O Tüylü Şey

Öfkeden nefes alamaz haldeydi. Titriyordu. Karşısındaki yine laf anlamıyordu. Diretiyordu. Bağırıyordu. Karışılıklı bağırıştılar. Avaz avaza. Biri otuz altı, diğeri on üç yaşındaydı. Kadın kontrolünü kaybetti. Çocuğun yüzüne bir tokat indirdi. Öbür eli de hırsla havalandı, çocuğu boynundan yakaladı, duvara yapıştırdı. Boynu iki elinin arasındaki çocuk artık bağırmıyordu. Kadın… Anne değildi. Yoğun mu yoğun, karanlık mı karanlık, yapış yapış tüylü bir yaratığa dönüşmüştü adeta. Büyüdükçe dipsiz bir kuyuya dönüşen öfke, ruhunu yutmuştu. Şimdi bedeni de kontrolünün dışındaydı. Kısa bir an, çok kısaydı, oldubitti her şey. Çocuk artık bağırmıyordu, korkuyla büyüyen gözlerinden yaşlar süzüldü. Nefes almaya çalışarak debelendi. Boğuk sesler çıkarta çıkarta yalvardı “Tamam anne, n’lur yapma!” Kadın o an eli kozdan bir ateşe değmiş gibi yerinden zıpladı, çocuğun boğazına kenetli ellerini çözdü. Korkuyla birbirlerine baktılar. Çocuk durmadan ağlıyordu. Kıpkırmızıydı yüzü, boynu. Fazla bakamadı annesine, gözlerini yere indirdi. Sonra odasına koştu, kapıyı çarptı. Gök gürültüsüydü sanki eve yayılan. Kadının kaçıp saklanacağı hiçbir yer yoktu. Kalakaldı. Karanlık öfke de boşalıp gitmişti bedeninden. Pişmanlık kalmıştı geriye. Elindeki acıyı hissetti. “Ya onun da böyle sızlıyorsa küçücük yüzü?!” Sarılmak, af dilemek, acıyan yerlerini öpüp koklamak lâzımdı. Hiçbirini yapmadı, çocuğun hıçkırıklarla ağlamasını dinleyebildi sadece. Cesareti yoktu, ya yine gelirse…

Nefes almalıydı. Hıçkırıkların yaydığı suçluluk duygusundan kaçmak için kendini balkona attı. Hava ayazdı. Annesinin gönderdiği kokinalar balkon masasının üzerinde duruyordu. Her şeyin nedeni olan bu iğrenç bitkilerdi işte. Ne bitkisi! Çalı, allahın çalısı… Üstünde kırmızı kırmızı top çiçekleri var diye çalıya bitki muamelesi çekmek… Üstüne üstlük bir de özel anlamlar yüklemek… Dikenleri parmaklarına, avcuna bata bata çöp torbasına doldurdu kokinaları. Karanlıkta bile seçebiliyordu parmaklarından süzülen kanı.

Gece bir örtüydü. Yaraları gizleyen. Ama sabah olacaktı. Yere çöktü. Sonra aniden kalktı. Her gün yeniden bırakmaya çalıştığı sigarayı masanın çekmecesinden aldı. Yaktı. Tokatı atan, kalp gibi atan, sol eline baktı. Kessem, dedi. Cezasını versem. Belki de bir canavara dönüşen bedeninden tümüyle kurtulmalıydı. Balkon demirlerine yanaştı.

Gün geçtikçe dibe, daha derine batıyordu. Neden kavga etmişlerdi? Neden vurmuştu? Kokinaları koyduğu çöp torbasını hınçla tekmeledi. Dengesini kaybetti, neredeyse düşecekti. Yok, insan öyle kolay kolay vazgeçemiyor yaşamaktan demek ki. “Anneannenin aldığı yılbaşı çiçeklerini vazoya koyar mısın?” demişti sadece “peki” demeyi bilmeyen kızına. Sonrası her zamanki gibiydi. Çocuğunun ona nefretle açılan gözlerini oymak istemişti. Sadece o kadar. İşte yine oluyordu. Öfke tatlı bir sarhoşluk gibi yayılıyordu bedenine. Haklı olduğunu söylüyordu. Durduramazsa…

Hayır, bu defa onu ele geçiremeyecekti. Bir sigaradan, bir gökyüzünden nefes çekti derin derin. Kar soğuğu vardı. Üşüyüp, titredikçe kendine geliyordu. Ama mahalleyi ağır bir koku sarmıştı. Her çektiği havayla birlikte lağım kokusu doluyordu burnundan ciğerlerine doğru. Kedi leşi, insan boku, idrar kokusu… Binaların arasından yükseliyordu. Kar bir an önce yağmalı, tüm pisliklerin üstünü örtmeli.

