Sarmaşık

Cama hafifçe vurulduğunda evde yalnızdım. Korkudan gözlerimi açamıyordum. Hava henüz aydınlanmamıştı bile. Eylülün tam ortası, bağ bozumu zamanıydı. Bizim buralarda kutsal sayıldığından ben de balkona bir sepet üzüm bırakmıştım. Benimki, bizim bağı kumarda kaybedeli her bağ bozumu yaptığım gibi. Dionysos’un derdi değildi ya.! Tövbe.

 

Gözlerim açık yattığım yerden evin seslerini dinlemeye koyuldum. Karanlık bağırıyordu sanki. Kan akışım kulaklarımda fan fan uğulduyordu. Sanki evde başkası olsa duyacak gibi,nefes almaya, hareket etmeye korkuyordum. Bildiğim tüm üzüm hasat dualarımızı okuyayım dedim içimden. Sözleri düşünürken heyecanım biraz yatışır gibi olmuştu. Sonra sesler başladı. Kadın oh diye inleyip duruyordu. Sanki bağıran benmişim gibi içim bir tuhaf oldu. Kadın inledi, yatak gacır gucur öttü. Çok şaşırmadım, bağ bozumları böyledir, kimse rahat durmaz yatağında. Bak şu kutsal günün işine.

Sesler, inlemeler tamam da, “Dionysos aşkına, cama kim vurdu,” dedim ve pencereye gittim.Sarmaşıkla burun buruna geldik.Yani burun yaprağa. Ben biliyordum bunun böyle olacağını. Evin arka cephesinden çatıya uzanan su borusuna tutunarak kıvrıla kıvrıla ilerlemiş ve boruyu organik bir forma dönüştürmüştü. Pencerenin yanından geçen borudan ufak yapraklar gönderdi önce. O yapraklar usul usul büyüdü, uzandı, gerildi. Bir sabah camı açtım, bir de ne göreyim. Yeşil bir dal uzatıverdi boynunu boşluktan odanın içine. Öyle kötü oldum ki bir anda. Sanki aşağıdaki sarmaşık teleskopik bir göz göndermiş diye düşündüm. Yani misal olarak tabii. Sonra yapraklarından tuttuğum gibi ince dalı kibarca camın dışına, duvar kenarına doğru ittirdim. Orada kaldılar ilk anda. “Kalın işte orada, evin içinden ne istiyorsunuz? İstilacı sarmaşık.” Demedim tabi, ne olur ne olmaz, duyar muyar! Komşuyuz şunun şurasında, kötü olmaya gerek yok. İşte her şey böyle başladı. Bir süre ben uyanır uyanmaz camı açtım o da hop boynunu uzattı içeri. Ben hop tekrar pencerenin dışına gönderdim. Bıraksam evin içinden çıkmayacak. Niye ama? Anlamadığım bu? İnsan, yani bitki gider, güneşe uzanır. Ya da havadar bir yere değil mi? Bizimkisi meraklı bir göz gibi evin içine uzanıyor. Rüzgârlı havalarda pat pat cama vuruyor. “Al beni” der gibi. E derdi ne olaki? Girecek içeriye, zamanında evin duvarı dibine dikilmiş zavallıcık, büyüyeceği yer de benim odanın duvarı var. Sağa sola öne arkaya genişleyecekken uzay boşluğunda, al sana duvar. Bulduğu boşlukları zorlayacak bu durumda.Bir savaş halindeyiz onunla, bakalım sonu ne olacak?

Bizim sokakta depremde yıkılmış bir evin enkazı var, yıllardır durur. Taşların arasındaki ufarak boşluklardan çıkan yeşil yapraklar görürdüm başlangıçta. Bir süre sonra yıkıntı taşların hepsi çalı çırpıyla, dikenle, sarmaşıkla türlü çeşit ot ve bitkiyle işgal edilip kaplandı, bitki betonu yendi. İnsanın çekildiği boşluğa doğa girdi. Oysa insan adımlarının durmadan çiğnediği yeşil otların üzerindeki ayak izlerinde toprak sertleşip tohum derine kaçtı, yeşil küsüp gitti.

Ne kadar zaman geçmişti? Nasıl da büyüyüvermişti pencere camımın arkasında.  Aşağıya inip boynunu vursam mı diye düşünmedim değil. Güneşimi kesiyor, manzaramı kapatıyor. Artık her sabah uyanır uyanmaz ilk işim cama bakmak. Orada,camın arkasında, milim milim uzadığını hissediyorum. Gece yarısı uyuyup uyanıyorum. Cama tıktık vuruyor her esintide. Yağmurda yaprakları tıpırdıyor. Benimle konuşuyor. Tam uykuya dalarken, bazen de uyanırken duyuyorum sesini. Ne dediğini anlamıyorum ama seziyorum. Tam olarak biliyorum hatta. “Al beni, al beni” Onunla dost muyuz düşman mıyız karar veremedim yine de. Aynı yer için mücadele eden iki rakibe. Onu içeri alayım diyorum bazen, çekileyim yolundan, o da girsin evin içine.Bana ne zararı olabilir ki? Evin duvarlarına yürür en fazla. Ama onun varlığı benim gitmem anlamına gelmez mi? İkimiz nasıl olurda bir arada oluruz. Benden ne istiyor? Önünden çekilmemi. Ondan ne istiyorum? Camımın önünden çekilmesini, evimden gitmesini.

