“Çöp Evler geçmişte ıskalanan anları hatırlatır bana!”

Canan Kuzuloğlu

Konuğumuz genç yazarlardan Erden Bolerden…  “Ev” temamız bağlamında ikinci kitabı Çöp Ev ve yazarlık hakkında söyleşiyoruz. Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? 

1983 Adana doğumluyum. Çocukluk dönemimle gençliğim Adana ve Bursa’da geçti. Eskişehir Anadolu Üniversitesinden mezun olunca özel sektörde çalışmaya başladım. Yedi yıldır Antalya’da yaşıyorum.

Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? Ne zamandır yazıyorsunuz? Nasıl bir yazma pratiğiniz var, hani derler ya her gün mutlaka yazmalısınız…

Başlangıçta yazı yazmak gibi bir isteğim yoktu fakat okumayı severdim. On seneyi geçmiştir,  odamdaydım; birden şiir denemesi yapmak istedim. O tarihte ve o mekânda başladı serüvenim. 

Kendimi bildim bileli her gün okurum, canım istemese de mutlaka okumaya zaman ayırırım ama her gün yazmam. Yazmak istediğim bir konu, anlatmak istediğim bir hikâye varsa şayet kalemi elime alırım.  

İlk kitaplar için yayınevlerini aşmanın zor olduğu söyleniyor…

On yıl boyunca romanlarımı yayınlatmak için uğraştım. Yazar ve çevirmen Algan Sezgintüredi’ye teşekkür etmek isterim. Kendisi yazmaya devam etmem konusunda beni yüreklendirdi ve Çınar Yayınları’na yönlendirdi.  Burada hikâyeme, üslubuma değer verilerek, umut vadeden genç yazar olarak romanlarım basıldı; çok mutlu oldum tabii. Yayınevine, Genel Yayın Yönetmenimiz Derviş Şentekin’e de verdikleri destek için teşekkür ederim. 

İlk iki romanınızda iki ayrı dünyayı ele aldınız. Biraz hızlı bir geçiş olmadı mı?

İki kitabımdaki karakterler birbirlerinden çok farklı dünyalarda yaşıyor gözükseler de dünyaları çok yakın aslında. Sistem iki tarafı da çarklarının içine öylesine almış götürmüş ki… En üst kesim zenginlik peşinde; olsunlar da… Ada almış, uçak almış, beni ilgilendirmez. Zenginliğin bir üst sınırı olmak zorunda değil ama yoksulluğun bir alt sınırı olmak zorunda. Hiçbir şeyi olmayanlar var! Evi, arabayı geçtim hayalleri bile yok! Evim, arabam, dünyayı gezme gücüm,  en azından bu kadarı olmak zorunda ve bu kadarını hak etmek için herhangi bir meşgale yetmeli insana. Bakıyorsunuz; iki taraf da, hali vakti yerinde olanı da yoksulu da her şeyi olduğu gibi kabullenmiş durumda.

Karakter için okur bilmese de yazarın o karakter hakkında her şeyi bilmesi gerektiği söylenir.

Tabii; bir karakter yazdığımda hikâyenin ihtiyacı olanı kadarını bilsem de ana karakter için sayfalarca çalışırım. Bu karakterle bağ kurmamı, dil oluşumumu sağlar.  Sonuçta “Yetenek yoktur, çalışmak vardır.”

Son derece değişik bir diliniz var, ikinci kitabınızda daha da… Deneysel bir dil mi bu? Bir yandan olay örgüsü takip edilirken, diğer yandan dilin kurgusu izleniyor. Bu da genelde iki kere okuma anlamına geliyor. Yüz elli sayfa, üç yüz okunmuş gibi hissediliyor. Önce akışta yazılmış, sonra metaforlara, metonimlere, alegorilere mi deyim yerindeyse çevrilmiş diye düşünüyor insan. Bu kadar yoğun kullanım nasıl oluşuyor, özel bir çabanız mı var beni anlayan gelsin hesabı, yoksa doğal olarak mı gelişiyor? Okurun sabrını zorlamaktan, overdose olmasından çekinmiyor musunuz? 

