Sancı

Bu sabah da uykuya teslim oldun. Neredeyse öğlen olmuş, bir türlü kendini yataktan çıkaramıyorsun. Karın seni terk ettiğinden beri bunu çok sık yapıyorsun. Uyur-uyanık bir sağa bir sola dönüyor, kitabını yazmaya nasıl başlayacağına karar veremiyorsun. Saatler hızla ilerliyor, sen en değerli zamanlarını uykuda geçiriyorsun. Dışarıdan gelen bir çıtırtıyla gözlerini açıyorsun. İlk aklına gelen yazma düşüncesi oluyor. Gözlerinden yaşlar gelinceye kadar esniyorsun, gevşek, sarsak bir biçimde sürükleyerek vücudunu, yataktan çıkarıyorsun.

Soğuk suyla lavaboda ayılmaya çalışırken bir yandan aynadaki ıslak yüzünü inceliyorsun. Şakaklarındaki siyah saç tellerinin arasından parlayan beyazlara, hâlâ ilk fark ettiğin andaki şaşkınlıkla bakıyorsun. Şişmiş, kızarmış gözlerinde üniversite yıllarındaki heyecanı, tutkuyu arıyorsun. Karınla yaşadığın aşkı, daha üniversiteyi bitirmeden evlenmeyi, erken sorumluluk almayı, erken yaşlanmayı sorguluyorsun. Her şeyi çabuk çabuk yaşamak mı, yazdıkça kendine dönmek mi bitirmişti aşkı? Bilemiyorsun. “Yarattığın kahramanlarınla flört ederken beni görmüyor, duymuyorsun” demişti. Bir anlamda uyarmıştı seni aslında. Yazdıkça okundu yazıların, okundukça yazdın, sarmal içinde nasıl geçti zaman anlayamadın. Anlayabildiğin tek şey karındı ve onun seninle yaşadığı yalnızlık… Ama onu anlamak, sevmek sonucu değiştiremedi.

Hazırladığın acı kahve de seni kendine getiremiyor. Acıkmadığın halde alışkanlıkla bir şeyler atıştırıyorsun. Kapıya bırakılan gazeteleri alıyor, her zaman oturduğun koyu kahverengi, kolçak yerlerindeki kumaşı yıpranmış berjer koltuğa kuruluyor, ayaklarını koltukla aynı kumaşla kaplanmış pufa uzatıyor, gazetelere şöyle bir göz atıyorsun. Arada bir koyu renk cilalı masana, üzerinde açık duran defterine, bilgisayarına bakıp daha yazmak için hazır olmadığını düşünüp tekrar gazeteleri okumaya devam ediyorsun. Birkaç köşe yazarının yazılarını okuduktan sonra gazeteleri özenle katlayıp ortada duran cam sehpanın üzerine bırakıyorsun. Güneş ışıkları bulutların arkasında kaldığından koyu renkli mobilyaların ve halının rengi daha bir kasvetli görünüyor gözüne.

Bu sabah da diğer sabahlar gibi yatağından kalktığın andan beri kıvranıyorsun, masandan, bilgisayarından uzak durmaya çalışıyorsun ama yayıneviyle yaptığın sözleşmeye göre süren kalmadı ve kitabına henüz başlayamadın. Kalkıyor, odanın içinde ağır adımlarla yürüyorsun. Konsolun üzerinde asılı duran antika guguklu saatin önünde, onu kurmak için duruyorsun. Saati ilk getirdiğin günü anımsıyorsun. Karın “Kimin kullandığı belli olmayan bu eski püskü eşyayı istemiyorum” diye tutturmuş “Evi tahtakuruları basacak” diye feryat etmişti. Kim bilir kimlerin yaşamlarına zamanın izlerini saat başı öterek taşıyan kuşun sesi, evinizde karının başını ağrıttığından, susturulmuştu. Ne kadar birbirinizden farklı olduğunuzu ancak ayrıldığınızda anlıyorsun. İtirazlarını, yakınmalarını, öfke nöbetlerini, kızgın ateş topuyken, hem de sana kızgınken kollarının arasına aldığında direnen, kurtulmaya çalışan gergin bedeninin, gevşeyip sakinleşip sana teslim oluşunu özlüyorsun. Aylardır onun evde olmayışına rağmen saatin kuşunu ötmesi için özgür bırakmadığını, bunu hâlâ ayrılığı kabullenmediğin için, her şeyi olduğu gibi bırakırsan dönebileceğini umut ettiğin için yaptığını biliyorsun.

