Son Hasat

Her yıl olduğu gibi incir bahçesine göçtük bu yıl da. Ağustos ayı başından eylül
sonuna dek ellerimizle tek tek topladık incirleri dalından. Zahmetli iş, öyle köyden
gelip gitmekle olmaz, bahçe sahibi bile tavuğu, köpeği ne varsa toplayıp gelmiş
bahçenin deniz tarafındaki evine. Biz işçiler ise kıyıya köşeye ellerimizle
yaptığımız, güneşi olduğu gibi içine çeken derme çatma çadırlarda, sıcaktan
kavrularak, sineklerden doğru dürüst uyku uyumadan çoluk çocuk kalıyorduk üst
üste.
Sabahın köründen akşamın geç saatlerine kadar ayakta, kolla, beden gücüyle
çalışıyorduk. Her tarafım dayak yemiş gibi ağrıyordu. Bugün hasatın son günü,
herkes gücünden kuvvetinden kalan ne varsa toplayıp eve kavuşmanın, yevmiyeleri
almanın gayretiyle vurmuştu kendini ağaçlara.
Güneş tepede, ortalık alev almış gibi yanıyordu. Yanımda başını tülbentiyle iyice
sarmış, sadece gözlerini görebildiğim anam terden sırılsıklam olmuştu. Boğazımıza
kadar her tarafı kapalı, kolları uzun bluzlar, gömlekler, paçalı donlar, üzerine uzun
etekler giysek, tülbentle sarınıp sarmalansak da güneşe karşı korunamıyorduk. Kat
kat elbiselerin altında tenlerimiz kararır, hele açık bir yer kalmaya görsün kaynar
yağ dökülmüş gibi yanar, su toplardı. Köyden buraya traktör üstünde gelirken
gördüğüm el kadar giysileriyle deniz kenarındaki adamlara, kadınlara şaşar, bir
türlü anlamazdım, biz tırım tırım kaçarken onların güneşin altında sere serpe
yatmalarını. Güneş de adam seçerdi besbelli, yakmazdı onları. Bluzumun üzerine
düşen incirin bıraktığı yapış yapış lekeyi silmek için lastik eldiveni çıkardım. Susuz
kalmış toprak gibi çatlamış, yarılmıştı ellerim. Yüzüme musallat olan sineği
kovalamaya çalışırken giysilere, bahçeye, sıcağa söyleniyordum ki,
“Hiç söylenip beti bereketi kaçırma! Bahçe, incir olmasa, parasız kış nasıl biter?
Kaç kişi burada çalışmak için can atıyor, haberin var mı senin? Dayıbaşı köylümüz
olmasaydı bunu da bulamıyorduk!” diye çıkıştı anam.
“Dayıbaşı deyip durma, hasat bitti daha kaç para alacağımız belli değil. Yatak
yemek merak etmeyin diyordu. Yatacak yeri gördün, yemek, öğlen bulgur akşam
bulgur, bu gidişle ücretten de hayır bekleme sen!” dedim kızgınlıkla.
Anam böyleydi. Ne yaşarsa yaşasın yağmurun yağması, güneşin doğması gibi
normal gelir, her şeyi itirazsız kabullenirdi. Peşinen, tamamen teslim olmuştu
yaşadıklarına, yaşayacaklarına. Diğer yanımda kardeşim Halime, daha on birinde,
dalların çoğuna boyu yetmiyor, yorgunluktan yürümüyor, sürükleniyordu. Dört beş
incir yuvarlanan boş sepetini aldım, benim dolu olanını verdim ona. Canlanmıştı,
yüzünü saran tülbentin arasında gözleri kısıldı, yumuldu, gülümsediği besbelliydi,
elindekini teslim etmeye koştu hemen. Taze incirler ezilmesin diye sepetler
yayvan, derinliği azdı, üzerimize zimmetliydiler. Dayıbaşı ilk gün, sepeti teslim
ederken, onu tutuyormuş gibi yapıp arsızca ellerimi okşamıştı. Halime’ye inciri
nasıl toplayacağını gösterirken de,
“Taze incir meyvesi kız memesi gibidir, avuç içiyle kavrayacaksın, incitmeden
sağa sola döndürüp burkup koparacaksın,” demişti. Gözlerinde garip pırıltılar, pis
pis sırıtarak.
“Ben öğretirim ona,” diye terslenerek Halime’nin elinden tutup hışımla yanıma
çekmiştim. Hiç tekin adam değildi Dayıbaşı. Karısı da öyle, sözüm ona o da
çalışıyordu torpillisinden, ağaç duldasında uyuyarak. İkisinin de gözleri milletin
