Ruhlarımızı Yüzüyorlar Bedenlerimizden

Yağmur güneşe isyan edercesine çığlık çığlığa yağıyordu. Hüznü yağmurla birlikte yüreğine yüreğine doluyordu. Oysa ne çok severdi yağmuru.

Kimselere görünmeden anfiye girmek için koşar adım yürüdükçe kalbi aynı hızla çarpıyordu göğüs kafesinin içinde. Çantasını başının üzerine koyup duvar dibinden hızlı adımlarla geçti, tam merdivenlere geldiğinde o istenmeyen ses beliriverdi yanı başında.

“Sevinç! Sevinç! Erken gelmişsin, daha derse var. Gelsene, kızlarla laflıyoruz.” diye koluna giriverdi Arya.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olsa gerek diye yine sessizce geçirdi içinden Sevinç. Sessizliğin sesini öğrenmişti son birkaç yıl içinde. Sessizce konuşmayı, ağlamayı, bağırmayı, haykırmayı…

“Siz devam edin, ben notlarımı toparlayacağım.”

“Aaa yapma hadi! Gel yarım saat var daha, hem çay içer ısınırız biraz.”

Satranç tahtasındaki iki oyuncunun düellosu gibi uzun bir sessizlik içinde susup acısını yumru gibi boğazında taşıdı.

Kantine giden yolu büyük bir keder bulutu kaplamıştı ve yağmur görünmez haliyle içine içine yağmaya devam ediyordu. Arya, kendine ve Sevinç’e birer çay aldı ve diğer kızların yanına oturdular. Kızlar hararetli bir şekilde iki gün sonraki anneler günü için alacakları hediyelerden bahsediyorlardı. Sohbet birkaç dakika daha böyle devam ettikten sonra durumun farkına varan Arya, konuyu değiştirmeye çalıştı.

Çayın dumanı tüttükçe içindeki yanan ateşin dumanında boğuluyor gibiydi Sevinç.

“Sorun değil Arya. Çayım bitsin kalkacağım zaten.”

Teyzesinin yanına yerleştikten sonra Sevinç’in hayatında değişen en önemli şeylerden biri de okuluydu. Bitirmesine son bir sene kala tüm arkadaşlarından da ayrılmış, yeni bir okula başlamıştı. Tüm durgunluğuna ve sakinliğine rağmen kısa sürede burada da yeni arkadaşlar edinmişti. Biraz deli dolu, biraz hırçın, çokça da hareketli olmasına rağmen en çok Arya ile anlaşıyor, en çok onunla konuşuyordu. Belki de Arya’nın biraz asi biraz isyankâr halini seviyordu. Belki de Arya içindeki isyanın sesiydi onun için!

Bir anda uzaklara dalıp giden Sevinç gözlerini kapattı. Arkadaşları endişeyle: 

“Sevinç, iyi misin?” diye sorarlarken;

“Çığlıklar! Martıların çığlıklarını dahi bastıran insanların çaresiz çığlıkları!” diye martı çığlıklarını duyan Sevinç, kulaklarını da kapattı…

“Sevinç, acını anlamamız mümkün değil belki biliyorum ama anneni nasıl kaybettiğine dair hiç konuşmadın. Bizler de senin arkadaşınız, anlatmak istersen acını paylaşmak isteriz” diye bir anda tüm merakını döktü Feride…

Boğazında çöreklenen yumruyu yeniden hisseden Sevinç: “Furuğ Ferruhzad’ın dediği gibi ‘Kadın, gelecekteki dünyayı doğurandır.’ Ama benim annem karnında koca bir acı, kalbinde koca bir dünya ile öldü…” 

Oluşan derin sessizlikte Arya, “Sanırım bu merakını sonraya bıraksak daha iyi olur” diyerek dik dik baktı Feride’ye…

Sevinç, derin bir iç çekti; bir anda zaman geriye sarmıştı kendisini…

“Kan kokusu! Baharda kan kokusu, insanın yüreğini dağlayan bir kan kokusu! Bahar yeşilini geçirmiş gelin gibi süzüle süzüle geldiği bir bahar günü annem kefenini giydi. Ağaçlar köklerine sakladı dallarını, çiçekler boynunu büktü, kaldırımlar o gündür yağmura hasret hep!” diyerek başladı anlatmaya.

“Annem banka memuruydu. Her gün akşam altıda evde olur, gelir gelmez yemeğe koyulurdu. Bizim evde akşam yedi oldu muydu hazır olacaktı yemek. Cuma günleri bir saat geç gelirdi ve o nedenle hep bir gün önceden pişirirdi cuma günkü yemeklerini. Çünkü babam yemeği de günlük pişmiş severdi. Sanırım babam her şeyi annemden daha çok severdi ya da her şeyi onun istediği gibi yaptığımız sürece severdi bizi.”  “İyi de, illa akşam yedi olacak diye bir kaideye bağlamak ne saçma. Üstelik annen çalışıyormuş da!” diye lafa atıldı Feride. “Gel gör ki… Bir önceki günden pişirmemiş yemeği. O gün de normalinden iki saat daha geç geldi. Hemen yemeği pişirmeye koyuldu tabii ama babam söylenmeye başlamıştı. Onu sakinleştireyim derken yemeği yaktı. Babam zaten yer arıyor bağırıp çağırmaya. Annemin çalışmasını istemezdi, o nedenle de hep bir şekilde bahane bulur annemin canını yakardı. Bazen sözleriyle bazen elleriyle…”