Yayımlanan iki romanımdan önce iki roman daha yazmıştım. O hikâyelerin öznel olmadığını fark edince kendime koyduğum engelleri kaldırarak yazmaya başladım. Ve bahsettiğiniz üslup çıktı. Hikâyeyle, betimleme aynı cümlede. Yani kitap baştan sonra betimleme, baştan sona hikâye…

 “Rozetliye ince, karıya ve çocuğuna dikineydi”, “Sakalı terazilikti”, “Mekânın altı masalık canı vardı,” gibi mi?

Aynen. Bir cümle iki şeyi anlatmaya yarıyor. Karakterin boş vermişliğini ve tipini… Sürekli böyle akıyor. Bu noktada okurun sabrını zorluyor muyum düşüncesiyle yazamam, anlatımımdaki estetik bu ve değişmez. Bu benim… 

Hikâyeler, yıllardır aynı şeyi anlatır, konu aynıdır… Önemli olan sen bunu nasıl anlatıyorsun; üslup budur. Nasıl anlatıyorsun ve nerden anlatıyorsun.  İki kişi buluştu adam kıza çiçek verdi, birbirlerini seviyorlar. Bu da bir aşk anlatımı… Burada dil önemli. Okurken de keza, çok net, yazarın hiçbir üslubu olmadan, tamamen hikâyeye odaklanmış düz cümlelerle anlatılmış hikâyeler beni çekmez. O kişiye ait bir şey olması gerekiyor. Onun görmem lazım. İhsan Oktay Anar, İlhami Algör, bin sayfa yazsın, okurum. Dolayısıyla okurun sabrını zorlamaktan, overdose olmasından çekinmiyorum. 

Çöp Ev’e dönersek, konusu nedir? 

İnsanların bahanelere sığınarak hayatlarını ertelemesidir. Ana karakter mahalleyi çevreleyen umutsuzluktan kurtulmak için kendince bir yol çiziyor ve bu yolu takip ederek kurtulmak istiyor. 

Adı, neden Çöp Ev? 

Çöp evler geçmişte ıskalanan anları hatırlatır bana. O günlerin aslında kaybedilmediğinin kanıtı gibi dururlar, eskirler, çürürler ve nihayetinde unutulup giderler; tıpkı eşyanın sahipleri gibi.  

Kitaplarınız adı ne zaman nasıl ortaya çıkıyor? Baştan bu mu dersiniz yoksa süreç içinde mi gelişir? 

İki kitabımın adı da hikâye aklıma düştüğü anda ortaya çıktı. Ne anlatmak istediğimi anlamamla, belki de hikâyedeki o kareyi görmemle birlikte isimler de aklımda belirdi. İlk kitabımın adını önce Sürgün Ruhlar koyacaktım fakat hikâyenin kırıldığı bölümde; “Sürgün” meyhanenin adı, “Ruhlar” da oradaki insanlardı… Atmosferin içerisinde yol alırken, yağmur bastırdı aniden ve sesler bir senfoni gibi yükseldi. O an geldi aklıma “Senfonisi”… 

Bu kitabınızda ilginç bir şekilde karakterlerinizin biri haricindeki, o da, o dünyanın insanı değil;  “Mevsim” -ki geçici-  dışında hiçbirinin adı yok. İri Kıyım, Alt Komşu gibi betimlemelerle yaşıyorlar.  Kayıp dünyanın kayıp insanları diye mi? 

Kayıp dünyanın kayıp insanları olarak telaffuz edebiliriz tabii. Ben karakterlere isim vermeyerek yoksulun veya kitabın ana öğesini oluşturan umutsuzların, isimlerinin bile olmadığını düşünerek böyle bir tercihte bulundum. Mevsim karakterinin ismi var, çünkü o umudu temsil ediyor.  

Yarattığınız boğucu atmosfer birebir nüfuz ediyor; soğuk, bir izlek gibi takip ediyor okuru, iliklere işliyor, sigara dumanı genizleri yakıyor, kayıp dünyanın kayıp insanları kan donduruyor. Böyle bir yer var mı sorusu geliyor akla? Nasıl başarıyorsunuz bunu? Otobiyografik ögeler var mı?

Asıl konu, hikâyenin içine okuru çekebilmek, o sigarayı içirmek, genzini yakmak, sokağın ortasında üşütmektir. Ben tecrübe etmediğim anları, hissetmediğim şeyleri mümkün olduğunca yazmamaya çalışıyorum. 