lokmasında, binmişler gariban fakir fukaranın sırtına, geçinip gidiyorlardı.
İncirin sütü tahriş etmesin diye ellerime lastik eldivenleri geçirdim tekrar. Ağacın
üst dallarına erişmek için üç ayaklı merdivenin üzerine çıktım. Güneşe daha yakın
olunca tutuştum yandım sanki. Tülbentin kapattığı ağzımdan çıkan nefes bile ateş
gibiydi. Ağacın üzerinden gördüğüm denizin parıltısı gözlerimi aldı, içine atmak
istedim kendimi. Girdiğimde coss diye ses çıkaracak kadar vücudum kızmıştı
sıcaktan. Orası da bahçe sahibininmiş, çalışırken hiçbirimize izin vermezdi, hasat
bittiğinde ancak gidebilirdik bahçenin alt tarafındaki denizin kıyısına. Son günün
akşamı gülüş çümbüş bir nevi hasatı kutlardık orada. Erkekler denize atlar, kadınlar
gözleriyle çocukları sakınarak, eteklerini, paçalarını yukarı toplar, ayaklarını
sokardı.
Akşam paydos olduğunda anam sevindi, bu sezonu kazasız belasız atlattık diye.
Geçen yıl merdivenden düşüp kalçası kırıldıydı babamın. Topalladığı için yarım
adammış, eli ayağa ağırlaşmış, “İşe yaramaz, gelmesin,” dediler. Çok ısrar etti,
kabul etmediler. O da bir kere olsun karşılarına dikilip sizin bahçede çalışırken
oldu, bu halin sebebi sizsiniz demedi. Biz ayrılırken yaşlılarla köyde kalmayı
erliğine yediremedi, gözleri, başı yerden kalkmadı.
Yorgunduk ama gururluyduk işi zamanında bitirmiştik, heyecan içinde yemek
yediğimiz yerde toplandık. Kimse söylemeden paramızı almak için sıraya dizildik.
Dayıbaşı biraz oyalandı, kem küm etti, sonunda,
“Bahçe sahibinin eli darda, ücretlerinizi ürünü sattıktan sonra ödeyecek,” dedi.
Homurtular yükseldi, sıra bozuldu.
“Biz o güne kadar ne yiyip ne içeceğiz?”
“Bu adam inciri dalındayken satmıştı ya!”
“Kaç gündür çoluk, çocuk sefil olduk zaten,” diyenler oldu.
“Bu varlıkla o dardaysa, biz ne yapalım?” diye bağırdım. Anam susturmak için
eteğimi çekiştirdi. Bahçe sahibinin her günün aksine bugün ortalarda neden
görünmediğini anlamış olduk böylece. Ortalık biraz sakinleşip homurtular kesilince
Dayıbaşı devam etti,
“Bu sene incir hasatı sondu, haftaya inşaat başlıyor, bahçeyi tatil köyü yapacaklar.”
Sözler başka dilde söylenmişti sanki anlamaz ifadelerle kıpırdamadan baktık,
sessizlik hâkim oldu her yere. Neden sonra hareketlenme başladı, sağdan soldan
sesler duyuldu.
“Seneye incir, bahçe yok mu?”
“Biz ne olacağız?”
“Bir avuç bahçe kalmıştı zaten, sıra buraya da mı geldi?”
“Ağaçlara yazık değil mi?” diye bağırdım. Sesim gürültüler arasında duyulmadı.
“Hadi,” dedi Dayıbaşı, “hadi denize doğru yürüyün. Gelecek yıl buralara
giremezsiniz son kez sefasını sürün.” Önden yürümeye başladı. Kimse
kıpırdamadı. Birkaç adım attıktan sonra döndü geriye baktı. Elini havaya kaldırıp
yanına çağırdı bizleri.
Alışmışız Dayıbaşı yürü deyince yürümeye, topla deyince toplamaya. Ellerimizde
sepetler bahçenin alt tarafındaki denize doğru yürüdük arkasından. Çoluk çocuk
saçıldık kumların üzerine. Erkekler ileride dikiliyorlardı. Bluzumun kollarını
çektim geriye, ayakkabılarımı çıkarıp gün boyu beni taşımaktan şişmiş, irileşmiş
ayaklarımı verdim güneşe. Tülbentin, kat kat elbiselerin altında güneşten
saklanmak yoktu artık ama şimdi de güneş saklanmıştı bizden, kara bulutlar
kaplamıştı gökyüzünü, altında rengi belirsiz, dalgalı bir deniz. Herkeste bir
suskunluk, bir durgunluk kimse denize girmiyordu, yanlarımızda sepetlerimiz neyi
toplayacaksak içine, kıpırdamadan bakıp duruyorduk denize.

Diğer yazılar...

Yorumlar