Güneşli Hapishane

Günlerdir evin içinde bir o pencere, bir bu pencere dolaşıp duruyorum. Eskiden çiçeklerimi taşırdım, şimdi de ben güneşi kovalıyorum. Canım benim, ışıl ışıl, sıcacıksın. Belki de bu eve gelmeyi kabul etmemin tek nedeni sensin biliyor musun? 

Fakirhanemde mutluydum ben. Evet, soğuktu, karanlıktı. Olsun! Her sabah nefis bir kahve kokusu yayılırdı apartmanın içine. Kapının altından girer, sanki önce kulağıma ismimi fısıldardı. 

“Nefise Hanıımm, kapıı…” 

Sonra da usulca burnuma girerdi. İçime çekmemle “Tık tık!” sesini duymam bir olurdu. “Beni annem gönderdi, yavaş yavaş çıksın acele etmesin dedi.” diyen gülen gözleriyle haber güvercinim gelirdi. “Akşam vakti atlama koltuk tepelerinden, üstüme çökecek gibi geliyor eski tavan! Beynime vuruyor güm güm sesleri!” diye çok söylenirdim ona. Yine de darılmazdı Leylam. Çocuklar, taşınmaya ikna ederken en çok bunu gözüme soktular. “Yenileri ses geçirmiyor, kafanı dinlersin.” dediklerinde ne hoşuma gitmişti. Uzun zamandır dinliyorum kafamı! Ama öyle dinlenmek gibi değil! Bildiğin yıllardır, beynimin içindeki hatıralara kulak veriyorum. Bazen duvarları yumrukluyorum güm güm diye. İyi de, ardından laf edemeyeceksem tadı tuzu yok ki gürültünün! 

Hep bu bacaklarım yüzünden! Bizimkiler, Nuh Nebi’den kalma evime etmedikleri lafı bırakmazlardı da, merdivenlerine çok laf ederlerdi. Korku filmi gibiymiş de, sağlam insan bile sakatlanırmış… Zaten dizlerim tutmuyormuş da, kötürüm olacakmışım… Ha, öyle mi? Ne var yani, üç beş basamağın yüksekliği birbirinden farklıysa! İnadına, dört katı gıkımı çıkarmadan tırmanırdım. 

Ah, o gün düşmeseydim… Yer gök inledi binada! Zaten bağırsakların bozulsa, daha tuvaletten çıkmadan, zemin kattaki Münevver, patates haşlayıp getirmiş olur! Japon evi mübarek! Kısacası, buralardan uzaklara gidemem derken, paldır küldür ebediyete yolculuk yapacaktım neredeyse. Çok şükür, yıllardır büyüttüğüm kaba etlerim işe yaramıştı. Oturduğum yerde aldı mı beni bir gülme! Huyum kurusun düşen insan karşısında patlatırım kahkahayı! Gözlerimden yaşlar süzülüyordu ama acıdan değil. Kızlar hemen koştu “Abla n’oldu? Ayağını oynat bakayım!” diye bir yandan ön muayene yapıp bağrışıyorlar, bense gözlerim kapalı, ağzım açık katılıyorum gülmekten. Nefes alamıyorum ki cevap vereyim… Sonunda biri teşhisi koydu. “Kafasını vurdu herhalde, huu komşuuu! Tanıdın mı beni? Kapı önünde çok ayakkabımız var diye laf ettiğin komşun! Huuu!” Müzeyyen’in sesiydi bu! Onun cırtlak sesi olmasa kendime zor gelirdim. “Kızım, topla sen de pılını pırtını! Holler daracık görmüyor musun?” deyince, 

aklımın uçup gitmediğini anladılar da, karga tulumba taşıdılar beni yatağıma. Biri çiğ et getirdi, diğeri ekmek çiğnemiş koydu… Seferber olup iyileştirdiler morluklarımı, sağ olsunlar. 

Sekizinci kattayım şimdi. Geniş, aydınlık koridorlardan geçilerek giriliyor haneye. Hayatta düşmem! Asansör de var tabi. Kullanmadıktan sonra konforu ne yapayım! Bu apartmanda ses, koku, bir yaşam belirtisi bile yok ki! Kazara başıma bir şey gelse, kafasını uzatıp kimse bakmaz! Neden? Evde değiller de ondan! Bizimkiler beğendikleri yerden aldılar daireyi, sabah sekiz akşam altı mesaide konu komşu! Siteymiş! Çöpleri toplayıp, alışveriş torbalarını getiren çocuklar da olmasa insan yüzü göreceğim yok. Bacaklar desen hiç tutmuyor, bir yere gidemiyorum. Hafta sonu çocuklar gelip çıkarıyor dışarı. Ne diyeyim… Güneşli hapishanedeyim! 

