İki Yabancı

 

Demir kapıdan girdiler…

Koyu vernik rengi, vişneçürüğü kokan dar bir asansördü. İ-ki yabandjy /Gedjêqaranlyq…

Karanlık bir ağa düştüler. Yarım kat yetti onları zeminin altında tutsak etmeye. Birinin zümrüt rengi gözleri yüzyıllardır hep aynı kayanın altında ıslanmaktan yosun kıvamında idi. Asansörün ışığı yanıp söndükçe aynı gözleri yakut kadar kırmızı, katı ve parlak gören diğer kadın çaresizdi:

  • Yeten acala çare yoh, deyip sustu.

Yosun Kadın ise ince topuklu, ince atkılı lame bir ayakkabı giymişti. Sarı kadife elbisesi daha çok küf rengini çağrıştırıyordu. Boynuna doladığı mor ötrişi iri elmacık kemiklerini köşelendirmek ister gibi burnuna çekti. Ölümden korkmayacak kadar yalnız bakan gözlerle asansör düğmesinin neon yuvarlağına dolu bir ilgiyle dokundu. İşe yaramadı. Bu kadar küçük bir alanda bu kadınla içli dışlı olmak fikri onu delirtebilirdi, önlem olarak sesine şefkat aşıladı.

  • Korkmayınız, bizi şimdi yukarı çekerler.

Sesindeki zarafet pazen giyimli kadını yerle bir etti. Bu kadın onu her zaman tedirgin etmekle birlikte, her defasında kalbinde derin bir mahcubiyet hissi uyandırırdı. Bakıcısı olduğu hanım onu anahtarsız kapı dışarı ettiği seferlerden birinde evlat patrona haber vermek istemiş, “Bi teflon edebilermeyem”  diyerek kapısını çalmıştı. İçeri buyur edildiğinde güzel olmakla birlikte ev ona çok, ama çok tuhaf gelmişti. Gül ağacından el oyması yüzyıllık koltuklar, ipek gibi ince dokunmuş Afgan halılar, dökümlü ama ağır perdelere tutuşturulmuş yazılı kağıt parçaları, sayısız renkteki iplikler -sonlu ama çözümsüz yumaklar halinde ortaya saçılmıştı. Etraf envai çeşit iğne kaynıyordu. En tuhafı da tavandan misinayla sarkıtılmış iri tahta bir kuştu. Afrika maskları gibi bir duruşla salonun ortasına sarkıtılmıştı. Servi rengi, sedef kakmalı sehpaya herhalde paha biçilemezdi. Gülnar telefonun bulunduğu sehpaya yaklaşırken duvarda asılı olanlar karşısında sendeledi. Çekiç, balta ve koca bir balyoz. Bu kadının çekiçle, baltayla ya da balyozla işi ne olabilirdi?

Yosun Kadın, anlayacağından emin olsa Gülnar’a bu kaba aletleri perdelere tutuşturduğu kelimeleri birbirine raptetmek, kaynaştırmak için kullandığını anlatırdı. İstese dil kıvraklığıyla yapardı bunu. İstemezdi. Anlatmaya razı değildi. Verevle, teyelle de işi yoktu aslında, onlar para kazanmak içindi. Asıl işi harflerin yeniden inşası sırasında kırılan ruhların sesini duyurmak olmalıydı. Ölüm de yaşam da, ruhun kırılma anında çıkan harflerin çıkardığı seslerden önemli değildi. Öldürülen harfler yaşayan her şeyden bir nebze daha değerli olabilir, yaşam da ölüm de bu seslerin yanında önemini kaybederdi.

Duvara karşı nefesini tutan Gülnar, Yosun Kadının akıl oyunlarını ensesinde hissetmiş kadar ürperdi. Evlat patronla bir an önce konuşup bu evden kurtulmak istedi. Ev sahibesi ise yakası fırfırlı sabahlığı, elindeki gümüş tepsisiyle kokusu bile havada pembe saray porselenleri etkisi yaratan kahveyle mutfaktan dönüverdi. Gülnar gaipten sesler duyar gibi oldu:

“Ben ölünce

Bu saray

Anılar

Ve kahve fincanı

Sana kalacak”

Telaşlanan Gülnar telefonda derdini anlatır anlatmaz, dilinin kavrulmasına aldırış etmeden kahveden peş peşe iki yudum çekip kendini apar topar merdiven arasına attı.“Özi yıkılan aglamaz” diye bağrını böğrünü çözdü. Buz gibi mermerin üzerinde oturup o evden ya da o kadından kurtulmak kısa bir süreliğine de olsa içinde coşkun bir sevinç yaratmıştı.

