Pamuk Tarlası Deniz Dalgası

Bir tepenin üstünde durmuş, uçsuz bucaksız, bembeyaz bulutçuklarla kaplı
vadiye bakıyorlardı. Güneş biraz hiddetini azaltmış olsa da yakıp kavurmaktan
geri durmuyor, karşı dağlardaki yeknesak bozkırın sebebi olduğunu
hatırlatıyordu. Zaman durmuş, her şey bir tablonun bir anı yakalayıp
ölümsüzleştirmesi gibi havada asılı kalmıştı. Yunus alnında biriken terleri
koluyla sildi. Yusuf eliyle bir daire çizerek,
– Bütün bu tarlalar bizim, dedi gururla. Bu ay bunları toplar, çırçırdan
geçirir, balyalar stoklarız. Ekim başında satışlar başlar. Allah yardım
ettiği zaman iyi iş. Sel, kuraklık olmazsa mahsul coşar, bereketli olur.
Tabii fiyatı da. Yağmurun, güneşin ayarı kaçmaya görsün, batarız. Bu
sene Allahtan her şey yolunda da, yüzümüz gülüyor.
Yunus, Yusuf’un dediklerini tam duymadı bile. Gözlerini kısmış, karşı dağlara
kadar uzanan bu beyazlığın içinde, oldukları yerden ufacık görünen, eğile
büküle çalışan karaltılara bakıyordu. Çocukluğunda anne ve babasıyla birkaç
kere gittiği pamuk tarlalarında gezindi aklı. Onlar pamuk toplarken hoplaya
zıplaya etraflarında oynar, toplanmış, yığın halinde pamukların üstüne kendini
atardı. Kızardı annesi. Hem de çok. Keşke yaşasaydı da kızsaydı gene. Memet
Ağa vardı orada çalışan, traktörü kullanırdı. Onu da yanına alırdı bazı bazı.
Traktörün tepesinde, tarlada çalışanların arasında ilerlerken, kendini oraların
efendisi zanneder, yüzüne vuran güneşin, saçlarında uçuşan rüzgârın
arkadaşlığından çok keyif alırdı. İş bitimi traktöre bağlanmış römorka
doluşurlar, güle oynaya evlerine dönerlerdi. Bir gün dönmedi anne, babası işten.
Ertesi gün beş ölü, on yaralı diye çıkmıştı gazetelerin küçük bir köşesinde.
Gözlerindeki yakıcı ıslaklığı, güneş kurutup yok etti Yusuf’a fark ettirmeden.
Yusuf’la askerde tanışmışlardı. Karlı, soğuk bir Ankara sabahı. Sıcacık
yataklarından koşa koşa çıkıp içtimaya durmuş bir bölük asker. Hayatında kar
görmemiş Yunus’un ensesine düşüp içine akan kar, onu ıslak ıslak ürpertiyor.
Talim zamanı. Talimi seviyor Yunus. Koşarken o dondurucu soğuğu
hissetmiyor, ciğerlerine doldurduğu havada dedesiyle, Foça’da fırtınalı
havalarda balıktan dönerken hissettikleri, hayatta kalma mücadelesinin kana
karıştırdığı acı-tatlı kokuyu duyuyor. Öyle koşuyor, canhıraş… Denizi
yenercesine, karı yenmecesine. Komutanın “kalk, koşmaya devam” sesiyle
irkilip sesin geldiği yere bakıyor. Yerde nefes nefese kalmış, kalkmaya çalışan,
kara, kuru, ufak tefek oğlanı görüyor. Hiç muhabbeti yok onunla.
Memleketinden bolca gelen ev yapımı börek, çörek, baklavayı bir edayla
dağıtışını anımsıyor. Biraz üstten bir eda. Hiç yemedi onun dağıttıklarından.