Mesela Çöp Ev’in çıkış hikâyesi yaşanmış bir olaydır. İstanbul’da bir semtte Suriyelileri hayata kazandırmak için gönüllü çalışan iki mimar kadın atölye kurmuşlar. Özellikle Suriyeli kadınlara kendi yöresel yemeklerini yaptırarak çevredeki esnafa satıp hem gelir temin etmelerini hem de yemek üzerinden kültürel bileşimi sağlayarak o insanların evsiz yurtsuz öteki gibi yaşamasının önüne geçerek bir iş vermek amaç.  Türkiye’de olup biteni de küçük slaytlarla anlatmak gibi bir iyi niyet projesi… Mahalleli de seyrediyor, meraktan. Derken bir yangın çıktı karşı binada, aniden, bir Suriyelinin evinde ve aşağı inemedi o insanlar, çünkü halkın hıncını gördüler, panzerler geldi, atölye dağıldı, mimarların telefonları çalındı, eşyalar çalındı, öyle bir curcuna yaşandı ki atölye o gün için kapandı. Birebir yaşayınca gördüm insanların neden umutsuz, neden bu kadar öfkeli olduklarını. Bu kadar güzel bir şey yapma niyetinde olan birilerinin çabasını paylaşırken nasıl bir anda bireysel, çıkarcı bir hale gelindiğini gördüm orada. Dolayısıyla insanların umutsuz olması, yoksul olması, çaresiz olması, hayal kurmaması herkesin bildiği şeyler ama buna birebir şahit olunca kaleminiz durmuyor. Güney Sudan’da şu an insanlar açlıktan kırılıyor, biliyorsun, yaz işte, ama öyle değil. Yaşaman, görmen lazım… Oturduğun yerden olmuyor. 

Yarattığınız dünyanın jargonuna, yaşamına bu kadar hâkim olmak için özel bir çalışma yaptınız mı?

O dünyayla iç içe yaşıyoruz, hepimiz. Evlerimiz ayrı, araçlarımız ayrı, lokantalarımız ayrı ama sokaklarımız aynı. O insanlar varlar… Nasıl varlar? Neyle varlar? Hangi hayallerle varlar? Ve diğerleri onların bu vaziyetlerini ne derece umursamaktalar? Olay kişinin nezdinde bu taraftan akmaya başladığında görmeye, işitmeye başlıyorsunuz. O zaman da görmezden gelemiyorsunuz, yazma gereği duyuyorsunuz. Tabii ki benzer ortamlarda bulundum, belki bunun da bir etkisi vardır. Adana’da doğdum, Kanal Köprü’de, biraz daha varoşların bir arada yaşadığı, kanalın içinde top oynadığımız bir ortamda büyüdüm. Bunlar tabii ki havayı koklamanıza yardımcı oluyor. Kahvehaneleri çok gezdim, özellikle Bursa’da, uzunca bir süre. Kitapta kullandığım argoyu gerçeğinden damıttım, hikâyenin önüne geçmesin diye. Yoksa o kadar yoğun ki! Bunlar tecrübe ettiğim ortamlar, yabancı olduğum değil. Antalya’da mesela falezler var. Birinde bikini müzik şemsiyeli kadehler; biraz ötesinde deniz, kaya, paslı merdivenler. Yüz elli basamak iniyorsun, çıplak kaya üstündesin, alt orta kesim geliyor, çocuklar donla giriyor denize, sen de mayonla. Yadırgamıyorlar seni, yanında rahatlar, oldukları gibiler. Kaynaşıyorsun, sohbet ediyorsun, sen de rahatsın onların yanında bu arada, bir rahatsızlık yok, birlikte denize giriyorsun. Orada çok gerçek bir şey var. Hayat oradan akıyor. Bulunduğum şeyleri, ya da çok net dinlediğim bir hikâyeyi, hissettiysem almışımdır. Yoksa başka bir şey yok.     

Yazarlık yolculuğunuzda kimlerden etkilendiniz, etkileniyorsunuz? Nasıl bir okursunuz?

