Kafama koymuştum. Bu ülkeden ayrılmak, her geçen gün daha mantıklı geliyordu. Bilgisayarımı açtım, haritalara baktım. Ekrandaki çizgiler netti ama duygularım karma karışıktı. Pencereden görünen karanlıkta bulutlar ayı örtüyor, sonra yeniden dağılıyordu. Soğuktu. Kapüşonumu ve kalın ceketimi giydim.

Kara yanıma çömelmişti. Parlak gözleriyle odayı dinliyor gibiydi; ıslak burnu, kısa tüyleri, dimdik kulaklarıyla. Bir şeyleri sezmişti sanki. Ona baktım, gülümsedim. Kuyruğunu salladı.
“Benimle gelecek misin Kara?” dedim.
Önüne baktı. Gelirdi, biliyordum. Ama ben bile nereye gittiğimi bilmiyordum ki.

Son zamanlarda kasabada insanlar daha az konuşur olmuştu. Cümleleri yarım, anlamsızdı. Sınır kelimesi ağza alınmasa da herkesin dilinin ucundaydı. Karakola giden yola yeni projektörler koymuşlardı. Geceleri ışıklar toprağı, havayı, her şeyi tarıyordu. Kimlik kartımı cebimde yokladım; her yıl yenilenmesi gereken o küçük, soğuk şey. Üzerimde taşıdığım tek kanıt.

Şehrin dışındaki mezarlığa giden bir yol vardı. Ürkütücü, uğursuz. Dikey taşlar, birbirine benzeyen isimler, bazen askerî bir törenin uzaktan gelen sesi. Kimin için, neden yapıldığını sormuyordum artık. Sorular burada uzun yaşamıyordu.

Başımı çevirdim, odanın köşesinde kalmış kolu kopuk küçük oyuncağı gördüm. Anahtarla kurulan bir robottu. Kuni son günlerde hastaydı; okula gidememişti. Bir sabah kapı çalındı. Sessiz, donuk, içeri girdiler. Lazer ışınları gezindi duvarlarda, eşyaların üzerinde, dağınık yatakta. Önüme kâğıtlar koydular. Okumadım. İtiraz etsem de bir şey değişmezdi, biliyordum.

Onu götürdüklerinde arkasından baktım. Hava aracı yükseldi, küçüldü, sonra yok oldu. Olduğum yerde kaldım. Ellerimi başımın arasına aldım. Zaman nasıl geçti bilmiyorum. Tek bildiğim; kanımdan bir damla, Kuni, geri dönmeyebilirdi. Dönmedi de.

Sonraki günlerde sakinleşmek için çok uğraştım. Kendimi kasabanın merkezindeki kumarhanede buldum. Renkli ışıklar yanıp sönüyor, makineler mekanik seslerle durmaksızın çalışıyordu. Son kuruşumu kaybedene kadar oynadım. Düşüncelerim kafamın içindeki girdapta dönerken neyin kapılıp gittiğini, neyin bende kaldığını ayırt edemiyordum. Ama o gürültünün içinde kararımı verdim.

Sınıra gidecektim.
Bir kez geçebilirsem…
Öte taraf buradan daha ölümcül olamazdı.

Hazırlıklarımı yapmaya başladım.

Arabamı evin önünde bıraktım. Eldivenlerimi geçirdim, sırt çantama kolu kopuk robotu ve içeceğimi koydum. Adını fısıldadım. “Piko”

Mezarlık bölgesinden çapraz giderek sınıra yaklaşacaktım. Dolunay küçülmeye başlamıştı. Uçsuz bucaksız mezarlıkta kuru dalların ve isimsiz taşların üzerinde soluk yansımalarla karanlık gölgeler iç içeydi. Gecenin keskin soğuğu yüzümde, gözlerimde, ellerimdeydi.

Ne kadar yürümem gerektiğini biliyordum. Sonrasını bilmiyordum.

Kara, ben dışarı adım atar atmaz peşimden gelmişti. Tasmasını çıkardım, çantama koydum. Kara özgürdü. Nereye isterse gidebilirdi. Yanımda olması iyi geliyordu ama sonra? Bir şeyler biliyormuş gibi o gece hiç havlamadı. Sessizdi, yanımdan ayrılmadı.

Dizlerimin üzerine çöküp başını okşadım. Elimi yaladı. Kapkara gözleri gözlerimdeydi. Bir süre öyle kaldık. Soğuk gri mezar taşlarının arasından yürürken de hep arkamdaydı.

Sonunda ağaçlıklı bölgeye vardık. Çıplak dallarda uykuya dalmış yarasalar bizimle ilgilenmedi. Ağaçların koyu gölgesinin altında, bilinmezlikte, Kara’yla hareketsiz bekledik. İleride nöbetçilerin kırmızı ışıkları havayı tarıyordu. Ne zaman geçilebilir bilmiyordum. Sadece bekledik.

Bir süre sonra ışıklar kayboldu. Kırmızı çizgiler havadan çekildi. Çıt yoktu. Ne bir uyarı, ne ayak sesi. Kara’nın kulakları hâlâ dikti ama gövdesi gevşemişti. Sanki tehlike geçmemişti de, ertelenmişti.

