Resimdeki Gözyaşları

“Kalk bey kalk!”

“Ne var yahu sabah sabah?”

“Kalk dedim, kalk çabuk, hadi! Şu haberi oku hemen!”

“Ya hanım, daha gözümü açmamışım, ne haberi, ne okuması Allasen!”

“Çabuk dedim ya! Bayılacağım heyecandan!” 

“Aman, aman gözünü seveyim, yine başlama şu eski huylarına. Bak, kaç yaşına geldik! Eski Sami’nin esamisi yok artık. Bayıldığın yerde kalırsın valla.”

“Şimdi bayılacağım ama!”

“Kalkmıyorum ben de o zaman!”

“Tamam, tamam, söz, bayılmam.”

“Hah şöyle yola gel bakayım.”

“Hadi ama kalk otur.”

“Buyurunuz kalktım işte. Fesuphanallah!”

“Oku şurayı çabuk.”

“Ver bakayım. Eee, hani bir şey gözükmüyor ki burada. Aman hanım ya beni de salak ettin sabahın seherinde. Gözlüğüm nerede?”

“Ay, aman ya, bi gözlüğüne sahip çıkamıyorsun. Salondaki sehpadaydı sanki.”

“Hadi bakalım marş marş, kap getir!”

“Şu haber olmayaydı görürdün sen!”

“Tövbe, tövbe. Sabah sabah yaşadığımız şu strese bakın!”

“Buyurunuz efendim!!!”

“Eveeet, neymiş bakalım sabahın köründe bizim hanımı bu kadar dellendiren haber: ‘Adli Tıpta Yeni Teknoloji: Resim Yaşlandırma Programı’ Hoppala, bu da ne yahu? Ne alâkamız var hanım, bizim bu haberle? Kafayı mı yedin sen? Gençleştirme yazsa anlayacağım da… Hah-hah- hah-ha!”

“Bırak dalga geçmeyi de haberi oku sen esas.”

“Allah Allah! Peki, bakalım, ne diyormuş bu haber?”

“Sesli oku istersen.”

“Niye? Sen okuyamadın mı?”

“Bak, hâlâ dalga geçiyor. Bırak zevzekliği de oku şunu. Nasıl okursan oku.”

“Tamam, okudum işte! Neymiş bakalım sabahın köründe beni uykumdan uğratacak, seni bu kadar heyecanlandıracak kadar önemli olan şey, inan anlamış değilim.”

“Anlamadın mı?”

“Yooo, anladım da eşek saatim ya dalga geçiyorum. Hadi hanım, bırak sabah sabah bulmaca çözdürmeyi de, zaten afyonum patlamamış, söyle, neymiş bu kadar önemli olan?  Hah, bak işte, erkenden uyandırdın şimdiden karnım zil çalmaya başladı. Çayı koydun mu sen?”

“Çay kolay, hele bi cevap ver, gidiyor muyuz bugün Adli Tıbba?”

“Adli Tıbba mı? Hoppala, o da nereden çıktı? Ne işimiz var oralarda? Yoksa yine? Haydaaa, lütfen ama Samiye Hanım, lütfen, başlama yine!”

“Diyorum ki, elimizdeki fotoğrafı götürsek, anlatsak derdimizi.”

“Eee?”

“Bize yeni resim yapsalar…”

“Aklını mı kaçırdın sen? Kırk yıldan bahsediyoruz, tam kırk yıl… Kafan yerinde mi Allah aşkına! Bak yine fırlatacaksın tansiyonumu…”

“Hadi, lütfen ama kırma beni.”

“Ya sen ne inanıyorsun böyle haberlere. Olsa olsa on, bilemedin on beş yıl olsun, ancak o kadarını tahmin ederler. Kırk yıl çok uzun bir süre. Yapma Allah aşkına. Hem, hani sen kapatmıştın artık bu konuyu, söz vermiştin bana.”

“Ama bu yeni bir gelişme. Bak ne diyeceğim, şimdi hemen gidip çayı koyayım. Şöyle güzel bir kahvaltı yapalım. Hem yer hem konuşuruz ha, ne dersin?”

“Hiç anlamam valla, bu konu benim için kapanmıştır artık.”

Der demez Samiye hanımın gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı:

“Niye böyle yapıyorsun? Her seferinde umudumu kırıyorsun, yerle bir ediyorsun. Sanki sadece benim evladım. Üvey olsa daha fazla ilgilenirdi!”

“Tövbe, tövbe! Ne biçim konuşuyorsun öyle Samiye Hanım. Hiç öyle şey olur mu? Ama sen de biliyorsun, birlikte yaşamadık mı tüm olanları. Her seferinde süngümüz düşük gelmedik mi eve, sonra sen yataklara düşmedin mi? Bak artık kaç yaşına geldik. Hastalanırsak kim bakacak bize. Biliyorsun işte kimimiz kimsemiz yok şu hayatta birbirimizden başka.”