Dediğim gibi, düzenli olarak okurum, hikâye takip etmeyi severim. Yazarlığımı tetikleyen, daha iyi, daha gerçekçi, daha değerli hikâyeler yazmak için beslendiğim yazarların bazılarını ön plana koyabilirim, İhsan Oktay Anar gibi; dünyasını çok severim. İsmail Güzelsoy, İlhami Algör… İlk Steinback’ın kitaplarını okuyarak başladım. Fareler ve İnsanlar’dan sonra takıntılı olarak bütün kitaplarını okudum. Sonra diğer klasikler geldi. Yaşar Kemal mesela, hep Çukurova’yı anlatır ama coğrafya dersi değildir bu. Okurunu orada yaşatır. Bugüne kadar en pis sokan sinek onun romanındaki sivrisinektir. Hiç sokmamıştır ama en çok o acıtmıştır. 

Bu yolda ilerlemek isteyen yazar adaylarına söyleyecekleriniz, göstereceğiniz bir yol var mı?

Yazarlık bir meslek değildir, meslek olarak görülemez. Özellikle de roman yazarlığından bahsediyorum. Bu tutkuyla ilgilidir. Her an onun içinde olma isteği vardır ve istediğiniz kadar uzak durmaya çalışın; yine de kendinizi yazarken bulursunuz. Şahsi fikrim; yazar olmak isteyene, buna karşı koyamayan bir kimseye yol göstermeye gerek yoktur. Kendi yolunu elbette bulacaktır. 

Yazarlık Atölyeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben hiç gitmedim, bilmiyorum. Hangi sırada ne yapılması gerektiğini gösteriyorlardır diye tahmin ediyorum. Bu ilk adımın atılmasında faydalı olur ancak ikinci adımı bana göre bozmanız lazım. Belli bir düzende, nizamda bir şeyi bozmazsanız farklı bir ürün çıkmaz ortaya. Ortaya farklı bir şey çıkarmalısınız ki öngörülemez olasınız. Bu diktatörlerin seveceği bir şey değildir. Sanat o yüzden sevilmez. Öngörülemezdir. Başka bir şey söyler. Başka bir yerden söyler sanatçı, yaptığı resimle, yazdığı şiirle… Bu kontrol edilemeyen bir şeydir. Çünkü sana işe git, eve gel demişler, sistem böyle çalışıyor, ama sen hayır işe gitmeyeceğim çünkü sen beni sömürüyorsun derken bambaşka bir şey söylüyorsun. Bu istenmeyendir. Sanatçı sanatıyla içinde bulunulan durumu estetik bir şekilde gösterir, dikkat çeker ve tabii ki istenmez. Bu nedenle sanatçı bizim ülkemiz gibi ülkelerde sevilmez. Çünkü kime dokunacağı bellidir nasıl olacağı belirsizdir. Özgürdür… Özgür olanı kontrol edemezsin. Ama kendini gerçekleştirmezsen sanatın da hakkını veremezsin. Geçen gün bir dilenci vardı trafikte. Normalde ne yaparsın? Camı kapatırsın. Ama adam ne yaptı; bütün arabaların önüne, ortaya geçip reverans yaptı. Arabalar para yağdırdı adama. Belki oyuncu olmak istiyordu, dilenci olmuş, çok kötü, trajik, üzücü bir durum. Ama orada kendini gerçekleştirdi.   

Yolda yeni bir roman var mı? Varsa ufak ipuçları alabilir miyiz?

Üzerine düşündüğüm bir hikâye var, henüz çalışmadım. 

İki kitabınızın da kapak çalışması çok güzel, tasarımlara sizin dahliniz oluyor mu? 

Tasarım kısmına karışmıyorum. Bunu ilk kitabımda öğrendim. O heyecanla ben de bir tasarım yapabilirim dediğimde üstünde adın yazsa yeter, nazik yanıtıyla kendime gelmiştim. Yayınevimin tasarımlarını da beğeniyorum ayrıca. Ben yazmasam da kapakları görünce alırdım kitapları. Görsel bir çağda yaşıyoruz. Kapağına bakıp insan alıyoruz, kitap mı almıcaz?

Bu da kapak olsun bitirelim diyorsunuz; eklemek istedikleriniz?

İlginiz için çok teşekkür ederim. 

Biz teşekkür ederiz…

Diğer yazılar...

Yorumlar