Kırkıncı Hasat

Helen taş duvarın bittiği yerde başlayan zeytinliğin arasına daldı. Elindeki
orakla önüne gelen ağaca saldırıyor, her darbede artan öfkesiyle ağaçların
gövdesinde büyük yarıklar açıyordu. Delirmiş gibiydi, gözleri bu yaşında iyice
belirginleşen elmacık kemiklerinin üzerinden fırlayacak gibi görünüyordu. Cılız
bedeni orağı her savurduğunda titreyerek tıpkı yaraladığı ağaçlar gibi
sendeliyordu…
Eskiler; her zeytin ağacının insanlar gibi bir ruhu olduğuna inanırlar ve
ruhlarının o ağacın içinde yaşayıp öldüğünü düşünürlerdi. Atalarının yüzyıllar
önce medeniyetler kurduğu bu topraklara dönmesinin sebeplerinden biri de
belki buydu. Ağaçlarla konuşacak, onları dinleyecek ve belki de o hikâyede
olduğu gibi ağacın içine hapsolmuş bir sevgili bulacaktı. Ahmet o aradığı
sevgili miydi? Bilinmez ama karşılaşmaları tam da bu zeytinlikte, şimdi
çılgınca saldırdığı ağaçların arasında olmuştu.
Helen, henüz yirmili yaşlarının ortalarında, Londra’da gördüğü arkeoloji
eğitimini tamamlamış ve sonsuz bir açlıkla Ege’ye koşmuştu. Hiç yanından
ayırmadığı deri kaplı not defterine hayalle gerçeğin karışıp hikâyelere
dönüştüğü şeyler yazıyor, boynunda sürekli asılı tuttuğu Pentax’ıyla her yeri
kare kare fotoğraflıyordu. Sıkıcı turistlerin, saçma sapan merakına alışık
köylülerin ilgisini çekebilecek biriydi aslında. Bir zamanlar sandaletli
ayaklarıyla domuzun düştüğü yere kocaman şehirler kuran dedelerinin izini
sürerek, gezdiği her kalıntının içinde o günlerin hayalini gözünde
canlandırmaya çalışıyordu. İnsanlar taş caddelerden Agora’ya yürüyor, alışveriş
yapıyor ve sohbet ediyorlardı. Kemerli sütunların altından geçip, hamamlarda
yıkanıyorlardı. Genç ruhunu besleyen bu mermerden atmosfer, onu aylarca
büyüledi. Ağustos’un son günleri olmalıydı, akşam güneşi Celsus
Kütüphanesi’nin alnında batmaya hazırlanırken, Helen Efes’te geçen birkaç
haftanın ardından ertesi gün yola çıkmak üzere kendisini ağırlayan pansiyona
döndü. Mustafa Amca mübadele sırasında Yunanistan’a göç eden komşusu
Dimitrios’un kendisine emanet ettiği bu taş eve gözü gibi bakmış, iki yıl önce
de turistler için şirin bir pansiyona dönüştürmüştü. İşte her şeyin başladığı yer
tam da burasıydı. Ahmet… Mustafa Amcanın oğlu ya da bir meleğin insan
bedenine düşmüş hali. İlk karşılaşmalarında, arkadaki zeytinlikte ağaçtan
düşmüş bir yavru kuşu kocaman avucunun içinde taşıyarak ancak bir meleğin
şefkatiyle olabilecek naiflikte yeniden yuvasına koymaya çalışıyordu. Oysa o
kadar heybetli bir adamdı ki turistler onu ilk gördüklerinde önce korkuyla
karışık saygı hissederlerdi. Helen bu dev gibi adamın yaptıklarına şahit
olduğunda, içinde uyanan merak duygusuna karşı koyamamış, odasından inerek
yanına gitmeye karar vermişti. Basamaklardan uçarak inip, zeytinlikle
pansiyonu ayıran taş duvarı geçtiğinde o koca adamı gözden kaçırma
korkusuyla kalbi deli gibi atıyordu. Duvarın bitip zeytinliğin başladığı noktaya
ulaştığında Ahmet koca gövdesiyle aniden karşısına dikiliverdi. İşte, bu da tam
olarak o derin yeşil gözlerin içine düştüğü andı. Esmer yüzünün ortasına
kondurulmuş koca bir burun ve kalın kaşların arasında yemyeşil bir dehliz.