Oysa şimdi, şu an, bu asansörde aynı kadınla ölmek işten bile değildi. Unutulmaktan, dikkat çekememekten, gelip onu bu kadından, bu kadının hatırlattıklarından, daracık bu ahşap kutudan kurtaracak ölü ya da diri birilerini bulamamaktan korkuyor, gaipten bile olsa bir sesin hasretini çekiyordu.

  • Başını sallayıp, Men gezmen nasibâm gezer, diyebildi.
  • Siz Türkmen kızı olmalısınız, madem safkansınız, buyurun siz duyurun sesimizi…

 

Belki bir salise, belki de bin yıl geçti aradan. Gülnar iyice yalnızlaştı asansörün içinde. Dışarıda gece ince uzun, iki kadın arasındaki yabancılaşma durmadan şişen bir balon gibiydi. Gülnar hiçbir şey anlamıyordu, sağırlaştı, duyduklarının da önemi kalmamıştı. O buraya nasıl geldiğini, geldiği yerin ne menem bir yer olduğunu kestirmeye çalışırken kodese atılıp aniden ayılmış sarhoş bir hayat kadını edasıyla kollarını asansörün camına vurmaya başladı. Yosun kadın pişman oluverdi:

  • Reca ederim, benim de acelem var, vaporu kaçıracağım ama siz camı kırmak üzeresiniz. Kırılırsa bir yerlerimize batıverir. Lütfen biraz daha nazik olunuz. Duydular, bakın duymuyor musunuz, bizi çekmeye geliyorlar. Hadi biraz şarkı söyleyelim, benim sesim de güzeldir. Lütfen rahatlayın biraz.

Gülnar kadının yüzüne bir kez daha hayretle baktı. Aralıktan sızan ışıkta iyice anladı ki bu kadını ne bir komşu, ne bir ana, ne bir sevgili, ne de bir dost ehlileştirebilirdi. Oysa sesi inanılmaz derecede anlayışlıydı. Bu kadar vahşi, meşgul edici bir yüzün dudaklarından şefkat nasıl oluyordu da bu kadar kolayına dökülüveriyordu. Demek kalbi yumuşaktı bu kadının. O sırada kaba saba erkek sesleri ayyuka çıktı, asansör hareket ettirildiğinde bir iki sallandı, kesin olarak zemine oturtulduğundan emin olduklarında kapısı da rahatlıkla açılıverdi.

Ötrişli Yosun Kadın tepeden tırnağa neşeyi takınıp, şarkı söyleyerek teşekkür etti adamlara. Her şeye rağmen sepya etkisi yaratan o kendine has frapanlığıyla binadan dışarı süzülüverdi.

Gülnar boşlukta kaldı. Kendi kendine bile konuşamadığını fark etti. Hızlı adımlarla kadına yetişmek istedi. Oysa az ilerideki tünelden Yosun Kadınla birlikte geçme fikri, içinden yeni, hatta kısmen çıktığı tuhaf anlar yüzünden cazip gelmeyebilirdi. Gülnar adımlarını büyüttü gene de. Altı oyulmuş bir mezarlığa sahipti bu semt. Mevtalar üstte yatar, yayalar mevtaların altındaki tünelden geçerdi. Geniş bir cadde görünümündeydi tünel. Üstünde yatan her mevtanın mezarı başında taş yerine birer çınar dikiliydi. Tünele girip Yosun Kadına yetişince denizin kabaran sesi hiddetlendi, iskeleden vuran yanık yağ kokuları burnunun direğini sızlattı.

Yosun Kadın düşündükçe düşündü… Bu kadın için ne yapabilirdi? Bazen delilik derecesinde içten olabilen bu kadın, korkup dilsizleşen çok insan, çok eşya, çok hayvan tanımıştı. İskele önüne vardıklarında minik çantasından simli bir eldiven çıkarıp tek eline giydi. Gülnar’a döndü, elini uzattı:

  • Ben Sevim, dedi. Yardımseverliğin esamisi okunmayan yüzünde kocaman bir dil Gülnar’a doğru uzadıkça uzuyordu. Şaşkınlıkla kızgınlık arasında afallayan Gülnar karşılık vermek üzere anlamsız seslerle ağzını açtı ki, Yosun Kadın el çabukluğuyla Gülnar’ın dilini yakaladı ve dışarı çekti.

 

Gülnar’ın dili çözülüverdi.

Diğer yazılar...

Yorumlar