Kırmızı Rugan Pabuçlu Kız

Verdiği sözü düşündü: “İçindeki şarkıları susturmayacak yeniden hayata döneceksin.” demişti. Aslında yıllar önce bir kez daha vermişti bu sözü. O zaman haklı nedenleri vardı. Peki ya şimdi?..

Biri ısrarla kapıya vuruyordu. Otoyol manzaralı balkondan çıktı, ağır ağır kapıya doğru yürüdü. Sabah ayazından beri balkondaydı, üşümüştü. Ölmek için yeterli bir sebep olabilir miydi bu?

Her şey değişiyordu. Hem de arzuladıklarının tam tersi bir yönde ve dayanılmaz bir hızla… Şaheserle bu huzurevine geldiklerinde iki kişilik tek yataklı bir oda seçmişlerdi. Ormana baksın istemişlerdi. Böylece yemyeşil manzarayı seyredip, son günlerini huzur içinde geçireceklerdi. Bu, birbirlerine hâlâ deliler gibi âşık iki emektarın son hayaliydi. Ama Şaheser daha hayattayken ormanı yarıp, pat diye bir otoyol konduruvermişti insafsızlar.

Kapıdaki ısrarlıydı. Hâlâ vurmaya devam ediyordu. Cevat Bey nihayet kapıyı açtığında elinde bir anahtarla kilide uzanmış Gülsüm Hemşireyi gördü. Kadın derin bir “Ohhh” çekti, gülümseyerek:

“Cevat Beyciğim günaydın. Kusura bakmayın uzunca süre ses vermeyince endişelendim. Girebilir miyim?”

Sanki hayır dese girmeyecek. Gülsüm Hemşire odaya girer girmez koşup balkonun kapısını kapattı.

“Ne yapmışsınız, içerisi buz olmuş! Zatürre olacaksınız…”
“Tam da istediğim!” diye içinden geçirdi ihtiyar adam ama bir şey demeden genç kadına sırtını döndü, televizyon konsolunun karşısındaki tekli koltuğuna oturdu. Konsolun üzeri boştu, artık. Üç ay önce tüplü televizyonunu sesini duymaya tahammül edemediği bir siyasetçiyi sonsuza dek susturmak için camdan aşağı fırlatıvermişti. Sonra da tam üç gün boyunca Gülsüm Hemşire ve ekibi dengesizleşen tansiyonunu düşürmeye uğraşmışlardı. Ama alışkanlık işte yine aynı yere oturuyordu. Tabii bir farkla şimdi ya kitap okuyor ya düşüncelere dalıyor ya da sadece uyukluyordu. Bu küçük odada iyice sessizliğe gömülmüştü.

“Bu sabah size bir sürprizim var!” diyerek cebinden mavi zarflı bir mektup çıkardı Gülsüm Hemşire. Adam hiç oralı olmadı.
“Leyla vardı ya Semiha Hanımın torunu, hani şu kırmızı kurdeleli, kırmızı rugan pabuçlu bilmiş kız. Size mektup yazmış.”

Leyla mı? Sihirli kelime! Ama ihtiyar adamdan yine herhangi bir tepki yoktu. Ne şaşırmış, ne heyecanlanmış görünüyordu. Baktı Cevat Bey konuşmayacak genç kadın fazla oyalanmadan zarfı adamın önündeki zigon sehpaya bırakıp çıktı. Boyası dökülmüş sehpa, karısıyla yıllarca birlikte yaşadıkları evden getirdikleri birkaç eşyadan biriydi. Şaheser bin bir çabayla üzerini resimlemişti. Bu işgüzar yeni yetme hemşireye çok yüz vermek istemiyordu, onun için odadan çıkmasını bekledi, sonra çocukça bir heyecanla, zarfı aldı. Gerçekten o küçük kızdan kendisine bir mektup mu gelmişti? Evet, üstünde onun adı yazıyordu ve çıkartmalarla süslüydü. Tam da küçük bir kıza yakışan şirinliklerle doluydu. İhtiyar adam sevinçten kanatlanacak gibi hissetti. Zarfı dikkatlice açtı, içinden küçük bir not kâğıdı ve mektup çıktı. Kargacık burgacık harflerle yazılanları okumaya başladı:

“Cevat Amca kusura bakma mektubum biraz geç gelecek sana. İlk adresi yanlış yazmışım, geri geldi…
Cevat Amca nasılsın? Ben hâlâ çok üzgünüm. Hem babaannemi çok özlüyorum, hem de taşındığımız bu yeni yeri pek sevmedim. Denizi olmayan şehir mi olur? Annemle babam beni kandırdılar. Artık onlara nasıl güvenebilirim bilmiyorum? İyi ki sen varsın!
Babaannemi sen de benim gibi çok özlüyor musun? İlk günler hep rüyama gelirdi, biraz korkuyordum da… Ama yine de onu görmek güzeldi. Bugün tam bir hafta oldu onu hiç görmedim. Sence yine görür müyüm? Cennet buradan çok uzak mı?”