Mutfağa geçip kaynamakta olan suyu fincanına dolduruyor, her zamankinden bir ölçü daha fazla kahve koyuyorsun. Elinde tuttuğun kahveyi dökmemeye özen gösteriyorsun. Nihayet kitabınla ilgili bir-iki cümle oluşturabiliyorsun. Kurduğun cümleyi yazmak için odana geri dönüyorsun.

Masanın başındasın, elindeki fincandan büyük bir yudum kahve alıyor, masanın üzerine bırakıyorsun. Oturduğun koltuğun arkalığını biraz daha dikleştiriyor, bilgisayarın açma kapama düğmesine basıyorsun. Bu arada kurduğun cümlelerin birini değiştirdin, beyninde tekrar yazdın bile. Düşündüklerini kaybetmemek için hızla bilgisayara geçiriyorsun.

İlk paragrafı oluşturdun. Duruyor ve yazdıklarını baştan okuyorsun. Son cümleyi beğenmiyor siliyor, tekrar yazıyorsun. Paragrafı baştan sona okuyor, eklediğin kısmın anlamı değiştirdiğini fark edip, son cümleyi tamamen siliyorsun. İlk iki cümle arasına yeni bir cümle ekliyor, tekrar okuyorsun. Dikkatini toplamak istercesine gözlerin harflere dikili, soğumuş kahvenden bir yudum daha alıyorsun. Yazdıkların anlamsız geliyor. Biraz gergin bir şekilde tamamını siliyorsun. Parmakların klavyenin üzerinde hangi harfe gideceklerini bilemeden bekliyor. Derin bir nefes alıyor, aradığın her şey ekrandaymışçasına, başka hiçbir şeyi görmeden bakıyorsun. Bembeyaz bir boşlukta yönünü, yolunu arıyor, bulamıyorsun. Bilgisayarında bomboş açık duran sayfa sana bakıyor, sen ona bakıyorsun.

İçmekte olduğun ikinci fincan kahve de ilham perilerini getiremedi sana. İlk cümleyi kurabilsen arkası gelecek biliyorsun. Öylesine duruyor olmak seni yoruyor, sandalyenin arkalığına yaslanıyorsun. Masanın üzerinde duran antika telefon gözüne ilişiyor, herhangi birini arayıp konuşmayı düşünüyor, vazgeçiyorsun. Masanın üzerindeki cilanın çizilmiş yerlerinden anlamlar çıkarmaya çalışıyorsun, tıpkı çocukluğunda bulutlarla yaptığın gibi. Uzanıp kalemlikten bir kurşun kalem alıp oynuyorsun. Bu oyun da sıkıyor seni. Modaya ait yazılar hariç dünyadaki hiçbir yazı türüne, senin yazdıkların da dâhil ilgi duymayan karının çıkardığı sesler miydi, ilham perin? “Yürürken bile bu kadar gürültüyü nasıl çıkarabiliyor” diye kızarken, şu an yaşadığın sessizlik bunaltıyor seni.

Masanın üzerindeki müzik setinin uzaktan kumandasıyla hafif müzik açıyorsun. Koltuğunu bir sağa, bir sola döndürüyorsun. Oturduğun yerden kalkmadan arkandaki kütüphanenin raflarına bakıyor, çağrışım yapacak bir şeyler arıyorsun. İsimlerini okuyabildiğin kitaplar, okuyamadıkların, hepsini gözden geçiriyorsun. Sandalyenin hafif sallantıları biraz gıcırtıyla sana eşlik ediyor, bir iki tanesini karıştırmayı düşünüyor, vazgeçiyorsun.

Kalkıyorsun, pencerenin önünde dikiliyor, tül perdeyi hafifçe aralıyorsun. Öylesine yoldan geçenlere, yağmur yüklü bulutların altında renk değiştiren evlerin çatılarına, yere düşen yaprakları isteksizce süpüren apartman görevlisine; elinde ağır ağır salladığı tırmığa, rüzgârın da yardımıyla tırmığın dişleri arasından kaçışan kuru yapraklara; düşen yaprakların görünür kıldığı ağacın dalları üzerindeki siyah beyaz renkleriyle kedi yavrusuna, onu ağacın altında heyecanla bekleyen sarı tüylü köpeğe bakıyorsun. Ne kadar süre orada öyle durdun fark etmiyorsun. Her şeyin ağırlaşmış görüntüsünün aksine, zaman çok hızlı akıyor, duvardaki guguklu saatten zamanı kontrol ediyorsun. Tekrar masana dönüyor, üzerinde açık duran, farklı zamanlarda almış olduğun kısa notların olduğu defteri ilk sayfadan son sayfasına kadar inceliyorsun. Notlarının bazıları sana hiçbir şey ifade etmiyor. Ne zaman, hangi koşullarda almışsın, çıkaramıyorsun. Bazı sayfa aralarına geri dönmek için ayraç koyuyorsun. Defterin sonuna gelip işaretli alanlara geri döndüğünde, tekrar aynı anlamsızlığı yaşıyorsun. Üstelik o notları alırken yaşadığın bazı anılar kafana üşüşüyor. Genelde yardımına koşan defterden de bir şey çıkaramayınca kendini sıkıştırılmış, kıstırılmış, nefessiz kalmış hissediyorsun. Evden çıkmanın sana iyi geleceğini düşünüyorsun.

