Elleri Kırılasıca

Kız, küçücük mutfakta, çaydanlığı ağzına kadar musluk suyuyla doldurmuş, sonuna dek açtığı tek göz ocağın üzerine koymuş, suyun kaynamasını bekliyordu, tezgâhın başında… 

Canı çok sıkkındı. Bıkmıştı hayatından. Hep hayal etmişti, büyüyünce eli ekmek tutacak, annesini ve kardeşlerini de alıp bu evden gidecekti.  Evlerinde gürültü patırtı, huzursuzluk, şiddet hiç eksik olmazdı. Hep anne-babasının başka birileri olmasını isterdi. Sokaklarda beraberce güle eğlene kâğıt toplayan çingenelere imrenerek bakardı. Keşke fakir bir çingenenin çocuğu olsaydı! Daha mutlu olurdu. Bu kadar korkmazdı.

Doğru düzgün işi olmayan, boş gezenin boş kalfası babası, eve bir kuruş katkısının olmaması yetmiyormuş gibi hemen her akşam evde bir bahane bulup sıraya koymuş gibi mutlaka birini ama en çok da annesini döverdi, üstelik. Dövme de öyle bir iki tokat atma değildi asla! O akşam sinirini kim zıplattıysa, o kişiyi kaptığı gibi banyoya sürükleyerek götürür, kapıyı içeriden kilitledikten sonra kemerini çıkarır, vur Allah’ım vururdu. Artık yorulana kadar mı, dövmekten hevesi geçene kadar mı kimse bilmezdi. Sonra banyodan sanki hiçbir şey olmamış gibi çıkar sofraya oturup yemeğini yerdi. Ev ahalisi de başları önlerine eğik babayla göz göze gelmekten korkarak yemeklerini bitirip yataklarına kaçarlardı. O saatten sonra evde büyük bir sessizlik olur, ara sıra banyodan hafif bir inilti duyulurdu. Herkes bilirdi içeridekinin ne halde olduğunu. Ama hiç kimse cesaret edip banyoya gidemez, bir bardak su olsun veremezdi. Biliyorlardı böyle bir davranışın sonucu sadece sopa yemek olmaz, tuttuğu gibi camdan atardı hiç kuşkusuz. Hele sarhoşken neler yapabileceğini hayal bile edemiyorlardı. Gizlice eve almış oldukları kediyle yavrularının miyavlamalarını duyup balkondan hiç acımadan tek tek aşağı atan o değil miydi? Bir kedi yavrusu gibi aşağı atılmaktan çok korkuyorlardı.

Dayak yemekten bitap düşmüş kişi, sopa faslı bitince sabaha dek bir de banyoda bekleme cezasına maruz kalırdı. Çıkarsa başına geleceklerden korktuğu için asla cesaret edemezdi. Kavga sesinden rahatsız olan veya dövülene acıyan komşular birkaç kez polise haber verseler de oradan da bir sonuç çıkmamıştı. Babacan dedikleri komiser her defasında “Eşindir, babadır, vurur da sever de. Aile içinde olur böyle şeyler. Kadın sen de biraz alttan al, dik başlı olma. Bak hele bana bile laf yetiştiriyorsun. İşsizmiş! İş buldu da çalışmadı mı şimdi kocan. Bir daha sizi burada görmeyeyim. İşimiz gücümüz başımızdan aşıyor. Hadi bakalım, yuvanızı dağıtmayın böyle sudan sebeplerden. Ne varmış adam içiyorsa? Kumar mı oynuyor, bir başka kadınla mı aldatıyor. Haşa!” diyerek her defasında başından savmıştı. Zamanla komşuları onları ya tamamen unutmuş ya da ağlamaları, dövmeleri, bağırışları yalvarmaları duymazlığa gelmeye başlamışlardı.

Evi geçindiren temizliğe giden annesiydi. Her gün eve gelince sütyeninin içine sakladığı paranın büyük bir kısmını babasının avucunun içine koyar, baba da bu parayı dışarıda bir güzel afiyetle yerdi. Neredeyse kumarı yok diye şükredecek hale gelmişlerdi. Ya bir de kumarı olsaydı o zaman nasıl baş edebilirdi annesi bununla. Kız bazen annesine sorardı, “Anne, Allah bize niye yardım etmiyor. O kadar yalvarıyoruz, bizi niye görmüyor?” diye. “Kız sus, bu nasıl soru, beni de günaha sokma şimdi. Allah çarpacak hepimizi” diyerek geçiştirirdi annesi… 

