Neye Niyet Neye “Kısmet”

Annemi görüyorum uzakta, iki yanı kurumuş ağaçlarla kaplı, sonu karanlık, tozlu, taşlık bir yolda yokuş yukarı tırmanıyor, yalpalaya yalpalaya… Baştan aşağı siyahlar içinde… Sesleniyorum, duymuyor. Bağırıyorum, dönüp bakıyor. Yakasında solmuş kırmızı bir gül. Beni görüyor, görüyor olmalı ama hiç görmemiş gibi dönüp yoluna devam ediyor. Kollarında bir şey taşıyor da ne, seçemiyorum. Tökezliyor birden. Düşecek diye ödüm patlıyor. O korkuyla koşmaya başlıyorum ardından. Ne kadar seslensem, dur bekle desem de durmuyor, duymuyor… Tam yaklaşmışken ayağım takılıyor, yüzüstü yere yuvarlanıyorum. Karnım acıyor. Yetişme telaşıyla ayağa fırlıyorum… Bir bakıyorum ellerim kan içinde… Dehşete kapılıyorum, nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum ama üstüm başım tertemiz. Anneeee diye bağırırken ufkun karanlığında kayboluveriyor. Nefes alamıyorum, ne-fessss… derken o soluksuzlukla fırlıyorum ki yataktayım ter içinde, ellerim boğazımda. Hızla nefes alıp veriyorum. Göğsüm bi iniyo bi kalkıyo… Su, su… Can havliyle başucumdaki bardağa sarılıyorum. Bir yudum-bir nefes, kalp atışlarım düzeliyor biraz. Gözümün saate ilişmesiyle ağzımdaki su boğazıma kaçıyor. Öksürmeye başlıyorum, hızla dönüyorum, ağzımdan püsküren su, su aygırının üzerine bi güzel yayılıyor. N’oluyoruz diye fırlıyor yattığı yerden. Boğulurcasına öksürürken bir de ona saati göstererek dert anlatmaya çalışıyorum: “Geç, geç…” ama öksürük bırakmıyor ki… Sırtıma bir indiriyor, küt kesiliyor öksürük. “Saate baksana!” diye bağırıyorum, “Kaç olmuş?!” Telaşla fırlıyoruz yataktan.

Trafik berbat, tıklım tıklım yine ortalık, adım adım ilerliyor. Tam sırası, zaten geç kalmışız! Bunalıyorum. Camı açıyorum biraz nefes alayım diye -hâlâ rüyanın etkisindeyim- nefes almaksa nerdeee?! Acil kapatıyorum. Egzos kokusu daha da yakıyor öksürükten bitap genzimi. Bungun hava bungun yüreğimi daha da darlıyor. Radyo geliyor aklıma, cankurtaran gibi atlıyorum, hay açmaz olaydım, çıkana bakar mısınız?!

“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar / Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler”

Yaşlar pınarlarıma hücum ediyor. Burnumu sıkıyorum acilen! Engel tanıyan kim?! Yıkıyorlar bentlerini… Kına gecem geliyor gözümün önüne; daha dün gibi… Nasıl da mutlu olmuştu annem son günlerinde… “Hadi,” diyordu, “hadi, elinizi çabuk tutun da torun yüzü göreyim.” Kalbim sıkışıyor. Bir umut başımı camdan yana çeviriyorum. O sıkışıklıkta ne göreceksem? İki minik el inip inip kalkıyor cama, yan arabada. Bir sen eksiktin! Kâbus olmalı bu, üstüme üstüme geliyor her şey. Mendil aranıyorum. Yan masadan geliyor…

“N’oldu şimdi? Nen var?”

“Hiç!”

“Nasıl hiç! Niye ağlıyorsun o zaman?”

“Hiç dedim ya! Türküye duygulandım!”

“Hoppala! Alt tarafı bir türkü! İyi misin sen? Bana bak; vazgeçelim istersen?”

“Yok canım! Çocuk oyuncağımı bu? Karar verdik bir kere…”

“Verdin, yani!”

“Ne demek şimdi bu?”

“Açık değil mi? Ben, sen istemediğin için tamam dedim, bu iş gönülsüz olmaz diye!”

“Hııı, öyle tabii! Sıyrıl sen hemen!”

Koyu bir sessizlik… Radyonun sesi patlıyor yine kulaklarımda…

“Annesinin bir tanesini hor görmesinler…”

Anne diyebilecek mi ki, ha, söylesene Şermin Hanım, “Anne”… Ne hakkın var senin onun yerine karar vermeye. Alık gibi korunma sen, sonra da otur canına kıy. Tabii kalır ellerin kan içinde! Ondan sonra zırlarsın böyle! Katilsin sen katil!!! Semih’in sesiyle zıplıyorum yerimde:

“Son onayların geldi mi senin?”