Komutanın, yerden bir türlü kalkamayan askerin yanına sinirle gidişini görünce
koşup kaldırıveriyor onu. Komutan ona kızıyor bu sefer. “Ne yaptığını
sanıyorsun sen asker? İkiniz de cezalısınız. Ellişer şınav.” Yağan kardan daha
soğuk, bölüğün acıyan bakışları altında iki asker şınav çekmeye başlıyor.
Yanındaki askerin daha on beşinci şınavda yere yığıldığını gören Yunus,
yirmincide bırakıyor kendini yere. Mutfak cezası alıyorlar bu sefer. Çuval
çuval soğan, patates ayıklıyorlar. Orada öğreniyor adının Yusuf, Diyarbakırlı
bir ağanın oğlu olduğunu. Orada başlıyor dostlukları.
Yusuf, kendisine yardım etmek için ceza almayı göze alan bu dalyan gibi,
yakışıklı, mert oğlanı çok sevmişti. Kendi kardeşlerinde bulamadığı sıcaklığı,
içtenliği onda bulmuştu. Dört erkek, üç kız kardeştiler. Yusuf en küçük erkekti.
Kızların hakkı yoktu ama erkek kardeşler mal mülk davasından, ağa babalarının
gözüne girebilmek için sık sık birbirlerinin ayaklarına basıp öne geçmeye
çalışırlardı. Sessiz bir güç mücadelesi oynanıyordu aralarında. Yusuf, bu
mücadeleyi sevmiyor, geleneklerin, göreneklerin kıskacında kendini boğulmuş
hissediyordu. Buralardan çekip gitse ağa babasının onu evlatlıktan reddedip
mirasından mahrum edeceğini biliyordu. Daha da sıkı yapışmıştı aile
kurallarına. Kendisinin ağa olup özgürlüğe kavuşacağı günü bekliyordu. Her
şey değişecekti o zaman.
Yunus ona kardeş gibiydi. Sıkıldığı zamanlar onu arar, onun sımsıcak sesinde
rahatlardı. “Keşke yanımda olsa” düşünceleri sıklaştığında aklına geldi ona en
gözde kız kardeşi Hatçe’yi verip aileye damat olarak sokmak. Birbirlerine
destek olup daha da güçlü olurlardı diğerlerine karşı. Yusuf da onu hep kollardı,
sırtları yere gelmezdi.
– Nasıl? Beğendin mi buraları?
– Güzel, çok güzel, dedi biraz sıkıntıyla Yunus.
Geleli iki gün olmuştu. Geldiğinden beri Yusuf onu baş tacı etmiş, anası, bacısı
önüne sınırsız sofralar kurmuş, krallar gibi ağırlamıştı. Yunus Foça’daki tek göz
odasında Yusuf’u misafir edemeyeceğinin ağırlığıyla bu ikramın altında
eziliyor, için için bir an evvel buralardan gitmek istiyordu. Ayrıca alıştığı
havalar değildi buralar. Rüzgâr bile sıcak sıcak esiyor, insanları, belki de bu
sıcaklıktan, yüzlerine vurmuş karayla damlara tünemiş, kıpırtısız oturuyorlardı.
Ağırdı insanlar. Duruşları ağır, konuşmaları ağır, türküleri ağır, ruhları ağır…
Oysa Ege insanında başka bir hafiflik vardı. Sürekli hareket halinde, ağzına
çaldığı kıvrak bir Ege türküsüyle başka durur, başka yürürdü. Orası da sıcaktı
sıcak olmasına ama rüzgârı serin eserdi. Belki ondan. Belki o rüzgâr alıp
götürüyordu ruhun ağırlığını. Bilemedi Yunus.
– Bak hele Yunus, diyorum ki, senin Foça’da kimin kimsen yok. Gelsen
buraya yerleşsen, bizim tarlaların birine başına koyarız seni. Bir kız
bulup evlenirsin de. Zamanla kendi tarlan da olur. Gül gibi geçinip
gidersin. Ha, ne dersin?