Eski evimde her gün bir aksaklık çıkardı. Bu ev mum gibi maşallah ama sıkıcı. Bilseydim böyle olacağını, mutfak musluğumla didişir miydim hiç. Açmaya çalışırım sıkışır, evde yokken gürül gürül akardı. Onun yüzünden az dırdırını çekmedim Zarife’nin. Alt komşumun da ismine aldanmayın sakın. Bir iki zarif laf etmiştim de, ilk o zaman işitmiştim cırtlak sesini. Bir başladı mı bitiremez konuşmasını. Yine bir gün benim evi su basmış, bizim bülbül de apartmanı inletiyordu “Nefise Ablaa! Yazın yağdırsana bu yağmuru! Ortalık sel oldu! Sabun alayım da çocukları keseleyeyim bari. Tövbee! Dur geliyorum, dur!”. Hem ortalığı velveleye verir hem yardımıma koşardı. Bak, sesi yankılandı sanki… Acaba onun da kulakları çınlamış mıdır? 

Hapishane falan ama camı çok bu evin. Tüm daireleri gören bir köşesi var ki, tam benlik. Tekli koltuğuma yerleşiyorum, etrafı gözetliyorum. İşe gitmeyenler görüş menzilime girdiği anda yakalıyorum. Bugün gözüm şu teraslı daireye takıldı. Sanırım içeride birileri var. Yeni taşınmışlardı zaten, derleyip toparlamak için evde kaldılar herhalde. Laf aramızda, alt kattakilerin bahçesi olması iyi de, güneş görmüyor be canım! Hah! Bak bir kızcağız dışarı çıktı. Bu güzel havada hırka giymiş üstüne, cık cık cık… İçerisi soğuk demek. Ben demiştiiim! Güneş girmeyince ısınmaz o evleeer! Hırka da yorgan mübarek, nasıl örmüşler onu? Hem kalın hem uzun, ama rengi güzelmiş. Ay bizim Neriman’ın en sevdiği çivit mavisi değil mi o! Ne hamarat kadındı be! Bir kış, tüm apartmanı yelekle, atkıyla donatmıştı. Hepimizin pencereleri sıkı sıkıya kapalıydı ama haşin rüzgâra perde mi dayanır! Çerçevelerdeki aralıkları battaniye gibi kalın kumaşlarla örtsek de, tül gibi uçuşuyorlardı. Gürül gürül yanan sobanın yanında, lavanta kokulu örgüleriyle sarmıştı bizi Neriman. Şimdi de evim sıcak. Bir odun çıtırtısı, bir portakal kabuğu kokusu yok tabii… Her odada donuk donuk duran radyatörler var. Onlar da evi ısıtıyor da, kalbimin buzunu çözemedi hâlâ. 

Nerde kalmıştık? Ooo, kızımız hırkayı çıkarmış, sıcak oldu tabii! Somurtkan bir şeye benziyor haspam! Suratından düşen bin parça. Ağlıyor mu o? Gözlerini siliyor, valla gözyaşı bunlar! Ah canım benim, akıt içindekileri akıt da… Sigarayı niye yaktın!? Çek içine havayı, oh mis gibi bak! Tokasını da çıkardı, başı ağrıyor demek ki… Bir derdi var bu kızın kesin! Saçları da ne güzelmiş, kızıl, uzun… Söndürdü sigarasını. Aferin, en azından izmariti bahçeye atmadı. Bir şeyler aranıyor. Hmm, telefonunu aldı. O işaret parmak sürekli kayıyor! Ne anlıyor bu gençler şu küçücük cam parçasından. Bence aptal kutusu televizyonun yavrusu bunlar! Çocuklar bana da getirdi akıllı olanından… Henüz mesafeliyim kendisine. İstemiyorum, çevirmeli telefonumun nesi varmış dedim… “Taş devri çoktan bitti” dediler. Oh olsun! Ben de almıyorum elime, biri aramadıkça! Yalnız, komşularıma ulaşamıyorum işte… Bir tek onlar için bakarım şu akıllı zımbırtıya! Onu da nasıl yapayım? Biri gelecek de, bana anlatacak da… Kimi bulayım bu insan yokluğunda? Ay, kız yukarı bakıyor. Aman canım, beni görecek değil ya, bunca pencere arasından. Güneşe döndü yüzünü herhalde. Bak sen! Gözleri gülünce ne de güzelmiş! Oksijenle ışık, nasıl da gündöndüye çevirdi bizim karaçalıyı. Bu ses ne? Telefon mu çalıyor? Hayırdır, kim arar beni bu vakitte? Alo, kimsiniz? Evet, benim. Camdan size el mi sallıyım? Tanışıyor muyuz? Aaa! Leyla mı? Yavrum, ne kadar da büyümüşsün! Hemen kahveyi koyuyorum! Bu sefer de sen yavaş yavaş gel, acele etme emi! Hadi bekliyorum. 

Diğer yazılar...

Yorumlar