İkili Haller

 

BİR

Saçımı kestirdiğimi bile fark etmedi. Telefonda her zamanki yerde buluşalım demişti. Neden burayı seçti? Bari buradaki anıların sıcaklığını, güzelliğini yok etmeseydi.

 

Masanın altında huzursuz kıpırdanıp duruyor bacakları. Buranın müdavimi tekir kedi, ayrılığın kokusunu aldı, tanık olmak istemiyor konuşacaklarımıza, kulaklarını düşürüp karnını yere sürterek, kuyruğu bacaklarının arasında uzaklaşıyor yanımızdan. Arka masada yalnız oturan genç adam, o da terk edilmiş besbelli. Çökmüş omuzları, keder nasıl da gölgelendirmiş gözlerini.

 

Kara bulutlar kaplamış gökyüzünü. Denizde hırçın dalgalar sahili dövüyor acımasızca. Sanki hiç dokunmamış hiç hissetmemiş tenimi, masanın üzerindeki ellerime ilgisiz, uzak duruyor elleri. Ağzımda yudumladığım kahvenin acı tadı. Rüzgâr hoyratça dağıtıyor saçlarımı. Fırtınadan kaçma telaşında martılar hızla kanat çırpıyorlar. Elini cebine götürüyor, çakmağını çıkarıp sigarasını yakacak, gözlerini kısarak savrulan dumanı izlerken bir iki öksürüp boğazına takılı kelimeleri temizleyecek. Bir türlü konuya giremiyor.

 

Bu haliyle öyle soğuk öyle yabancı ki, öne doğru eğiliyor, konuşmaya başlıyor işte. Oturduğum sandalyede küçülüp küçülüp demirlerinin aralıklarından kayıp kendi yalnızlığıma düşeceğim şimdi.

 

İKİ

Keyifli, nasıl da muzip çevreye bakıyor.  Telefonda her zamanki yerde buluşalım demişti, biliyorum özellikle buraya çağırdı beni.

 

Heyecanını yatıştırmak için masanın altında hızla sallıyor bacaklarını. Buranın müdavimi tekir kedi, evliliğin kokusunu aldı, tanık olmak istiyor konuşacaklarımıza, kulakları dikili, kuyruğu havada bacaklarıma sürtünerek mırıl mırıl dolaşıyor yanımızda. Arka masadaki genç adam meraklı bakışlarını kaçırıyor gözlerimden, kediyle ilgileniyor bir süre, sonra dayanamıyor tekrar ilgiyle bakıyor bize.

 

Çiçek tarlası beyaz bulutlar kaplamış açık mavi denizin üstünü, tuza bulanmış yosun kokusu yaşama sevinciyle dolduruyor içimi. Denizde dalgalar bir yükseliyor bir alçalıyor yüreğim gibi. Masanın üzerindeki ellerime dokundu dokunacak elleri. Kahve sıcak, kokusu büyülü, rüzgâr usulca okşuyor saçlarımı. Gökyüzünde martılar tatlı bir oyun içinde güneşle birlikte dalıp çıkıyorlar denize.

 

Elini cebine götürüyor, aldığı yüzüğü çıkarmak üzere.  Gülümsemesini zor gizliyor dudağının kıyısına, öne doğru eğiliyor, konuşmaya başlıyor işte. Kanatlanıp uçmasın diye yüreğim oturduğum sandalyenin demir kollarından sımsıkı tutup çığlık çığlığa evet diyeceğim.

 

ÜÇ

Nasıl da sıkıntıyla çevreyi bakıyor. Telefonda alışkanlığın rahatlığına sığınıp her zamanki yerde buluşalım demişti.

 

Masanın iki ucunda, karşılıklı oturuyoruz devinimsiz. Buranın tekir kedisi bile bezgin, kulakları inik, kuyruğu bedeni yere yapışık, gözleri kapalı kıpırdamadan yatıyor duvarın dibinde. Arkadaki genç adamın bakışları amaçsız dolaşıyor kedinin üzerinde bir süre, sonra bıkkın kendine dönüyor gene.

 

Ağır, nem yüklü bulutlar kaplamış gri gökyüzünü, çamura bulanmış yosun kokusu dolduruyor içimi. Masanın üzerinde birbirinden ayrı, kıpırtısız duruyor ellerimiz. Ağzımda yudumladığım kahvenin bayat tadı. Martılar kanat çırpmadan asılı duruyorlar durgun denizin üzerinde. Sırf hareket olsun diye elini cebine götürüyor, yoruluncaya kadar duruyor öylece. Farkındayım tek başına olmaktan korkuyoruz ikimiz de, kıramadığımız sonsuz bir döngüde, birlikte yaşıyoruz yalnızlığımızı.

 

Kayıtsız bakışlarıyla öne doğru eğiliyor, birbirimize anlatmasak da olur şeylerden konuşmaya başlıyor işte. Oturduğum sandalyenin demir arkalığına sırtımı dayayıp, ondan uzaklaşıyor rüzgârın esmesini, denizin dalgalanmasını uzaktan da olsa bir vapurun geçmesini bekliyorum şimdi.