Çizmelerini, yağmurluğunu giyerken yazıp sildiğin paragrafı bir kez daha farklı biçimde, bu kez birinci tekil şahıs kullanarak tasarlıyorsun. Daha önce yazdıklarına benzetiyor, kendi kendini tekrarlıyormuş hissine kapılıp bu sefer cümleleri tamamen beyninden çıkarıyorsun. Sokak kapısına ulaştığında artık tıkandığını, yazamadığını düşünüyor, hiç kimseyi umursamadan kendin için yazdığın, bol bol hatalar yaptığın, dönüp hatalarına güldüğün, herkesten çok senin kendini eleştirdiğin, kimsenin seni tanımadığı, görünmez, bilinmez olduğun günleri özlüyor, dışarıya çıkıyorsun.

Kuru yaprakların üzerine basarak yürürken ağacın altında bekleyen köpeği göremiyorsun. Yukarıya bakıyorsun, ağacın dalındaki kedi yavrusu da yok. Apartman görevlisi elindeki sigarayı tüttürüyor. Önünden geçtiğin ağaca dönüp bakıyorsun. Eskiden olsa bu ağaç, üzerindeki kedi yavrusu, altında bekleyen köpekten bir öykü çıkarırdın. Kedinin kamburlaşmış sırtını, ayağa kalkmış diken diken olmuş tüylerini, atlamaya hazır bedenini, çaresizlikten gelen cesaretle dışarıya fırlamış tırnaklarını görür, köpeği korkutmak için çıkardığı, kendisinin bile duyamadığı tıslama sesini duyar, korkusuna ortak, cesaretine hayran olurdun.

Ellerin yağmurluğunun cebinde sahile doğru ilerliyorsun. Denizin, dalgaların sana iyi geleceğini düşünüyorsun. Yapayalnızsın ve her şey için mazeretler uyduruyorsun. Sahilde bakışların denize dönük öyle duruyorsun. Zaman ilerliyor. Dalgalar, martılar, oltalarıyla uğraşan balıkçılar hiçbiri işe yaramıyor. Sıkıntıyla ufka bakıyorsun.

Rüzgâr kulağına fısıldıyor, “Senin engelin, sensin!” Sağına soluna bakınıyorsun. “Sen kendinden korkuyorsun, bugüne kadar yazdıklarından daha iyisini yazamamaktan, beğenilmemekten korkuyorsun. Yazmak senin varoluş biçiminken, şimdi seni yok etmeye başladı. Büyümüş korkularınla, editörler ve eleştirmenlerin can acıtan mızraklarıyla açtıkları yaralar, seni başka birine dönüştürdü. Bunu bilmek seni yaşamdan alıkoyuyor. Giderek uzaklaşmış olana yeniden sarılacak gücü kendinde bulamıyorsun.”

Geçen vapurun yarattığı dalga sahile vuruyor. Birkaç damla deniz suyu yüzüne sıçrıyor. Rüzgâr devam ediyor, “Dön kendine, hadi doğ içine. Bırak yüreğin tutsun kalemini, coşkuyla aksın kâğıda duyguların.”

Ses tekrarlıyor, “Benim engelim, benim!” Bu senin sesin…

Kalın bulutlar aralanıyor, hafifliyorsun. Gözlerin havada daireler çizen martıların kanatlarında, sabahki miskinliğinden, isteksizliğinden eser yok. İçinde yazmaya başladığın ilk günlerin heyecan verici gerilimi. Takıldığın cümleyi kurmuşsun çoktan. Yağmurluğunun ceplerini karıştırıyorsun. Hep yanında taşıdığın kalem, küçük not defterini arıyor, bulamıyorsun. Ekranda boş duran beyaz sayfada yeni macerana başlamak için sabırsızlanıyor, kurduğun cümleyi unutmamak için tekrarlayarak, karının aldığı yağmur çizmelerinin adımlarına verdiği hantallığa aldırmadan eve doğru hızla koşuyorsun.

Diğer yazılar...

Yorumlar