Şaşırıp kaldı Yunus. Ne diyeceğini bilemedi. Önünde boylu boyunca kıpırtısız
uzanan pamuk tarlalarına baktı. Handiyse biraz esse denizdeki köpük köpük
dalgalara benzeyecekti. Havada esmeyen rüzgâr ruhunda esti, dalga dalga oldu
düşünceleri. Haklıydı Yusuf. Kimi kimsesi yoktu. Ne Foça’da ne yeryüzünde.
Dedesinin ona anlattığı hikâyelerden başka serveti, denizden başka kadim dostu
yoktu. Yerleşebilir miydi buralara? Bu her anı belli, kıpırtısız topraklara. Belki
bir eşi, çocukları olurdu. Belki o zaman dayanılırdı. Dayanılır mıydı? Vadiyi
çeviren dağlar üzerine üzerine geldi, kendini hapsolmuş gibi hissetti. Bu
hapishanenin demir parmaklıklarını yok saydırabilecek bir kadın çıkar mıydı?
Öylesine bir sevda… Kadın dediğin deniz gibi işveli, cilveli olmalıydı. Deniz
tuzu gibi tenini yakmalı, ondan ayrı kaldığında o yakıcılığı özlemeliydin.
Buranın kadınlarıysa öyle durgun, öyle… Sonra deniz, denizsiz yapabilir
miydi? Her sıkıldığında, her sevindiğinde sığındığı deniz. Kendini en özgür
hissettiği zamanlar denizin üstünde olduğu zamanlardı. Koskoca engin denizin
ortasında kendini bir hiç sayacak kadar ufak görür, bu hiçliğin içinde
özgürleşirdi. Buraların tanrısı bile başkaydı. Tamamen kendilerini onun eline
bırakmış, onun lütfuna sığınmış görünüyorlardı. Denizler Tanrısı farklıydı.
Dedesi anlatmıştı. Emek ister, emeği görürmüş. Onu kızdırmaya gelmez,
kızınca üç uçlu yabanıyla bir vurur, fırtınalar çıkarır, denizleri alt üst edermiş.
Yeterince emek verirsen denizlere sükûn verir, bereketiyle balıkçıları
ödüllendirirmiş. Bu hikâyelerle büyümüş ve denizin avuca gelmez belirsizliğini
gördükçe inanmıştı. Bu belirsizliği seviyor, onunla mücadele ederken
yaşadığını hissediyordu. Eh’ geçiniyordu da. Denizler Tanrısı onun emeklerini
karşılıksız bırakmıyor, ona yetecek kadarını veriyordu. Fazlasında gözü yoktu.
Yok, yok yapamazdı, buralarda ölürdü.
– Sağ ol Yusufum ama olmaz. Yapamam. Ben denizsiz yapamam. Deniz
benim hayatım.
Bu sefer şaşırma sırası Yusuf’a gelmişti. Yunus’un onun teklifini hemen kabul
edeceğinden emindi. Teklif az mı gelmişti? Kendini ne sanıyordu ki bu?
Hayatında sahip olamayacağı bir teklif sunmuştu. Düzenli bir işi, bir maaşı, bir
hayatı olacaktı. Daha ne istiyordu? Kız kardeşini de ona vereceğini söylese
miydi? O zaman aileye girecekti. Sırtı bir daha yere gelmezdi. Açgözlü müydü
yoksa? Kız kardeşi meselesini kendine saklamaya karar verdi.
– Deniz dediğin nedir ki? İki – üç balık çıkacak da ekmek parası
kazanacaksın diye saatlerce denizin ortasında durmanın nesi güzel? Tam
balığa çıkacaksın bir fırtına kopar, çıkamazsın. Kaldın mı o gün aç? Ben
sana düzenli, sabit bir hayat sunuyorum.
