Savaşın Rıza’sı

Harpten önceydi. Bir arkadaşım telefonla aradı. “Suriye’ye gider miyiz?” Bu dostumla fırsat buldukça, Ortadoğu ülkeleri ile Türkî ülkeleri gezerdik. Suriye deyince hiç düşünmeden “olur” demiştim. O her şeyi hazır etmişti. İstanbul’dan uçakla Gaziantep’e gidilecek oradan bir turizm firması bizi alıp turla bütün Suriye’yi gezdirecekti.

Öyle de olmuştu. Bu fırsatla bütün Suriye’yi baştan aşağı gezmiştik. Gece yarısı kilometrelerle süren mayınlı sahayı geçerek Suriye topraklarında olmuştuk. Gecenin karanlığında, sınır kasabalarının birinden geçmiştik. Elli bin nüfuslu bu kasabanın solgun ışıkları, tek katlı taş ya da kerpiç yapıları, eski ve bakımsız sokakları. Bugün hala kafamda bir hayal gibi.

Bu tarihlerde bizim gibi Suriye’ye giriş yapan bir hayli insan vardı.  Özellikle de inanç turizmiyle gidenler. İki ülke dost ve müttefikti o zamanlar. Sadece nüfus kâğıtlarımızla giriş yapmıştık Suriye’ye. Her iki ülkenin Devlet Başkanları arasından su sızmıyordu. Muhabbetleri çok iyiydi, birlikte tatil yapıyorlardı. Sınırların kaldırılması, Meclislerin birleştirilmesi dahi düşünülüyordu.

Sabah namazı saatlerinde gözümüzü Halid Bin Velid Camii’nde açmıştık. Halid bin Velid, İslam’ın silahşorlarından. Bu cami’yi Abdülhamit Han yaptırmış. Osmanlı-Arap karışımı bir şey; revakları ve külliyatıyla Osmanlı.

Buradan sonra yol üstünde Maalu’ya uğramıştık. İlk Hıristiyanların yerleşim yeriydi burası.  Evler dağlara oyulmuştu. Halkı tamamen ‘Hıristiyan-Arab’tı ve ‘Aramca’ konuşuyorlardı.

Ertesi gün sabah erken saatlerde Başkent Şam’da olmuştuk. Dört milyonluk bir Başkent olmasına rağmen, şehirde bir pejmürdelik hüküm sürüyordu. Kahvaltıyı ‘El Arabia’ adlı bir lokantada yapmıştık. Kırk dört kişiydik, haremlik-selâmlık oturtmuşlardı bizleri!

Sonrasında Emevî Camii’nin avlusunda olmuştuk. Avlu tamamen som mermerle kaplıydı ve ancak çıplak ayakla gezilmesine izin vardı. Bu cami, Emevî Saltanatı’nın öne çıkan mimarisini temsil ediyordu. Hazreti Hüseyin’in kesilen başı da, Vaftizci Yahya’nın naşı da buradaydı. Gün boyu hep iyi yeri ziyaret etmiştik.   Muhiddin-i Arabi, Mevlana Bağdadi, Selahaddin Eyyubi’ nin kabirleri bunlar arasındaydı. Süleymaniye Külliyesini gezerken acıyla burulmuştum. Vahdettin’in mezarı, Abdülaziz’in Kızları’nın kabirleri bu külliyedeydi. Külliye kaderine terk edilmiş,  onarıma muhtaç bir haldeydi.

Bir Cumartesi günü Basra’da olmuştuk. Burası en güneyde, Ürdün sınırına yakın bir kentti, Rahip Bahire’nin Manastırı, Ebu Bekir Sıddık Camii buradaydı. Darül Şarkî’de, Halife Ömer Bin Abdülaziz’in türbesini de ziyaret etmiştik.

Dönüş yolunda Haleb’e uğramıştık. Şehirde bir eskilik ve bir köhnelik vardı. Evler bakımsız, balkonların hepsi, kara ya da mavi kalın naylon brandalarla örtülmüştü, evlerde ne bir perde ne bir çiçek vardı. Halep’te çarşıyı, pazarı gezmiştik. Bizim Kapalı Çarşı gibiydi burası. Ama bizimki kadar canlı ve zengin değildi. Sonuçta fakir ve gelişmemiş bir ülkeydi Suriye. İşsizi boldu, genç insanlar ortalık yerdeydi. Türkçe bilen Türkmen ve Kürt gençler bağımsız rehberlik yapıyordu bizim gibi gelenlere.