“Var!”

“Var mı? Kimmiş o? Şu, kız kardeşinin sümsük kızı mı yoksa?

“Belgin!”

“Hayda, geldik yine en başa. Sen bana sabır ver Ya Rabbim!”

“Hadi ne olur kırma beni de umudumu da.”

“Hadi, hadi bırak zevzekliği de git koy şu çayı, aklımız başımıza gelsin hele…”

Der demez, Samiye Hanım yaşına başına bakmadan, yatak odasından mutfağa doğru uçar gibi fırladı. Hemen çayı koydu. Buzdolabından malzemeleri otomatiğe bağlanmış gibi tak tak çıkardı. Beş, bilemedin on dakikada sofra hazırdı; seslendi:

“Sami Bey, hadi gel!”

“Maşallah, bu ne sürat hanım, daha yüzümü yıkamadım. Az bekle!”

Sami Bey, oflaya puflaya geldi masaya.

“Oh, mis gibi çay kokmuş! Bakıyorum da karanfiller falan atılmış. Hani hiç sevmezdin!”

“Rüşvet sana rüşvet. Hele bir gidip gelelim börek bile açarım.”

“Pes doğrusu, bu kadar iddialısın yani!”

“Evvet efendim.”

“Dur, dur, sakin ol! Heyecandan beni yakacaksın. Az ötede koysana şu çayı!”

Samiye Hanım keyifle, içi pır pır yaptı kahvaltısını. Sami Bey ise kahvaltı boyunca hiç konuşmadı. Nihayet sıra keyif çayına gelince karısının elini şefkatle tutarak;

“Bak Hanım,” dedi usulca, “gerçekten inanıyor musun beş yaşındaki çocuğun fotoğrafından, kırk beş yaşındaki bir insanın, tabii o da yaşıyorsa…”

“Öyle deme bey!”

“Tamam, peki, affedersin. Ha, ne diyordum? Kırk beşindeki bir insanın şu anki halini resmedebileceklerine, ha, gerçekten?”

“Neden olmasın bey? Şu teknolojinin geldiği yere baksana… Hiç düşünebilir miydik, oturduğumuz yerden dünyanın her bir köşesiyle konuşuyoruz, hatta görüntülü… İnternet desen öyle! Daha neler neler… Keşke bizim zamanımızda bu imkânlar olaydı da, kesin bulurduk Belgin’imi, kesin!” 

“Bak ona inanırım, bulurdun sen,” dediğinde Samiye hanımın gözleri pırıl pırıl parladı. Devam etti Sami Bey:

“Bak hanım, eğri oturup, doğru konuşalım. Diyelim gittik, resmi de çizdirdik. Eee, n’apcaksın sonra elinde kuru kuruya bir fotoğrafla?”

“Hiç öyle şey olur mu bey? Polise gider dosyayı yeniden açtırırız. YAKAD’a üye oluruz. Facebook, İnternet, Allah ne verdiyse koyar, sorarız dünya âleme, bunca yıl bekledik, bekleriz biraz daha!”

“Vay, vay! Harekât planı hazır yani!”

“İnşallah, Ya Rabbim, İnşallah!

“Bir şey dedin sen demin, yaka mı, ne o?”

“Ha, YAKAD. Dernek… Bizim gibi evlâdını kaybeden bir baba kurmuş. Hatta şimdi, bir de umut otobüsleri var… Fotoğrafları otobüsün üstüne basıp, ülkeyi dolaşıyorlar. Dokuz yüz kişiyi bulmuşlar öyle.”

“De me yav! Vay internet canavarı! Neler biliyorsun sen, öyle?”

“Eee, yaran derin olunca, derin derin bakarsın işte öyle her yere!”

“Peki hanım, hazırlan da çıkalım bakalım. Yalnız şimdiden anlaşalım öyle aman aman umutlanmak, sonra da hastalanmak yok, tamam mı?”

“Tamam bey tamam. Ne yapalım, en olmadı kızımızın son halinin bir resmi olur elimizde. Bakar bakar ağlarım ben de, şarkıdaki gibi: 

Bir gün belki hayattan / Geçmişteki günlerden / Bir teselli ararsın /Bak o zaman resmime / Gör akan o yaşları 

Benden sana son kalan / Bir küçük resim şimdi / Cevap veremez ama / Ağlar yalnızlığına 

Diye mırıldanıyordu hâlâ Samiye Hanım, kapıyı kilitlemiş, çantasını, fotoğraf orada mı diye bininci kez kontrol ederken…

Diğer yazılar...

Yorumlar