Taçlı Müstevli

Asya’dan çıkıp, geniş bir coğrafyaya yayılan Attila ve Cengiz Han imparatorluklarından sonra, bir istilacımız daha var şimdi. Sinsi, hızlı, daha korku salıcı bir müstevli… Kraliçe Corona… Taçlı İmparatoriçe! Üç ay gibi kısa bir sürede tüm dünyayı istila etti. Korkudan, herkes gibi ben de eve sığındım. Korka korka perde aralığından dışarıyı gözetliyorum. Kraliçenin zalim askerleri ne zaman gelir? Bilmiyorum. Hem de kapıyı zorlamadan, kırmadan dökmeden gelirler. Biliyorum. Biliyoruz. Biliyorlar… Çünkü hep bıkmadan, usanmadan, durmadan anlatıyorlar televizyonlarda. İnsanlar alarmda, türlü çeşitli korkular pusuda… Bekliyorlar. İmparatoriçe Corona, Homeros’un İLYADA’sını okumuş olmalı! Kurnaz mı kurnaz! Tahtadan at yapmasına da gerek yok! Bizlerden birilerini kullanıyor. Onların ruhu bile duymadan, garipleri “Truva atı” olarak ustaca kullanıyor. Bu başarısı karşısında selama durulur. 

Her tiranın, zalim kralın, çılgın sultanın, korkulan despotun bir dalkavuğu vardır. Ben de patlıcanın değil, Corona’nın dalkavuğu olmaya karar verdim. Ne yapsaydım yani, Ertuğrul gibi kılıç – kalkanla savaşa mı kalksaydım? Bende o cesaret ve yetkinlik nerede? Üstelik her yerde olduğu için kalkıp Ankara’ya –pardon başkentine- gitmeme de gerek yok! İmparatoriçe her yerde ve her insan onun hedefi. Yer, ülke, toprak onun umurunda değil; yaş ve cinsiyet, milliyet ve statü farkı gözetmeden sadece insanları istiyor! Gücü, başarısı, zekâsı karşısında hayranlığım “zirve” yaptı. Ona methiyeler düzecek şairliğim, övecek belagatim yok! Bari bir söyleşi talep edeyim dedim. Söyleşi dediğin de nedir ki? Kısa bir soru sorarsın, o anlatır, sen de dinlersin. Hatta dinlerken “ne sorsam” diye ikinci soruyu düşünürken, doğru dürüst dinleyemezsin bile! “Tamam” dedim. O nasılsa artık her an her yerdeydi. Ne olur ne olmaz diye giyindim kuşandım. En kocaman camlısından güneş gözlüğümü, doktor olan kızımın arayıp tarayıp bulup verdiği maskemi takıp terasta, “selam sana ey yüce imparatoriçe ”diye karşısına geçtim. Bahçe duvarının dibindeki fıstık çamlarının koyu yeşil fonunda, bütün haşmetiyle parlıyordu. Şöyle bir göz ucuyla süzdü beni. Ses etmedi. Bunu olumlu bir yanıt olarak kabul ettim:  

– Sayın imparatoriçe Corona Hazretleri, size bir maruzatım var. İzin verirseniz sizinle söyleşi yapmak istiyorum… Çünkü ben sizi çok seviyorum. Gücünüze tapıyorum. Sizden yücesi yok!

– Yağcılığı bırak da ne soracaksan sor.

– Sayın imparatoriçe, siz ve askerleriniz ardınızda ölüler bıraktığınıza göre, öldürdüklerinizi yemiyorsunuz. Madem yemiyorsunuz, neden öldürüyorsunuz?

– Bir kere biz öldürmüyoruz. Barış içinde beraber yaşamak istiyoruz ama sizinkiler ölüyor. Yeme meselesine gelince, size bırakıyoruz yiyin diye. Her zaman birbirinizi yemiyor musunuz? Alın yiyin işte! 

– Siz öldürmüyorsanız insanlar kendi kendilerini mi öldürüyorlar? İnsanlar bunu niye yapsınlar ki?

– Ne bileyim ben… Belki de, hep birlikte mahvettiğiniz bu dünyadan, bir an önce cennet dediğiniz öteki dünyaya gitmek istiyorlardır. Bu dünyada yaşanacak hal mi bıraktınız? 

– Siz insanların dünyayı harabeye çevirdiğine mi inanıyorsunuz?

– Ne inanması ya… Görüyoruz… Görüyorlar. Bir siz görmüyorsunuz. İsveçli GRETA’cık, bas bas bağırıyor “dünyamız yanıyor” diye… Duyan, duyup da aldıran, aldırıp da taşın altına elini koyan var mı? Yok! Bizim uğradığımız yerlerde, hava kirliliğini düzelttiğimizi duymadın mı?

