Sen Kayboldun İstanbul’da

Boğaz’ın iki yakasında açarken erguvanlar tanışmıştık seninle, aşkımızın rengi pembe, mordu, erguvan renginde. Hayatımızın baharındaydık vapurun güvertesinde, yusyuvarlak sıcacık güneş gökyüzünde, martıları simitle besleyen çocuğun sevinci içimizde, mis gibi deniz kokusu, yaşama, insana, aşka acemi, şaşkın dolaşan gözlerimiz ürkek dokunmuştu birbirine. Kaçamak bakışların ardından hafif bir gülümseme, nasıl oldu anlayamadan başladık birlikteliğe. Kelebeğin kanadındaki devinimde yüreklerimiz, biraz mahcup aşkı tanırken birbirimizde uçarı hayallerle mevsimler boyu gezindik el ele.

Uzun yaz günlerinde Kadıköy’den atlardık vapura…  Ortaköy, Kanlıca zikzaklar çizerek varırdık Anadolu Kavak’ına. Şehrin kalabalığından, bütün gözlerden uzakta huzurlu, mutlu sen ve ben, sahilde balıkçı tekneleri, yemyeşil tepeler, boğaz manzaralı evler, hızımızı alamaz geçerdik karşıya. Kilyos’ta plaj sefası bütün gün gökyüzü, deniz ortasında masmavi biz. Ilık bir rüzgâr saçlarımızda, martılarla yarışırdı yüreklerimiz.

Ayaklarımızın altında eşsiz güzelliğiyle İstanbul, aşıklar tepesinde birbirimizin gözlerinde kaybolurduk Çamlıca’da. Cümle aşıklar yolu bize çıkardı Aşiyan’da. Sonbahara, tüm adalara inat içimizde mimozalar açardı tepeden tırnağa, kuru yapraklar savrulurken sarı, turuncu Gülhane’de, Emirgan’da.

İlk kez sinemaya gittiğimizde Beyoğlu’nda, İstanbul kara teslim olmuştu, ben de sana. Çok geçmeden evlendik. Kar taneleri çok yakışmıştı gelinliğimin duvağına. Ben beyazlar içinde, İstanbul beyazlar içinde tepeden tırnağa.

Sonra mevsimler değişti kar yağmaz, erguvanlar açmaz oldu. İnsanlar, binalar, arabalar çoğaldı, İstanbul büyüdü büyüdü, Biz de onunla beraber büyüdük. Gökdelenler altında hep birlikte ezildik. Köprüler aştık İstanbul’un öte yakasına her gün ev, iş,  onca engel, onca keşmekeş. Hep kalabalıklar içinde sıkışık, gergin yaşadık. Zaman herkesten telaşlıydı, günler ardı ardına hızla geçerken, gökdelenlerin arasından bir ay görünürdü, bir güneş. Bitkin yıldızların feri sönerdi geceleri, hafta sonlarına bırakırdık sevişmelerimizi. Farkına varmadan mutluluğu astık duvara gülümseyen bir anı gibi sonra unuttuk. Her şey olağan, sıradan döngüsünde dönerken farkına varmadan yavaş yavaş sıcaklığını yitirdi evimiz.

İlk sen mi başladın ben mi? Hiç mi konuşmadık yoksa… Başladığı gibi kendiliğinden bitti. Hala düşünüyorum, soruyorum yanıtları olmayan bir döngü içinde ayrılığın nedenlerini. Bir yolculuğa çıkar gibi gittin, koptuk çocuk kırılganlığıyla. Gitme derken isyanla bütün bedenim, saçma sapan bir gururla “Yolun açık olsun,” dedim. Dilinde bildik veda kelimelerin, sen bensiz yarınlara gittin, durdu yüreğim.

Birlikte aşmak kolaydı güçlükleri, engel sandık birbirimizi, sen ya da ben değil, yoran hayattı bizi. Anlayamadan değerimizi, yaşamın yoğunluğunu çözmek için iç içeyken, birbirimizi taşımaktan yorgun bıraktık boşluğa ellerimizi. Kanatlanacağını düşledik geçerken parmak aralarımızdan rüzgâr, bir martı misali. Oysa kanımız durağan, kıpırtısız, solgun iki yaprak ellerimiz. Aramızda hüznün en koyu mavisinde bir deniz, daha bir kıyısındayız yaşamın şimdi.

Özledim. Kaç kez tuşladım numaranı, kaç mesaj yazdım gönderilmeyen, gururum engeldi bana, bekledim. Telefonum her çaldığında arayanın sen olmadığını bile bile içimde bir heyecan, tatlı bir ürperti tepeden tırnağa dokunurdum telefona. Yalnızlık denizin ortasında, kayalıkların üzerine kurulmuş bir kız kulesi… Yokluğunda acıya kesti nefesim. Tarihin efsane kulesi Galata’ya çıktım, tepeden baktım anılarıma, bir yabancı gibi uzaklardı bana. Ayasofya’nın kubbeleri, Sultanahmet’in minareleri, Eminönü, Sirkeci, Haliç her yerde aradım izlerini.  Çengelköy, Bebek, Karaköy hiçbir yol sana çıkmasa da yürüdüm, yürüdüm…

Sensiz kaç mevsim düşledim, erguvanlar açmış İstanbul baharında karşılaştığımızı, olur ya güneşli bir yaz akşamı serinlerken vapurda, bütün düşlerimden de güzel, bir roman kahramanı gibi güvertede görünüversen birden, ya da güz yaprakları savrulurken akşam yürüyüşünde Boğaz’da, lapa lapa kar yağarken bir sinema çıkışı Beyoğlu’nda.

Büyüktü İstanbul, gururum da. Düşleyerek, bekleyerek, ayrı ayrı yaşanan mevsimlerden sonra küçüldü gururum ama sen kayboldun İstanbul’da.

 

 

 

Diğer yazılar...

Yorumlar