Kadın balkonda dikilmiş titrerken, önünden bir karaltı geçti. Kediler bir şeylerden ürkerek bağırışıp kaçıştılar. Martı az önce kedilerin yakaladığı farenin leşiyle yükseldi gecenin kim bilir hangi gölgesine. O sırada karşı daireye takıldı gözleri. Ne olduğunu anlayamadı, balkon demirinden iyice uzaklaştı. Elinin acısını da, havanın soğunu da unuttu. Korkmuştu. Balkon duvarının karanlık bir köşesine büzüştü. Karşı daireyi gözlemeyi sürdürdü. Bir hareket vardı evet, karanlık, dev gibi bir gölge ağır ağır hareket ediyordu. Kediler bile rahatsız olmuştu varlığından. Hırsız mı acaba düşündü kadın. Bir hırsızla göz göze gelmek… Bütün yaşadıklarının üzerine bir de bu. Belki de eve sahipleridir. Dikkatli baktı. Karşı dairedekileri hayal meyal hatırlıyordu. Yeni evli bir çift… Oğlan uzun, yakışıklı; kız güzeldi. Başka bir şey bilmiyordu. İlgilenmiyordu da. Şu ana kadar. Oğlan mıydı acaba? Gölge odanın içinde  bir  şeyler taşır gibi ağır ağır hareket ediyordu. Yok, hırsız değil de, daha tekinsiz bir şeyse… Ya katilse? Her gün okumuyor muydu gazetelerde, akşam haberlerinde izlemiyor muydu? Birkaç dakika önce salonda, elleri kızının boğazına kenetlenmişken kendisi de…

Kalın perdeler açıktı. Üst daireden yansıyan ışıkla hafif loştu dairenin içi. Kadın dikkat kesildi. Gölge ağır ağır hareket ediyordu. Bir yeri aksak gibi… Ne sürüklüyordu? Kambur gibiydi gezinen. Birden olduğu yerde durdu. Ağır bedenden beklenmeyecek bir çeviklikle döndü. Kadından taraf olan pencereye yaklaşmaya başladı. Kadın duvarın içine gizlenmek istedi. Açığa çıkmıştı. Kaçacak yeri yoktu. Perde aralandı. Fare cüsseli, tüylü bedenin içinde kaybolmuş, kendisine bakan karanlık gözleri tanıdı. O gözler insanı insanlığından çıkaran, kendini kendinden alan gözlerdi. Keşke bana bakmasaydı, hiç mi hiç göz göze gelmeseydik onunla diye düşündü.

***

İki yumuşak elin sıcaklığı vardı şimdi yanaklarında. Uyuya mı kalmışım? Hem de balkonda, diye sordu, gözleri ağlamaktan kızarmış kızına. Bakmaya kıyamadığı buklelerin arkasında kalmış kafasını evet dercesine salladı kız. Hafızasından silmek istediği her şeyi bir bir anımsadı. Affedecek misin beni, dedi, yanağını ısıtan uzun parmaklı ellere sarılarak. Karşı daireye kaydı gözleri. Ev ışıl ışıldı. Genç bir çift kanepeye oturmuş, öpüşüyordu. Bir tebessüm peydah olduğu gibi uçup gitti yüzünden; gamzeleri bir göründü, bir kayboldu kadının, o kısacık anda.

Çocuk affedecekti belki. Ama unutamayacaktı. Bu yaşın kırgınlıkları unutulmazdı. Kendinden biliyordu. Kadın galiba en çok bu yüzden pişmandı.

Diğer yazılar...

1 Yorum

  1. melek şahin dedi ki:

    çok güzel bir öykü kaleminize sağlık

Yorumlar