Havalar halen çok sıcak. Malum iklim krizi. Evde yapayalnızım. Yok, o da var. Artık gece gündüz camı kapatmıyorum. İçeri bir yaprak gönderdi önce, incecik yeşil minik bir yaprak. Koparıverirdim istesem. Yapamadım. Bıraktım. Ertesi gün bir ikincisini gönderdi yanına. Pencereyi kapatırsam altında ezilip gidecekler. Bıraktım öylece. Artık yeşil yeşil, dal dal kokuyor odanın içi. Varlığına alışmaya başladım. Yapraklar geceleri yürüyor. Yemin ediyorum. Yürüdüklerini duyuyorum gece uyurken. Ay ışığında duvarda oynaşan yaprakların gölgesi gibi. Uyandığımda duruveriyorlar. Zaten o kadar belli belirsiz ki yürüyüşleri. Hani yürüyüş de değil, bir tür uzanma, su gibi akma, ışık yayılması gibi. Sabahları güneş ışığını oburlukla emdiklerini görüyor, güneşi görür görmez nasıl da sabırsızlıkla kıpırdandıklarını hissedebiliyorum. Güneşi içip beslenip büyüyecekler, güçlenecekler gün gün. Neyse ki güneş hepimize yeter. Peki ya oksijen? Aslında delicesine merak ediyorum serpilip gelişmelerini. Onlarla, sarmaşık ve yapraklarıyla aramdaki bağı düşünüyorum. Aynı yuvadayız. Kardeş miyiz, ebeveyn mi, sevgili mi? Aklıma gelenleri durduramıyorum artık. Dışardaysam koşa koşa eve geliyorum. İyi olup olmadıklarına bakıyorum merakla. Şimdiden kışı düşünüyorum. Camı kapatmam gereken o günlerde ne yapacağım. 

Artık evin içinde, penceremin kenarındaki duvardan tavana doğru tırmanmaya başladılar. O duvardan yan duvara geçtiklerinde bana, duvara dayanmış ferforje dört sütun köşeli yatağıma ulaşacaklar. Yan duvardan benim duvarıma geçtiler. Artık bekliyorum. Yukarıdan, tavandan yatağımın demirlerine atlayacaklar biliyorum. Dört köşedeki demir sütunlara tırmanacaklar, dolanacaklar. Gece binlerce yaprakla birlikte soluk alıp veriyorum artık. Bütün yaprakların, ağaçların, çalıların parçasıyım ben de. Gündüzleri de odadan çıkmıyorum artık. Sonumu merak ediyorum. Tüm günümüzü evde, onlar duvarda ben yatakta geçirmeye başladık. Belki sadece suyla ve güneş ışığıyla ben de onlar gibi… Neden olmasın?

Başka insanlara ihtiyacım yok, aynıyız biz. Benim için geldiler. Peki ama nasıl? Beni kendilerine katmak için. Boyun eğmekten başka çarem yok. Onlar bütün evlere girecek böyle anladım. Tek tek tırmanacaklar duvarları. Pencerelerden kapılardan boyunlarını uzatacaklar. Su gibi yayılacaklar etrafa. Bir zamanlar onlara yaptığımızı bize yapacaklar, işgal edecek, kendilerine katacaklar. Gövdelerine, köklerine. Belki bizimle beslenecek bir tür oldular. Kanlı canlı et yiyen bir tür. O da mümkün. Gerçi bugüne kadar odaya giren kelebek, sinek ya da arılara henüz bir şey yaptıklarını görmedim. Ama zaten köklerine, dallarına, yapraklarına katacaklar beni de. Bunu artık biliyorum. Bir taşı kapladıkları gibi ya da bir ağacı. Dolanacaklar boynuma, kollarıma. Yeşil yapraklar çıkacak vücut boşluklarımdan.İçime alacağım dallarını. Benim olacaklar, onun olacağım. Ağzımdan çiçekler dökülecek. Baharım ben. Chlorisdim bir zamanlar. Florayım şimdi. Üzüm ve aşk tanrıçasıyım. Saçlarım, gövdem sarmaşık. Doğayım ben, öleceğim ve yeniden dirileceğim. 

Diğer yazılar...

Yorumlar