Düş Yitimi

Dağınık bulutların gövdesinden, kıpırtılı denizin içine doğru yaklaşıyor güneş. Akşam güneşi. Kâh gizli hüzünleri uykusundan uyandıran, kâh ilerleyen saatlerdeki yıldızların kutlamalarına yer açan gönlü geniş güneş. 

Denize doğru fırlatılan, sahibine ulaşamamış kırık mektuplardan sızan sözcükler, yalnızlık nöbetleri, sevilmeme kaygıları birleşiyor uzaktaki boz kayaları aşındıran hırçın dalgalarla. Islanmış kâğıtlardan dağılan mürekkeplerin lacivertliği var bu tuzlu denizde. 

İrili ufaklı çakılların şakırtıları, renksiz rüzgârın sesinde büyüyor. Kısa boylu, esmer bir kadın, çıplak ayaklarla gri kumsalın üstünde yürüyor. Kumsalda düşünceli düşünceli ilerlerken; çoktan el ayak çekilen, ıssız bir köşede kıyıya vuran bir şişeyi fark ediyor. Yavaşça duruyor. Açıklardaki hangi gemiden düştüğü bilinmeyen, kıyıya doğru sürüklenen bir potkalı, usulca eğilip eline alıyor. Ayaklarının yarısı karada, yarısı denizde. Sert dalgalarla köpüren deniz ‘benden bir parçamı nasıl alırsın?’ dercesine öfkeleniyor azgın sularıyla. Uzaklarda bir yerlerde yalpalayarak, kazaya uğrayan büyük bir guletten kıyıya doğru sürüklenmiş olmalı bu potkal. Kadının daha önce hiç rastlamadığı semboller var üstünde, anlaşılmaz bir durumda ıslak parşömen. Ama elinde tuttuğu buruşmuş kâğıtta aşina olduğu geçirgen bir duygu var. Hissediyor. Herkesten ve her şeyden uzakta, buğulanıyor iri gözleri nedensiz.

Bir zamanlar, görkemli bir limana doğru yol almaya niyetlenmiş, eski bir gemiden arta kalmış olmalı elindeki bu parça. O gemiden kalan herhangi bir iz. Bir yerin aitliğini çokça yaşamış sonra oradan bambaşka bir bilinmeyene doğru yol almış gibi. Aitlik duygusundan kaçmış, sürüklenmiş bu uzun kıyıya. Bir hayal için heyecanla, fersah fersah yollar kat etmiş sonra engin denizdeki ışık kulelerini takip edemeyerek rotasını şaşırmış, batık bir gemi beliriyor kadının zihninde. O gemi, kendi hayallerini taşıyor. Çetin yolculuklardan sonra, o hayali geminin yerini; sınırları belli, çukur bir kap gibi kendisini içine alan kaderinin belirlediği tekdüze yaşamı almış. O da geçmiş zamanların birinde, ufuktaki batık gemi gibi hayallerine kavuşmak adına yüzmüş sonra sebatla her şeyi akışına bırakmış. Teslimiyetçi ruhunun sesiyle kucaklamış kendi küçük dünyasını. Ezbere bir yaşam, kimin neyine yetmiyormuş ki? 

Güneş turuncu bir portakal gibi işte yuvarlandı denizin içine. Öğlen vakti bulutları eritecek kadar saran o değilmiş gibi. Kayboldu. Bulutların oluşturduğu şekillerle belirginleşen, bozuk bir saatin akrep ve yelkovanı birbirinin zıttı yönde hareketleniyor. Bu saatin içindeki sıkışmışlıktan kaçıyorlar, parçaları dağılıyor başka bir tarihe. Kadın elindeki uzun potkalla bakıyor alacalı ufka, batık gemiye, uzaklarda kalan ve unutamadığı hayal kırıklıklarına. O potkaldan belleğine doğru süzülen kaybediş hissiyle, kendi hayatındaki düşlerin yitimi arasında güçlü bir bağ kuruyor. Ta uzaklardan bir uğultu işitiyor, gökyüzündeki pembemsi, eflatun renk kararmaya başlıyor. Uzaklardan belli belirsiz bir karartı beliriyor, bir gölge. Gençliğinin şarkılar söyleyen şen şakrak gölgesi, ürkek adımlarla kendisine doğru yürüyor. Oysa o zamanlar çoktan geçmiş, üzerinden tehlikeli sular akmış… Uzakta kümelenen renkli hayallerin ışıklarını çoktan kapatmış, üstünden dünyanın yükünü silkelemiş, eskimiş bir kalple duruyordu az önce, şuracıkta. 

Tepelerden denizin tarafına esen kara yel, dağ kekiklerinin kokusunu sürüklüyor beraberinde. Sisli kara bulutlar çöküyor, üşüyor kadın. O yüzleştiği gölgeyle, duvarlarına herkesten fazla pencere açan, umut dolu ev sahipleri gibi hayatına açtığı pencerelerden bakıyor şu vakte. Akrep ve yelkovanın ibreleri kayıp. Yosun kokan havada, gülümseyen körpecik bedeni asılı kalıyor. Soğuk esinti yalıyor kuru yanaklarını, kırlaşmış uzun saçlarını dağıtıyor hoyratça. Tüm benliğiyle yaşamak istediği hayat gerilerde kalmış, yürüdüğü yol onu tüm kollarıyla kuşatmış her yandan. Yabancı kalmış oralara, kanıksamış her şeyi. Açılmamış bir çiçeğin hikâyesini ünleyen sabah kuşları, göç etmiş bambaşka diyarlara…

Geri çekiyor ayaklarını denizden, her insan gibi seçimini karadan yana kullanıyor. Zihnini uzaklaştırıyor o kırık düşlerden. Elindeki potkalı sıkıca kavradıktan sonra tüm gücüyle yeniden fırlatıyor maviliklere doğru. Çok ileride küçük bir halka oluşuyor. Başını eğiyor kadın ve gerçeğin asma bahçelerine doğru yürüyor çıplak ayaklarla…

Diğer yazılar...

2 Yorum

  1. Ceren dedi ki:

    Kalemine sağlık yine çok güzeldi ❤️

  2. Gamze dedi ki:

    Sıradışı ve güzel bir anlatımdı kalemine sağlık

Yorumlar