Yunus iç çekti. Denizin kokusunu içine çekmemiş, dalgalarıyla oynaşmamış,
mavisinde kaybolmamış birine denizi nasıl anlatabilirdi ki? Sapsarı bir
yeknesaklığın içinde bir çivi gibi çakılıp kalmış, rüzgârın türküsüne kulak
vermemiş, denizin içinde ve dışında alacalı, kıvrak, doğaçlama bir dansın
büyüsüne kendini kaptırmamış birine. Şurada bulut bulut açmış pamukların ak
hafifliğinde yitmeyip, getireceği paranın ağırlığında var olan birine. Eğer
Yunus, içinden geçenleri sözcüklere, cümlelere çevirip birbiri ardına
sıralayabilseydi tam da bunları söylerdi:
– Bak, hani önümüzde uçsuz bucaksız uzanan bembeyaz pamuk tarlası var
ya, onu sonsuz gökyüzüne açılan bir mavi düşün. Pamuklarsa rüzgârın
aralarından geçerken söylediği türküye eşlik etmeye azimli minik, beyaz
köpüklü dalgalar. Hayal edebiliyor musun? Sonsuz bir mavi üzerine süs
gibi işlenmiş dantel dalgalar… Sadece seyrederken bile insan içindeki
yükü denize salar, dalgalar ağırlığını alıp en uzak sahillere süpürür.
İçinde ne gam kalır ne keder, tüy kadar hafif kalırsın. En güzel
çiçeklerden daha canlı, kendine has tuzlu-tatlı kokusuyla bir büyü gibi
çeker insanı. Taa uzaklara kadar yayılır, nerede olsan duyar, o kokuya
doğru çekilirsin. O kokuyla bütünleşmek, her tarafına bulamak istersin.
Şimdi bile burnumda.
Dile getirebilseydi anlar mı diye Yusuf’a baktı. Yusuf gözlerini ona dikmiş,
cevap bekliyordu.
– Deniz bir dünya, bambaşka bir dünya. Buralar gibi değil.
– Buraların nesi varmış?
– Buralar hareketsiz, durgun. Deniz öyle mi ya? Her an kıpır kıpır. Her
baktığında başka bir şey görürsün. Bak şu karşıki dağa? Hep aynı. Sabit.
Daralırım ben buralarda.
– Sabit olsun, ne olmuş? Daha iyi ya. Güven veriyor bana bu sabitlik.
– O hareketi, o bilinmezliği seviyorum ben. Her an yeni bir şey. O zaman
yaşadığımı hissediyorum. Bu dağlar, bu her şeyi önceden belli hayat
özgürlüğümü alıyor sanki. Oysa denizin uçsuz bucaksız sonsuzluğu,
kimi zaman neşeli, kimi zaman öfkeli tepkileri beni de özgür bırakıyor.
Bu özgürlüğü bırakıp, bu kurallarla çevrili, âdetlerle örülü hayata
giremem ben. Bugün açsam, yarın tokum. Çok da önemli değil. Kısılıp
kalamam ben. Gene de sağol dostum teklifin için.
Yunus’un bakışı ve duruşu değişmişti. Yusuf, Yunus’taki değişikliği şaşkınlıkla
fark etti. Bir ayağını taşın üzerine koymuş, iki eli havada heyecanla anlatıyordu.
O, her zaman, karşısında saygıyla duran, başı önünde eğik adam gitmiş, yerine
kendinden emin, devleşmiş bir adam gelmişti. Bir şey demedi.