Sanki o anda bir fırtına çıkmış ve bulundukları masa dışında her şeyi alıp götürmüştü. Feride ve diğer kızlar yutkunarak hem hüzünlü hem korku dolu gözlerle dinliyorlardı, Sevinç’in sesi dahi titremeden anlattığı hikâyesini…

“Ama annem çok güçlü ve sabırlı bir kadındı. Buna rağmen ayrılmadı babamdan ve hiçbir zaman bunun nedenini ne anlayabildim ne de öğrenebildim.”

Arya, gözyaşlarını tutamayıp; yüreğinin bir yarısının şükrederek sevindiğini, diğer yarısının da duyduğu acıdan titrediğini hissetti.

“Gözü her zamankinden daha da dönmüş babam, bileğinin gücü hırsına az gelince eline kaptığı bıçakla annemin üzerine yürüdü. Pencereye kadar elinde bıçakla sıkıştırdı onu. Kapıyı açıp ben yardım edin diye bağırdıkça, dayadı bıçağı annemin boğazına. Alt komşumuz Kadir amcaya seslenmemle birlikte babam bana dönüp bağırmaya başladı. O sırada annem de can havliyle kendini dışarı attı. Tabii, babam da arkasından… Odada ne kadar öylece kaldım hatırlamıyorum.

Ana rahminden çıkarken bu kadar yanmamıştı canım o kapıdan çıktığımda… 

Babam annemin üzerine çıkmış bıçağı sallayıp duruyordu. Ben, ‘Dur baba!’, ‘Baba yapma’, ‘BABA ÖLDÜRECEKSİNNN…!’ diye bağırdıkça kulağımda boş boş çınlayan çığlıklar…

Sokakta can hıraş öldü benim annem!

Vicdanı, imanı sağır olmuş bir şehrin bir hayatın sokaklarında sadece bakmakla yetinen insanların çığlıklarıyla öldü.” diye devam ederken sesiyle birlikte bedeni de titremeye başlamıştı Sevinç’in. Kapalı gözlerinden oluk oluk yaş değil de kan akıyordu sanki!

“Öldürüyorlar! Kadını, bir anneyi, bir çocuğu, ruhlarımızı öldürüyorlar… 

Bıçakları keskin, bıçakları zift, kalpleri çürük!!! Ellerimi annemin karnına bastıra bastıra bağırdım. Duymadılar.Sıkı sıkı sarılıp cansız bedenine, bir kabusun içinde bağırır gibi bağırdım sonra kendime. Sesim çıkmayana dek bağırdım. Bir anneyi öldürürken evladını da ruhen öldürüyorlar, yardım edin diye bağırdım. Duymadılar. Ruhlarımızı yüzüyorlar bedenlerimizden…”

Sevinç, içindeki acıyı kendinden geçercesine kusarken olduğu yerde yığılıp kaldı. Arya ve diğer arkadaşları Sevinç’i hemen tutup revire götürdüler.

Arya, Sevinç’in yanında beklerken yüreğindeki fırtınada oradan oraya savruluyordu…

“Hayâsızlığın mekân tuttuğu göğüslerde kendini koyacak yer bulamayan; hakkı, hukuku, adaleti yerinden oynatamayan çocukların çığlıkları…

Kaç kere ölüp kaç kere dirilecekler şimdi, kurşun gibi mayın gibi patladıkça patlayacak, Sevinç gibi içten içe ateşin içinde yürüyecek onlarca çocuğun yüreği…

Nice kadın sessizce bağırmaktan, nice çocuklar gözyaşlarını silmekten, sözler acıları sarmaktan usandı, toprağın bağrı titredi durdu da toprağa verenler usanmadı…” diye içten içe haykırdı Arya.

Sevinç, kendini toparlayıp yatağın içinde doğruldu. Arya, hiç bakmadığı kadar güçlü, sevgi dolu baktı arkadaşına ve sımsıkı sarıldı. İçindeki sesi bir türlü susturamıyordu:

“Olsun varsın ne alacak ne de verecek hediyelerimiz olmasın. Ama olabileceğimiz kadar evlat, olabildiğimizden çok anne olalım. Annemiz, kardeşlerimiz, dostlarımız yanımızdaysa ya da çocuklarımızın kolları boynumuzdaysa, SESSİZCE ŞÜKREDELİM varlıklarına… Günün ne olduğu, ayın kaçı olduğunun önemi olmasın. Uzakta bile olsalar gölgeleri olsun hayatlarımızda…”

Hayatı boyunca unutmayacaktı Sevinç’in yığılıp kalırken ki sözünü: 

“Ruhlarımızı yüzüyorlar bedenlerimizden… 

Diğer yazılar...

Yorumlar