“Ah bir bilsem güzel kız!” dedi ihtiyar adam. Gülümsedi. Bu kız yine onu güldürmüştü. İki ay önce habersiz odasına dalmış plaklarını karıştırırken bulmuştu onu. Üzerinde pembe kabarık bir elbise ayağında kırmızı rugan pabuçları, uzun kumral saçları iki yandan örülü ve uçlarında da kocaman kırmızı kurdeleleri vardı. Plakları yere dağıtmış, tek tek resimlerine bakıyor ve kâğıt kılıflarından çıkartıp yerine koyuyordu.

“Küçük hanım yanlış gelmiş olmayasınız? Burası benim odam…”

Kız bilmiş bilmiş:

“Evet, biliyorum, siz Cevat Beysiniz? Bunlar ne Cevat Amca?”
“Plak”
“Plak ne ki?”
“İçinde şarkılar var?”
“Nasıl dinliyorsun?”
“Dinlemiyorum”
“Neden?”
“Çocuk sen kimsin allasen? Sorgucu musun? Çık bakalım odamdan dinlencem ben!”
“Babaannem biraz huysuzdur, demişti.”
“Kim senin babaannen?”
“Semiha Hanım, karşı komşunuz, hangi şu güzel yaşlı bayan!”
“…”
“Cevat Amca ne kadar çok plağın var. Bana birini dinletir misin?”
“….”
“Lütfen!”

Ah öyle şeker bir şeydi ki hayır diyememişti. Oysa Şaheser’in öldüğü günden beri bir kere olsun bu odada müziğin o büyülü sesi duyulmamıştı. O gün oturup birlikte teker teker kızın seçtiği plakları çalmışlardı. Her plakla birlikte anılar gelip dolmuştu odaya. Küçük kız merakla pikapta dönen plağı izlerken o da uzun uzun onu izlemişti. Tam da karısının hayal ettiği gibi bir çocuktu.

Bir gün çocuk hayalinden bahsetmişti Şaheser, daha yeni evliydiler. “Bir kızımız olsun.” demişti “Uzun kumral saçlı. Hiç üşenmeden her gün tarar, örerim. Sonra kırmızı rugan pabuçlar alırım. Sonra şöyle meraklı, bıcır bıcır bir şey olsun. Bize durmadan sorular sorsun. Hep birlikte gülelim!” ama olmadı. Cevat Bey’in çocuğu olmuyordu. Âşık olduğu kadın aldırmadı, “Şu dünyadaki bütün çocuklar bizim değil mi Cevatım?” demişti.

“Şaheser görse nasıl severdi seni!” dedi Cevat Bey. Neredeyse her gün geldi gitti kız. Birlikte plakları düzenlediler, hatıraları tasnif ettiler. Ona şarkı söylemeyi bile öğretti. Sonra günün birinde ortaya çıktığı gibi kayboldu kız. Bu arada uzun zamandır yatalak olan komşusu Semiha Hanımı da kaybetmişlerdi. Bir kaç gün sonra dayanamadı Gülsüm Hemşireye küçük kızdan haber alıp almadıklarını sordu. Gülsüm Hemşire bir şey demedi önce, sanki kız hiç var olmamış gibi şaşırmıştı sadece. Sonra, “Kusura bakmayın yoğunluktan kafam karışmış, evet ne şekerdi değil mi?” dedi.

“Cevat Amca plakları dinliyor musun? Bana söz vermiştin unutma her gün bir tane. Sen onları çalınca ben de buradan duyarım belki. Babama bana da bir pikap almasını söyledim. Güldü. Komik bir şey mi bu, Cevat Amca? Anneme de âşık olmak istediğimi söyledim. O da güldü. Sonra da baban duymasın keser seni, dedi. Ama sen Şaheser Teyze ile çok âşıkmışsın. Hem de çok güzel şarkılar biriktirmişsiniz birlikte. Keşke onu da tanısaydım!”

“Keşke tanısaydın küçük kız!” dedi. “O bir insanın hayatta sahip olabileceği en iyi şeydi. Zaten o yüzden şimdi bu kadar eksik hissediyorum ya. Bir an önce yanına gitmek isteyişim de hep bu yüzden. Yıllar önce çocuğumuzun olmayacağını öğrendiğimizde ona özgürlüğünü teklif etmiştim. Çok gençtik o vakitler, yeni hayatlar kurabilecek kadar genç. ‘Ben anca seninle var olabilirim. Ne olur yüreğimizdeki şarkıları susturma Cevatım!’ demişti. O zaman bir söz vermiştim. Ama o zaman yanımda sevdiğim vardı. O zaman her şey çok kolaydı. Ya şimdi?..” diye mektupla konuşuyordu.

Pikabın başına geçti. Plakların arasından birini seçti. Zeki Müren’in sesinden “Hiç bir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter” nağmeleri doldurdu odayı. “Şaheserim en sevdiğin!” diye mırıldandı. Müzik odadan taşıp usul usul huzurevine yayıldı. Cevat Beyin odasının önünden geçerken Gülsüm Hemşire gülümsüyordu. Yeter, usulca yanına sokuldu: “Abla iyi mi yaptık sence?” Gülsüm gözünü odanın kapısından ayırmadan “Elbette iyi yaptık. Unutma gün gelir belki bizde yaşama tutunmak için hayali bir kahramana muhtaç olabiliriz!” dedi.

Diğer yazılar...

Yorumlar