Çarşının girişindeki meydanda oturup güneşlenirken, genç bir ‘Türkmen’ yanaşmıştı yanımıza. Türk ve Türkiye sevdalısıydı. Torna ustası ve atölye sahibiydi. Sohbeti ilerletmiştik,  bizi akşam yemeği için evine davet etmişti. Ailesiyle tanıştırmak istemiş, babasının çok sevineceğini söylemişti. Dedeleri eski harplerden sonra kalmıştı buralarda. Öyle içten, öyle sevgiliydi ki Rıza, kıramamıştık. Akşam yemeğinde onlarda olmuştuk.

Rıza, Zehra adlı bir Arap kadınla evliydi ve üç çocuğu vardı, anne ve babasını da sahiplenerek kendilerine ait bu evde birlikte huzur içinde yaşıyorlardı. Evlerine gittiğimiz o gece, evde bir bayram sevinci ve telaşı yaşamışlardı. Bizleri başköşeye oturtup çay ve özel şekerlemelerden ikram etmişlerdi. Sonrasında yer sofrasında başköşeyi almıştık. En güzel yemekleri hazırlamıştı annesi ve karısı; safranlı pilavlar, kebaplar, zengin salatalar ve taze lavaş ekmeği. Daha sonrasında özel tatlılar ve aşure ikram etmişlerdi. Yemek sonrası köşelerimize çekilerek özenle pişirdikleri mırralarımızı keyifle ve kırk yıllık dost sohbetiyle içmiştik.

Bu geziden hemen, bir buçuk ya da iki yıl sonra, Bu tarihi, güzel ülkede taş taş üstünde kalmadı. Çıkan ya da çıkarılan iç harp nedeniyle insanlar birbirine girdi. Yüzyıllardır kendi halinde barış içinde yaşayan insanlar birbirlerinin kan düşmanı oldu. Arab’ı, Kürd’ü, Türk’ü, Alevi’si, Sünni’si birbirine girdi. Etnik ve mezhepsel farklılıklar kaşınarak, ülke kaosa sürüklendi. ‘Arap Baharı’ buralara kadar gelmişti. İnsanlar bombalar altında can veriyor, sakat kalıyordu. Yaşlılar ve çocuklar bu kaostan en fazla etkilenen kesimdi. İnsanların barınacak yerleri, evleri, yuvaları başlarına göçüyordu. İnsanlar bir anda aç açık, çocuklar doktorsuz ve ilaçsız kalmışlardı. Can telaşına düşen insanlar, öbek öbek ülkeyi terk ediyorlardı.

Türkiye, sınır komşusu olması nedeniyle en büyük göçü alan ülkelerin başında geliyordu. Bir anda sınır illerimiz ve büyük kentlerimiz Suriyeli göçmenlerle doldu. Göçmenler kurulan kamplara, çadırlara sığmıyordu. Ülke geneli bu göçlerle sığınmacıların istilasına uğradı. Bu insanlar sokaklarda yatıp kalkıyor, köşe başlarında dileniyorlardı. Üzerlerinde ve ruhlarında bu anlamsız savaşın acılarını taşıyorlar, onurları yerlerde sürünüyordu. Birçoğu da Batılı ülkelere ulaşmak için denizlerde ve sınır kapılarında helâk oluyorlardı.

Bu canım ülkenin yaşadığı iç harbi radyolardan dinliyor, televizyonlardan izliyordum. Gezdiğim bu yerlerin; Hama’nın, Humus’un, Halep’in, Şam’ın o tarihi mekânların bombalandıklarını duyup gördükçe derin bir yeise kapılıyordum. Sanki bombalar başıma düşüyor, silahlar yüreğimde patlıyordu. Sokak ve caddelerde dilenen çaresiz zavallı bu insanları, hiçbir şeyden habersiz, annelerinin göğsüne yumularak süt emen bebeleri gördükçe insanlığımdan utanıyordum ve insanları bu hale getiren ‘Dünya düzenine’ lanetler yağdırıyordum.