DÖRT

Dizüstü bilgisayarına, işine nasıl da kaptırmış kendini.  Telefonda her zamanki yerde buluşalım, raporumu hazırlarken arada laflarız seninle demişti.

 

Masanın altında salladığı bacakları değmese bacaklarıma tek başıma oturduğumu sanacağım,  unutacaksa neden çağırdı ki beni. Arka masadaki genç adam ne kadar yakışıklı, moda dergilerinden fırlamış gibi. Buranın kedisiyle pek ilgili, bizim tekiri çağarsam yanıma, alsam kucağıma, güzel tüylerini usul usul okşasam dikkatini çeker miyim? Ya da kazara elim çarpsa masanın üzerindeki bardağa,  yere düşse, gürültüyle kırılsa, o da dönüp baksa.

 

Beyaz bulutlar kaplamış açık mavi gökyüzünü, aşka bulanmış yosun kokusu dolduruyor içimi. Denizde tatlı kıpırtılar. Köpükler neşe içinde yüzüyorken kahvemin üzerinde rüzgâr çapkınca dağıtıyor saçlarımı omuzlarıma. Martılar heyecanlı bir kovalamaca içinde kur yapıyorlar birbirlerine. Elini cebine götürüyor, gene başlayacak saatler sürecek telefon görüşmelerinden birine.  Farkındayım, ben onun iş dünyasının boşlukları arasına sıkışmış bir süs bebeği.

 

Bilgisayarına, öne doğru eğilince, arkadaki yakışıklıyla aramızda engel kalmıyor artık, bana gülümsüyor işte. Dikleşip, sandalyenin demir koluna dayanarak kendimi hafifçe yükseltiyorum, gözlerim onun güzel gözlerinin içinde şimdi.

 

BEŞ

Bedeni nasıl cansız, gözleri fersiz. Telefonda her zamanki yerde buluşalım demişti. Benim hâlâ durumunu bilmediğimi sanıyor.

 

Masanın altında ince, güçsüz bacakları soğuktan titriyor. Buranın müdavimi tekir kedi yemeden içmeden kesildi, yakında onu göremeyeceğini biliyor gibi dibinden ayrılmıyor. Arka masada oturan genç hasta bakıcı müdahale edebilmek için her hareketini kaçırmadan dikkatle izliyor.

 

Karla yüklü bulutlarla kaplı gökyüzü altında matem renginde deniz. Masanın üzerinde mermerden farksız sararmış elleri, güçlükle birbirine tutunuyor. Yudumladığım kahve boğazımda düğüm olup telvesi yüreğime oturuyor. Tükenişe karşı var olma çabasıyla üst üste düşüyor kar taneleri içime. Esmiyor rüzgâr, duyulmuyor  martı çığlıkları; sanki tüm dünya yas tutuyor.

 

Üşüyen ellerini cebine götürüyor. Veda etme telaşında gözleri öne doğru eğiliyor, konuşmaya başlıyor. Oturduğum sandalye koca demirden bir mengeneye dönerken kelimeler aciz dökülüp anlaşılmaz oluyor.

 

ALTI

Ağzı açık, nasıl da hayranlıkla bakıyor.  Telefonda her zamanki yerde buluşalım demişti, benden bir saniye bile ayrı duramıyor.

 

Sadık, mutlu bir köpek sanki masanın altında heyecan içinde sallıyor bacaklarını. Arkadaki genç adam benden çok etkilendi, bakışlarını alamıyor üzerimden. Şu sünepe tekir kedi bile dikkatimi çekmek için miyavlayıp duruyor.

 

Tek bir bulut yok, güneş çok yakıcı, iyi ki koruyucu kremi sürmüşüm yoksa hassas cildim kuruyacak, lekelenecekti.  Güneş gözlüğüne rağmen denizden yansıyan ışıklar gözlerimi mahvediyor. Ellerim birbirinden zarif iki kuğu, masanın üzerinde ne kadar narin duruyorlar. Kahve soğumuş buz gibi, gereksiz bir biçimde rüzgâr da çıktı, çektirdiğim fön boşa gidecek, saçlarım bozulacak şimdi.

 

Elini cebine götürüyor, çakmağını çıkarıp sigaramı yakacak. Yeni aldığım yüzüğümü fark etti. Bana iltifat etmek için hazırlanıyor. Eski moda demir oymalı bu koltuklar sırtıma batıyor. Duruşumdan rahatsız olduğumu hâlâ anlamadı, söyleyeyim de garsonlardan yastık, minder bir şey istesin hemen şimdi.

 

Diğer yazılar...

1 Yorum

  1. Erdener dedi ki:

    Bir öykü değerlendirme formu doldurayım diyorum… “başımıza hocamı kesildin???” mırıltıları duyar gibi oluyor, vazgeçiyorum…
    Sevgiler. Erdener

Yorumlar