“Dün geldi.”

“Vize randevun ne zaman?”

“Yarın…”

“E, bu halde nasıl gideceksin ki?”

“Olmaz bi şey!”

“Erteleyelim istersen?”

“Ollll-mazzz, ol-maz bi şey, dedim ya!”

“Ne bağırıyorsun avaz avaz? Seni düşünen de kabahat zaten! Her şeye ‘tamam’ dersen, olacağı bu Semih Efendi! Paparayı yersin işte böyle! ‘Çocuk istemem’ ‘Tamam’; ‘Yurt dışında doktora yapcam’ ‘Tamam’; ‘Bu gece çok yorgunum, başım ağrıyor’ ‘Tamam’…”

“Saçmalamayı keser misin, lütfen?”

“Yalan mı ha, yalan mı? Sonra da kalkmış, sıyrıl sen, diyorsun. Kim istemez baba olmayı? On sene sonra niye evlendik ki biz?”

Telefon yetişiyor imdada:

“Günaydın Şermin Hanım. Geciktiniz de merak ettik. Vazgeçtiniz belki de?”

“Yok, yok! Uyuyakalmışız sadece… Trafik de berbat! Ama az kaldı, birazdan varmış oluruz.”

Yine koyu bir sessizlik kaplıyor arabayı. Radyo:

“Uçan da kuşlara malum olsun, ben…” diyemeden çat diye kapatıyorum düğmeyi. Asırlar sürüyor sanki o yol; alın size izafiyet teorisi… Ha-ha-ha çok ironik oldu bu! Tezinde bu durumu örnek verirsin artık!

Nihayet varıyoruz. Klasik geç kaldık hareketlerinin getirdiği telaş içinde park etmeler, nefes nefese asansöre yetişmeler, nereye yetişiyorsak?! Malum artık yolda trafik, doktorda trafik, aaa geç kalamayız çok ayıp! Ama geçit vermeyebiliriz bir yaşama… Hiç ayıp olur mu canım, kulbunu uydurduktan sonra?! Bu vahşi dünyaya mı??? Ah seni, seni… Bu vahşet değil mi?!!! “Öfff!!! Susar mısın artık sen?!”

“Ne dedim ki şimdi ben?” diyor, Semih, şaşkın…

Neyse, medeniyet ispatı durunca katta, atıyorum kendimi dışarı, koşuyorum adeta…

“Beklesene beni!” diye sesleniyor ardımdan su aygırı; koşamaz tabii, beyefendi!

İşte beklenen lakin özlenen mi bilinmeyen an…

“Hazırsanız işlemlere başlayabiliriz.”

“Tabii, tabii, hemen lütfen!”

“Hoş geldiniz Şermin Hanım. Beyefendi?”

“Eşim Semih!”

“Hoş geldi….”

“Hoş bulduk, hoş bulduk doktor bey de, lafınızı kestim kusura bakmayın, size bir şey sorabilir miyim?”

“Hele bir nefes alın da! Buyrun sizi dinliyorum!”

“Sağolun! Şimdi, bu bizim yani eşimin ilk hamileliği ya! E, yaşlarımız da malum! Nasıl desem, şey, bu bebek gelmezse sonraki şansımız ne olur?”

“Valla, şöyle söyleyeyim. Ben durumu Şermin Hanıma açık açık anlattım. Ama kendi kararı tabii!”

“Nasıl yani?”

“Yani, demem o ki, şansınız epey azalır! Ne dersiniz Şermin Hanım, son kararınız mı?”

“Evet, tabii!”

“Ne demek tabii? Tabii ki tabii değil! Son kararımız doktor bey: “Hadi Şermin hadi, hemen çıkıyoruz buradan!”

“Olur mu öyle şey canım, çocuk oyuncağı mı bu?”

“Ona da sıra gelecek hayatım. Hele bi sağlıkla gelsin de dünyaya. Siz bizim randevuyu dokuz ay sonraya kaydırıverin doktor bey. Ne diyeyim, neye niyet neye kısmet! O zaman görüşürüz artık!”

İşte böylece Kısmet Hanım geliyor dünyaya… Çıkıp oturuyor hikâyemizin başlığına… Lakin gerçekten neye niyet neye kısmet; kaydet derken bir de bakıyorum ki sayfa bomboş! Uçup gitmiş hikâye! Sakin diyorum sakin, sen gol yemeye alışıksın hayattan. Neyse ki aklımız var da… Anlayacağınız, bu ikinci baskı… Yalnız şu “bebek” işi var ya kesinlikle akıl işi değil, duygu işi… Duygu…

Koymuş kodunu koyan… Ne “emek” ama!!!

Diğer yazılar...

Yorumlar