Bir yaz günü mağazamda, sabah saatlerinde, masamda çalışırken, tezgâhtarın karşıma dikilmesiyle başımı çalışmamdan kaldırdım. Tezgâhtar kapıda bir Suriyelinin beni görmek istediğini haber veriyordu. Suriyeli mi? Diyerekten masamdan kalkıp kapıya yöneldim. Kapıda saçı sakalına karışmış, beti benzi uçmuş, hırpani kılıklı, henüz kırklarını yaşayan biriyle karşılaştım. Beni görünce ellerime atılıp öpmek istedi. Geri çekilip, elimi öpmesine izin vermedim. Sonrasında buğulu gözlerle yüzüme baktı. “Hacım, ben Rıza, Halep’ten, beni tanımadın mı?” Bir anda nevrim döndü. Ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. O yıllara giderek,  Halep’i, mutlu ve huzurlu evlerinde bizi ağırladıkları günü, gösterdikleri misafir- severliği, saygı ve hürmeti anımsadım. Nereden nereye, insanların ne olacağı hiç belli olmuyordu. Kendimi toplayarak Rıza’ya sarıldım. Hoş geldin diyerek odama çıkardım ve tezgâhtara çay getirmesini söyledim.

Çıkan iç savaşta evlerinin üstüne düşen bombayla bir çocuğu, annesi ve babası ölmüştü Rıza’nın. Çocuklarından birinin de bacağı parçalanmıştı. Çok büyük acılar ve kayıplar yaşamıştı. Anne ve babasını doğru dürüst gömememişti bile. Her şeyi bırakarak, ailenin geride kalanını zor kurtarmıştı. Sınırdan geçer geçmez de İstanbul’un yolunu tutmuş, çocuğunu hastaneye yetiştirmişti. Sonrasında çaresizlik içinde beni arayıp bulmuştu. Karısı ve geride kalan iki çocuğuyla benzin istasyonunun bir köşesine sığınmışlardı. Elindeki birikimini yollarda ve hastane kapılarında tüketmişti.

O gün allak bullak oldum. İçim, yüreğim titredi Rıza’nın anlattıklarına. Rıza hıçkırarak, acı çekerek ağlıyordu. İçinin zehrini akıtması için müdahale etmiyordum Rıza’nın hıçkırıklarına. Sonrasında oturduğum yerden kalkıp Rıza’nın başını okşayarak, “Rıza” dedim, “Şimdi her şeyi unut, git elini yüzünü yıka, ben de kahvaltı yapmadım, senin de karnın açtır. Sonrasında her şey yavaş yavaş yoluna girer. Annen ve baban için çok üzüldüm, güzel insanlardı. Allah rahmet eylesin. Sana ve çocuklarına sağlık versin.”

Sonraki günlerde, onu ve ailesini atölyemin bulunduğu binanın üst katını boşaltarak buraya yerleştirdim. Hastanedeki çocuğunun parçalanan bacağı son anda başarılı bir operasyonla kangren olmaktan kurtuldu. Çocukların okul işini birlikte hallettik.  Karısı üç aylık hamileydi çocuğu aldırmayı düşünüyorlardı. Karşı çıktım, “Size barış ve huzur getirecek!”

Rıza’ya atölyede iş verdim. Teknik yanı güçlü ve yetenekli biriydi, işi kısa sürede kavradı. Henüz ülkesinde harp devam ediyordu ama o,  kıyıda selamete ermiş şanslı insanlardan biri olarak görüyordu kendini ve bana her fırsatta teşekkür ediyordu. Bir gün, “Rıza” dedim, “Aynı şey, insanız, bizim de başımıza gelebilir. Elinden geleni aynısıyla ve daha fazlasıyla senin de yapacağından eminim. Bir daha teşekkür etmek yok.” O günlerden sonra bir baba oğul gibi olduk Rıza’yla. Karısı Zehra’nın günlerini sayıyorduk. Bir oğlu daha olacaktı. Çocuğun adını bile koymuştuk; Barış!

Diğer yazılar...

Yorumlar