Önümde uzanan dümdüz yola, haritaya baktım, sonra saate. Mesafe değişmiş olmalıydı. Tam buradaydı. Biliyordum. Ayağımla toprağı yokladım. Çit yoktu. Tel yoktu. Bir çizgi, bir işaret, bir farklılık… Hiçbiri yoktu.

Yine de durdum.

Durmam gerektiğini biliyordum ama nedenini bilmiyordum. Hava aynıydı. Toprak aynıydı. Yıldızlar yerindeydi. Sadece içimde, yanlış bir yere gelmiş olma duygusu vardı. Sanki bir şeyi kaçırmıştım. Ya da bir şey benden kaçmıştı. Bir adım attım. Bir adım daha. Kara önümden yürüdü, sonra durdu. Başını yana eğdi. Geriye baktı. İlk kez gözlerini benden kaçırdı.

“Buradayız,” dedim kendi kendime. Sesim gecede tuhaf durdu. Yabancı gibi.

Cevap gelmedi.

Haritayı tekrar açtım. Sınır aynı yerdeydi. Ama ben artık sınır çizgisinde değildim. Bir an çizginin benden biraz önce yürüdüğünü düşündüm. Saçma geldi. Haritayı kapattım.

Rüzgâr yön değiştirdi. Soğuk, enseme değdi. Kara hafifçe inledi. Geriye doğru bir adım attı. Onu çağırmadım. Çağırsam gelmezdi, biliyordum.

Bir süre daha yürüdüm. Sonra fark ettim: Saat ilerlemiyordu. Mesafe artmıyordu. Yürüyordum ama varamıyordum. Ay, olması gerekenden daha küçüktü. Ya da daha uzaktı.

Arkama döndüm.

Geldiğim yol yoktu. Mezarlığın taşları görünmüyordu. Ağaçlar da yoktu. Sanki gece, beni buraya kadar getirip gerisini kapatmıştı.

O an anladığımı sandım ama tam anlayamadım. Sınırı kaçırdığımı düşündüm. Biraz daha yürürsem bulacağımı. Yanlış yerden denediğimi. Benim hatamdı.

Bu düşünce içimi rahatlattı.

Kara yanıma geldi. Bacağıma yaslandı. İlk kez titrediğini hissettim. Elimi başına koydum. Tüyleri soğuktu.

“Bir daha deneriz,” dedim.

Ama nereye doğru?

Oturdum, tekrar haritaya baktım. Saatimdeki uzaklık ölçümüne baktım. Hepsi doğruydu, sınır yoktu.

“Dümdüz mü ilerlesem acaba?”

Bu kadar çalışma, ölçme, hayaller, riskler… Başka bir ülkenin sorularla dolu yakınlığı, başka mevsimler, kolu kırık Piko, Kara’nın gözlerime kilitlenen bakışları, sessizliği…

Ay bulutların arasından çıktığında olduğum yerde kımıldamadan duruyordum. Ne tarafa adım atacağımı kestiremiyordum. Kara arka ayakları üzerine dikilmiş, küçük bir iniltiyle kuyruğunu sallıyordu. Ona sandviçimden bir ısırık verdim, gerisini kendim yedim.

Ben yaklaştıkça sınır uzaklaşıyordu.

Üstelik en küçük bir belirti vermeden.

Hangi karanlık daha iyiydi? Bildiğim karanlık mı, bilmediğim mi? Kuni’yi düşündüm. Kara’ya baktım. Geri dönmeyi istemiyordum.

Bir süre sonra ay yeniden bulutların arkasına girdi. Hava biraz daha soğudu. Saatime baktım; ölçüm değişmemişti. Aynı uzaklık. Aynı yön. Aynı olasılık.

Ayağa kalktım. Bir adım attım. Bir adım daha. Kara yerinden kıpırdamadı. İlk kez beni takip etmedi. Dönüp baktığımda başını eğmiş, gözlerini başka tarafa çevirmişti.

“Buradasın” dedim. Kime söylediğimi bilmiyordum.

Bir an, sınırdan çoktan geçtiğimi düşündüm. O kadar sessizdi ki fark etmemiş olabilirdim. Belki de geçilen şeyler böyle oluyordu; insan fark etmeden. Ama içimde hiçbir şey değişmemişti. Aynı ağırlık, aynı soluk, aynı ülke.

Etrafıma baktım. Gece her yeri aynı biçimde kaplıyordu. İlerisiyle gerisi arasında bir fark yoktu. Sanki her yön aynı yere çıkıyordu.

O zaman ilk kez belki dedim…
Belki de sınır yanlış yerde değildi.

Belki sınır, ben nereye gidersem oraya geliyordu.

Bu düşünce içimi ürpertti ama durmadım. Kara yanıma geldi. Sessizce yürümeye başladık. Hangi tarafa gittiğimizi bilmiyordum artık. Ama geri dönmediğimi biliyordum.

Şimdilik, bu yeterliydi.