– Ne!?.. Siz mi düzelttiniz? İnsanlar sizden korkup fabrikaları durdurup evlerine kaçtıkları için hava kirliliği azaldı. Siz düzeltmediniz ki!

– Aman ne iyi… Sizin kirlettiğinizi bi de biz mi temizleyecektik? Bizi ne sanıyorsunuz siz a gafiller… Babalarınızın uşağı mı?

– Estağfurullah… Sayın Corona hazretleri, biz size ne yaptık. Bizden, biz naçiz kullarınızdan ne istiyorsunuz?  

– Siz, bana değil dünyaya yaptınız yapacağınızı. Düşmansız yapamadığınız, kendinize sürekli düşman yaratma huyunuz yüzünden olabilir mi? Bi düşün istersen. Ayrıca, sizler gibi beyinsiz acizlerden neyi, neden isteyim ki be “hadsiz” adam! Siz kimsiniz ki sizi adam yerine koyup bir istekte bulunayım! Ben ne dersem o olur! Kimse bana sormadan, danışmadan, olurumu almadan, kendi kendine bir şey yapamaz!  Ben, İmparatorluğumun içinde bir devlet… Devletimin içinde başka bir devlet istemem! 

Bakma yüzüme öyle alık alık… Yalan mı? Dediklerim aynen olmuyor mu? Buyurduklarımın, istediklerimin karşısında bir şey yapabiliyor musunuz? “Birlikten güç doğar” diye laflar üretmekten başka! Gerçekten bir araya gelip, kararlıca bir eylemde bulunabiliyor, görünür bir sonuç yaratabiliyor musunuz? Sizler… Bana karşı muhalifler olarak kendi aranızda bile uzlaşamıyorsunuz. O grubun sapı, berikinin çöpü diye, ufak hesaplar uğruna sağlam bir birliktelik oluşturamıyorsunuz. Hepiniz, birbirinizin Kurt’usunuz. Hem de Hobbes’un bildiğiniz Bozkurt’u değil, böcek kurtlardansınız yamyam türünden. Sadece sizler değil, insanlar olarak tümünüz böylesiniz. Güce tapıyorsunuz. Bir güçlü gördünüz mü, hemen önünde çöküp el etek öpüyorsunuz. Sefiller! Bir de tutmuş, “madem yemiyorsunuz, neden öldürüyorsunuz” diye soruyorsun. Üstelik yaşına başına bakmadan ve utanmadan… Senin, hırıl’ın gitmiş, tiril’in kalmış! Körük gibi ciğerin, mangal gibi yüreğin mi var? Senin neyini ben ne yapayım ha?

Evet, böyle dedi İmparatoriçe Corona. Bana bulaşmaya bile tenezzül etmedi. Öldürmekten beter etti beni. Öfkem tepemde taç yapmaya, elim ayağım titremeye başladı. Yüzümdeki maskeyi söküp atmak, sokağa çıkıp “Heeeyt!” Diye bağırmaya karar verdim. Tam elimi yüzüme götürüp maskeyi çıkarmama ramak kalmıştı ki, göz göze geldik! Gözleri sevinçten parlıyor, aç bir kurt gibi saldırmaya fırsat kolluyor, maskeyi çıkarmamı, sokaklarda deli danalar gibi koşuşturmamı bekliyordu. Elim havada donup kaldı. Maskeyi çıkarmadım. Sokağa çıkmaktan da anında vazgeçtim. Anladı. Gözlerindeki ışıltı, yüzündeki sırıtma dondu. Tacı düştü. Öfkeden saçlarını (“Saçlarını” diyorum ya, aslında onlar saçları değil. Sanki bir Gürcü Masalındaki Cadıların Reisi “PAPLAKVERA”nın belini çepeçevre saran penisleri gibiydi imparatoriçenin bedenini saran uzantıları. Konduğu mukozaya, o küçücük penislerinden birini saplıyordu.) yolmaya, sessiz çığlıklarını atarak sokaklarda, caddelerde, meydanlarda koşmaya başladı. Kısaca, insanların bulunduğu ve bulunabileceği her yerde savunmasız herkese saldıracağını biliyordum. Nasılsa insanların bulunduğu her yerde “kaderine” razı ya da değil, “AV” olmaya hazır kurbanlar bulacaktı. Öyle olmasaydı, Yurdagül Şahin, bu isimle çıkan korku öykülerini yazar mıydı?

Diğer yazılar...

Yorumlar