O akşam da babası gelmeden çok önce annesi sofrayı hazırlamıştı. Oturup yer sofrasında yemekleri tabaklarında soğurken babalarının gelmesini beklemişlerdi uzunca bir süre. Sonunda gelmişti. Daha eve girerken yalpalıyordu. Her zamanki gibi sarhoştu. “Zıkkımın kökünü içesice” diyebilmeyi ne çok isterdi annesi.  Ama korkudan başını kaldırıp kocasının yüzüne bile bakamadı “Hoş geldin buyur sofraya seni bekliyoruz” demekle yetindi. Ne olduğunu anlayamadan, kocasının sofraya bir tekme atmasıyla yere saçılmış olan salata, bulgur pilavı ve yeşil fasulye, bir sürahi suyun içinde yüzmeye başlamıştı bile! “Allah’ın belası! Demek çocuklarını daha da okutacakmışsın, kızın okuyup ileride sizi kurtaracakmış. Duymam mı sandın. Anam avradım olsun boşarım seni, yarından tezi yok kız okula filan gitmeyecek, seninle beraber işe gidecek. Bir değil, her gün iki işe gideceksiniz artık! Yok öyle yağma, beleşten karın doyurmak. Bu yaşa kadar boğazını doyurduğumuz yeter!” Konuşurken bir taraftan kıza da bir iki tekme sallamıştı zaten! Ancak kendisine nefretle bakan karısının bakışlarıyla karşılaşınca resmen çıldırdı. 

Karısını saçlarından kaptığı gibi sürükleyerek banyoya soktu. Kapıyı içeriden iki defa üst üste kilitledi. Yerde kendisine yalvaran gözlerle bakan ve durmadan “Haşa olur mu hiç öyle, ben sana sormadan öyle bir şey yapar mıyım? Kim dediyse halt etmiş!” demeleri de yumuşatmadı onu. Yavaşça kemerini çıkardı. Kadın kurbanlık koyun gibi, başını ellerinin arasına alıp küvetin önüne büzüldü. “Allah aşkına vurma! Kulun köpeğin olayım!” diyerek yalvarıyordu. Acıya dayanamayıp sık sık “Elleri kırılasıca!  Elleri kırılasıca! O ellerin kırılsa da bir daha hiç kalkmasa!” dedikçe kocası kemeri daha da şiddetle vuruyordu. Vurdukça kadın “Allah belanı versin, elleri kırılasıca!” diyor başka da bir şey demiyordu, diyemiyordu. Adam dövmekten yoruldu. Yer yer kanlanmış kemerini suya tutup yıkadı, kuruladı ve beline taktı. Banyodan çıktı. Tekme vurup devirmiş olduğu yer sofrası çoktan toplanmıştı. Zaten hiç aç değildi. Çocuklar da gidip yatmıştı bile. “Oh be dünya varmış, sessizlik gibi güzel bir şey yok” dedikten sonra karısına doğru seslendi, “Sakın sesini çıkarayım, hele banyodan dışarı çıkayım deme. Ben biraz uzanıyorum, kulağım sende” dedi. Oturduğu çekyatın üstünde öylece sızıp kaldı.

Çaydanlığın içindeki su fokur fokur kaynayınca kız ocağı kapadı. Kapağını kenara bıraktı. Sağ eliyle, çaydanlığı kulbundan tuttu. Kalınca bir bezi de sol eliyle tutarak alttan destek verdi. Açık mutfak kapısından çıktı. Sıcak suyla dolu çaydanlık elinde, doğruca oturma odasına girdi. Babası ışığı bile kapamaya fırsat bulamadan çekyatın üstünde öylece sızıp kalmıştı. Her zamanki gibi yan yatmış, kolları önde elleri birbirleriyle kenetlenmiş bir şekilde horlayarak uyuyordu.

Kız, kocaman bir çaydanlık kaynar suyu babasının daha çok ellerinin üzerine gelecek şekilde döküverdi. Rüya gördüğünü düşünüp yerinden fırlayan adam pat diye yere düştü. Düştüğü yerden kalkabilir miydi veya nasıl kalkardı kızın hiçbir şekilde umurunda değildi, boş çaydanlığı öylesine yere bıraktı. Banyonun kapısına gelip yavaşça tıklattı: “Anne, çık hadi, ellerini kıramadım ama yaktım. Artık sana asla bir daha el kaldıramaz. Gel yemeğini ye!” dedi.

Diğer yazılar...

Yorumlar