Helen ne diyeceğini bilemiyordu, tam anlamıyla Ahmet’in gözlerinde
kaybolmuştu. Tam bir şeyler gevelemek üzereydi ki aynı dili bile
konuşmadıklarını hatırlayıp gülmeye başladı. Ahmet de onunla birlikte gülerken
tam kırk yıl sürecek bir masalın ilk satırları yazılıyordu.
“Sence sonbaharı hangi renk anlatır Helen?” dedi Ahmet.
“Gri. Bunu herkes bilir. Yaz sarıdır, kış beyaz, ilkbahar ise yeşil.”
“Bence sonbahar yeşildir” dedi Ahmet. “Aslında hangisi daha büyük haksızlık
anlayamadım biliyor musun?”
“Ne gibi?”
“Mevsimleri tek rengin içine hapsetmek mi yoksa renkleri tek bir mevsime
mahkûm etmek mi?”
“Saçmalıyorsun. Hem senin yapacak işlerin yok muydu?” dedi Helen.
Ahmet kırılmıştı, ama belli etmedi. “Haklısın, yapacak işlerim var” dedi.
Rüzgâr, eylül ayının ortalarında artık iyice yaşlanmış evin zeytinliğe bakan
duvarına dokundu ve Ahmet açık pencereden gelen serinliği hissetti yüzünde.
Gözlerini açmak istedi, başaramadı. Evin taş duvarlarından yankılanan bir
melodi zeminde sürünerek aylardır yatmak zorunda kaldığı yatağın ucuna kadar
ulaştı, Helen en sevdiği plağı dinletiyordu ona. Hasat mevsimi artık çok
yaklaşmıştı ve kırk yıllık sevgililer için bu aynı zamanda romantizm demekti.
Gülümsemek istedi, başaramadı. Onca yıldan sonra damağında kalan tuhaf bir
hisle baş etmeye çalışıyordu birkaç gündür, öyle tuhaftı ki sanki ağzından
ciğerlerine iniyor ve kalbini sıkıştırıyordu. Hastalığının bir sonucu olabilecek
türden bir şey değildi bu, sanki daha çok en sevdiği bir şeyi aniden kaybetmiş
olmak gibi yani durup dururken, ortadan kaybolan bir eşya ya da öyle bir şey.
Derin bir keder ruhunu kemiriyor ama bir türlü ne olduğunu bulamıyordu.
Ağlamak geldi içinden, başaramadı. Rüzgârın taşıdığı koku ile bir saniyeliğine
bölündü düşünceleri. Bu O’nun kokusuydu, lavanta. Helen, hasat için zeytinliğe
gitmiş olmalı diye geçirdi içinden. Ne zaman terlese bu koku doldururdu her
yanı. Ahmet bunun ilahi bir işaret olduğunu söylerdi hep. Yani kim terlediğinde
lavanta kokardı ki? Helen gülerdi, asıl onun gibi bir adamın biz kötülerin
arasında nasıl olup da yaşayabildiğini anlamadığını söylerdi. İlahi bir
unutkanlık derdi buna “Sanırım Tanrı seni buraya göndermiş ve unutmuş”
Ahmet neden böyle söylediğini hiç anlayamamıştı, kendisini diğerlerinden
ayıran bir fark göremiyordu. Yine de illa bir tanrısallık aranıyorsa bu Helen’i
karşısına çıkaran mucize olmalı diye düşündü. Teşekkürler demek istedi,
başaramadı. Ahmet yüzündeki serinliğin bedenine yayılmaya başladığını
hissetti. Her yer lavanta kokusu dolmuştu, en sevdiği melodi onu yattığı yerden
havalandırdı sanki. Kendini o kadar hafif hissetti ki koca bedeni gökyüzüne
savrulan bir tüy gibi pencereden süzülerek zeytinliğin üzerine doğru uçmaya
başladı.
“Sonbahar yeşildir” diye uludu Helen, orağı zeytin ağacının gövdesine
saplarken. Attığı her adımdan geriye, gövdelerinden yaralanmış ağaçlar
bırakarak ilerliyordu. Avuçları patlamış, ciğerleri yanmaya başlamıştı. Her şey
olup bittikten sonra onu zeytinlikte baygın halde bulan komşusu Cevdet “Deli
kadın işte, yalnızlıktan kafayı yedi sonunda” dedi.

Diğer yazılar...

Yorumlar