kaçak köle kurtuluş vaat ediyordu onlara, bunun için gerekli büyüleri yaptığını söylüyordu ve köle isyanının ilk ateşini yakıyordu. Memnundu Adigo. Olanları izlemeye devam etti. O gece yakılan ateş 1700’lü yılların sonunda ülkeyi yangın yerine çevirdi. Fransız ihtilalinin ardından ülkenin nasıl yönetileceği konusunda beyazlar arasında anlaşmazlıklar çıktı. Fırsatı değerlendiren köleler isyanı başlattı ve 1804 yılında isyan başarıyla sonuçlandı. Siyahların yönettiği ilk cumhuriyet kuruldu. Yüzlerce beyaz  öldürüldü, hayatta kalanlar ise Amerika’ya kaçtılar. Bağımsızlığın ilan edildiği gün (1 Ocak 1804) özgürlüklerine kavuşan kölelerin yaptığı ilk şey o güne kadar kendilerine yasaklanan, Fransızların evinde sıkça pişirilen bal kabağı çorbası pişirmek oldu, ülkeyi mis gibi çorba kokusu sarmıştı; Adigo da doya doya içti.

 

Dünya bu muhteşem kurtuluş destanıyla nedense fazla ilgilenmedi. Batı dünyası Haiti’de aldığı yenilginin acısını görmezlikten gelerek çıkarıyordu belki de. Sonra yaşanan olaylara da bire bir tanıklık etti Adigo, yeni kurulan cumhuriyetin yaşadığı bütün karışıklıklara, Fransız köle sahiplerine tazminat ödemeye mahkum edilişine, ambargolara, kötü yönetimlere, askeri darbelere, insan hakları ihlallerine, dış müdahalelere… Dünya şeker kamışı yerine şeker pancarından şeker üretimine başlayınca fiyatların düştüğünü ve ülkenin ekonomik olarak çöktüğünü gördü. Doğal felaketler, kasırgalar, depremler, salgın hastalıklar… Bir türlü çağı yakalayamadıklarını gördü. Vudu diniyle Hıristiyanlığın iç içe geçtiğini gördü. Birileri sürekli zenginleşirken birilerinin sürekli fakirleştiğini gördü. Yıllar sonra fark etti ki, kölelik aslında hiç kalkmamıştı bu ülkede. Halkın yüzde sekseninin gelir düzeyi günlük bir iki doları geçmiyordu. Tarıma art arda vurulan darbeleri gördü, Miami’den bedava denilecek fiyata pirinç ithal edilmesiyle üreticilerin mahsulleri elinde kalınca, tarlalarını bırakıp şehirlerde gecekondular oluşturduklarını, bu derme çatma evlerde, elektriksiz, susuz, alt yapısız şehirde, yaşam mücadelesi verdiklerini gördü. Bir yandan yüksek duvarların ardına lüks evler inşa edildiğini ve bu evlerin kapısına silahlı nöbetçiler dikildiğini gördü. Parası bol bu insanlar şehir içinde zırhlı arabalarla geziyor, gittikleri mekânlarda silahlı adamlarca korunuyordu. Bu insanların yanında çalışanlar nerdeyse köle muamelesi görüyor, çok düşük ücretlerle çalıştırılıyorlardı.

 

Artık koşmuyordu Adigo, Çin malı motosikleti vardı, 2010’da, depremden sonra ülkeye getirilen, taksitle ve ucuza satılan, hemen hemen bütün gençlerin ne yapıp edip sahip olduğu motosikletlerden. O gün dağlarda ağaçların talan edilmesiyle oluşturulmuş gecekondu bölgesindeki evinden silahını beline takarak, telaşla çıktı. Son bir yıldır evinin bir odasında kaldığı yaşlı kadın hastaydı ve ülkesinde sağlık sistemi çalışmıyordu. Özel hastaneye gitmesi gerekliydi ve para lazımdı. Şehrin nadir asfaltlanmış ana yollarından birine gidecek ve kolay bir lokma bulup ihtiyacı olan parayı gasp edecekti. Son derece sakin ve kararlıydı, evden çıkmadan aldığı hapın da etkisi vardı bu halinde elbette… Yolun ortasındaki dönemece yerleşti ve gelip geçen arabalara dikkatle bakmaya başladı. Gelen jipte iki kadın vardı, beyaz iki kadın, birisiyle göz göze geldi, kadının korkusunu içinde hissetti, gaza bastı, Adagio, arkalarına takıldı.

 

Nasıl biri miydi? Bilmiyorum, sadece gözleri var aklımda. Büyük gözlerdi, çok yıllar görmüş gibiydiler, çok şeye şahit olmuş gibi… Başka bir şey hatırlamıyorum, büyülenmiş gibiydim… Arkadaşım kaçmaya çalıştı, gaza bastı, yol boştu aslında, ama yan yollardan birinden aniden bir araba çıktı, benim oturduğum tarafa çarptı, sonrasını hatırlamıyorum. O nasıl?

 

İyi olduğuna sevindim. Ben niye burada yatıyorum, ah boynum, kımıldayınca çok acıdı. Çantamda ne mi vardı? Pasaportum, biraz para, ha bir de müzeden aldığım kitap vardı, ismi Haiti, yazarı Poul Clammer. Hangi müze mi? Pourt-au Prince’e bir saat uzaklıkta, Ogler-Fombrun Müzesi. Kölelikten özgürlüğe yolculuk yaptık orada sergilenen eşyalarla. Dün bütün gece orada gördüklerim ve dinlediklerim vardı aklımda. Sanıyorum tarihi yeniden yazdım orda gördüğüm ve dinlediğim şeyler doğrultusunda kafamda. Neyim var benim? Boynum neden ağrıyor bu kadar? Lütfen bir an önce çıkartın beni, pasaportumu bulmama yardım edin. Bir an önce ülkeme dönüp yoksul ama onurlu insanların yaşadığı bu güzel ülke hakkında bir şeyler kaleme alayım.

 

16 Mayıs 2018

Port-au Prince

Haiti

Diğer yazılar...

Yorumlar