Yunus’un yüreğindeyse bir türlü bir araya getiremediği cümleler akıyordu hâlâ:
– Hele hele bir de yanına kadar gidip, o bembeyaz köpüklü dalgaların
usulca kıyıya vuruşlarının arasına dalabilirsen, sessizce söyledikleri
türküyü duyabilirsin. Sen ve deniz bir türkünün kollarında halaya
durursunuz coşkuyla. İçinde gamdan, kederden kalmışsa hâlâ, deniz alır
içine; yutar, öğütür ve en hafifinden, en alacalısından bir şenliğe
dönüştürüp geri sunar sana. O seni ayaklarından kavrayıp güreşe tutan
hayat, denizin kendisine kimi zaman sakince, kimi zaman öfkeyle kafa
tutuşunun karşısında yenilir. Ve sen, seni bu dünyaya bağlayan tüm
ağırlığından kurtulup, altında ve üstünde olan uçsuz bucaksız derinliğe
rağmen o engin maviliğin yüzeyinde bir kuş gibi kanat çırpar, kendini
bu dünyanın hâkimi zannedersin.
Suskun, önlerinde sınırsız uzanan ovaya bakarken ikisi de başka şeyler
düşünüyordu. Yusuf, Yunus’un duruşuna, duruşundaki heybete hayretle
bakmış, içinden belli belirsiz bir kıskançlık duygusu geçmişti. Aç karnına
özgürlük oluyor muydu? Anlamadı. Yunus, çok özlediği denizin coşkusuna
kapılmış, bugüne kadar hiç fark etmediği, denizin yaşamında kapladığı
kocaman yeri ve onun için değerini duyumsuyordu için için:
– O lacivert mavinin içinde şeffaflaşır, her tarafını saran mavinin seni en
berrak, en saf haline dönüştürmesine şaşarsın. Artık bütünün
parçasısındır. O bütünün her şeyi ve hiçbir şeyisindir. Hem hükmeden
hem hükmedilensindir. O sonsuzluk içinde küçücük bir nokta olduğunu
görür, bu hiçliğin taşıdığı özgürlük duygusuyla o denizden başka bir
şeye ihtiyacın olmadığın hissiyle dolup taşarsın. İşte böyle bir şey deniz.
Yunus’un gözlerinde gördüğü ışıltı Yusuf’a yaptığı teklifin bir şey ifade
etmediğini, onun bambaşka bir dünyanın insanı olduğunu anlatmaya yetti. “Aç
karnına özgürlük! Yok öyle bir şey! Paran, gücün olacak ki özgür olabileceksin.
Gerisi boş laf, hepsi hayal”, diye düşünerek ruhunun karanlık dehlizlerinde gizli
duygularını aydınlatan o ışıltıyı yok etmeye çalıştı. Deli miydi bu Yunus? Hani
şu akıllı deli dediklerinden. Tehlikeliydi bunlar. Nasıl anlamamıştı bunu
askerde? Az kalsın kız kardeşini verecekti bu hayalpereste. İyi ki sözünü
etmedim diye sevindi.
– Neyse gidelim hadi, anam yemeğe bekler bizi.
Eve doğru, tepeden aşağı yürürlerken Yusuf, Yunus’u düşünüyordu. Nasıl bir
şeydi ki bu deniz, insanı böyle deli divane edebiliyordu? İçindeki zincirleri
koparıyor, dünya nimetlerine sırt çevirtip bambaşka bir mutluluk tattırıyordu?
Hiç tatmadığı özgürlük böyle bir şey miydi? Gidip birkaç ay denizde yaşamayı
denese miydi? İçinde onu kıskıvrak sıkıştırmış bağlar kopar mıydı? Dönüp,
pamuk tarlalarına göz gezdirdi yeniden. Düşünceyi savuşturdu.

Diğer yazılar...

2 Yorum

  1. ZEYNEL dedi ki:

    Kaleminize sağlık. Yasemin Hocam asker arkadaşlığını çok güzel islemissiniz .Bir de askere gitseydiniz neler yazarsınız.Insan yaşadığı yere benzer demekki buğday tarlaları ve deniz hayal dunyalarimizi nasıl da etkilemis.Gercekler bizi bir noktadan bir noktaya götürür hayaller ise heryere.Kanadaya selamlar

  2. Gökhan Elbir dedi ki:

    Kaleminize sağlık.

Yorumlar