Tohum

On dakikadır ayazda beklemekten üşümüştüm. Isınmak için ellerim cebimde bir ileri bir geri yürümeye başladım. Her cumartesi saat birde Bekir’le buluşur birlikte kampüse yürürdük. Dün, havanın çok soğuk olacağını konuşmuş ama sonra yürürken nasılsa ısınırız demiştik. Üç aydır okulun sinema kulübüne üyeydim. Bugün de film günümüzdü. Tek sorun anlaştığımız saat geçtiği halde Bekir’in hâlâ gelmemiş olmasıydı. Her zaman saatinden önce gelip beni bekleyen o olurdu. Hiç böyle yapmamıştı. Başına bir şey gelmiş olabilir miydi?  Bir yandan aklım bu düşüncelerle meşgulken bir yandan da uzun zamandır beklediğim filmi izlemek için sabırsızlanıyordum. Bu film bana eski bir dostla yeniden karşılaşacakmış gibi hissettiriyordu. 

Annem  her cumartesi nereye gittiğimi bildiği halde başımın etini yemekten geri kalmazdı. Bak Müge, baban gelmeden evde ol, sonra olacaklara karışmam diye birkaç kere tekrar etti yine. Tamam anne, sen merak etme dedim. Bir yıldır başımı kitaplardan kaldırmamış sonunda istediğim bölümü kazanmıştım. Ailem başka bir şehre gitmeme izin vermiyordu. Babam okuyacaksan burada oku, üniversiteyse al burada da var demişti. Ankara’nın puanları  yüksek olduğu için çalışmaktan arkadaşlarımı  göremez olmuştum. Artık bir üniversiteli olarak benim de gezmeye, arkadaşlarımla buluşup vakit geçirmeye hakkım vardı. Üç ay önce kendime yeni bir sosyal ortam edinme arayışı içindeyken kantine uğradığım sırada o afişi görmüştüm. “Bize katılmak ister misiniz?”  Sinema kulübü yeni üyeler arıyordu. 

Küçüklüğümden beri sinemaya meraklı olduğumdan bu afiş hemen dikkatimi çekmişti. Annemle babam iki kafadar sinemaseverdi. Çocukken babam maaşını alınca  birlikte Kızılırmak Sineması’na gider o zamanın yerli ve yabancı klasikleşmiş filmlerini izlerdik. O devasa ekran ve insanların  o ekrana büyülenmişçesine bakması beni çok etkilerdi.  Sonraları babam yaşlanınca yan çizmeye başlamış, siz annenle gidin der olmuştu. Emekli olunca da artık  pek  gidemez olmuştuk sinemaya. Bilet fiyatları emekli bir ailenin  düzenli olarak sinemaya gitmesine izin vermiyordu. Her geçen gün çoğalan Avm sinemalarıyla baş edemeyen butik sinemalar da yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. İşte bu kulüp benim için bulunmaz bir fırsattı. Hem birçok kaliteli film izleyebilecek hem de yeni arkadaşlar edinecektim. Hemen tanışma toplantısının tarihini defterime not edip o günü iple çekmeye başladım. 

O gün geldiğinde çok heyecanlıydım. Dersten koşarcasına çıkarak salona girdiğimde kızlı erkekli bir grup hararetli bir sohbete dalmıştı. Birbirlerini önceden tanıdıkları belliydi. Sohbeti bölmemek için biraz uzakta durmuş söze girmek için fırsat beklerken uzun boylu, zayıf olan genç, Bekir, beni fark edip toplantı için mi geldin diye sordu. Üzerimdeki heyecanı atıp evet diyebildim. Beni çok sıcak karşıladılar. Hepsi benden üst sınıftaydı. Duruma bakılırsa tanışma toplantısına benden başka yeni üye katılmamıştı. Aileler genellikle çocuklarına “okuluna git gel, aman başka şeylerle uğraşma.” dediği için  kulüpler de bundan nasibini alıyordu. Kalabalık ortamlarda kendimi rahat hissedemiyordum. Kendi adıma kalabalık olmadığımıza sevinmiştim. Böylece herkes daha fazla konuşabilecek daha samimi bir ortam olacaktı. Ben de kendimi yabancı gibi hissetmeyecek daha rahat olacaktım. Tanışma faslı bittikten sonra o dönem izlenecek filmleri seçtik. İçlerinden ikisi buna hazırlıklı gelmişti. Klasik filmler ağırlıklı olmak üzere müzikal, tarihi, korku, biyografi, bilimkurgu türlerinden  filmler  seçtik. Seçtiğimiz filmleri beğenmiştim çünkü çoğu adını duyup izlemek istediğim filmlerdi. Ders saatlerimiz birbiriyle uyuşmadığı için cumartesileri toplanacaktık. İzin işlemleri için iki arkadaş gönüllü oldu. Filmleri bulma ve gerekli ekipmanı getirmeyi başka iki arkadaş halledecekti. Film öncesinde izleyeceğimiz film ve yönetmenle ilgili kısa bir sunum da yapılacaktı. Herkesin eşit sorumluluk alması için bu görevler her hafta dönüşümlü olarak paylaştırılacaktı. Yeni olduğumdan ilk toplanma için bana görev vermek istemediler. Ben de film sonrası için kurabiye yapmayı önerince severek kabul ettiler. 

İlk cumartesi çok heyecanlıydım. İzleyeceğimiz ilk film Kubrick’in korku türündeki The Shining filmiydi. Yönetmen işinin hakkını fazlasıyla vermişti. İzlerken epey gerilmiştim. Film esnasında bir an diğerlerinin not aldığını fark ettim. Aslında doğru olan buydu ama  kendimi filmin akışına o kadar kaptırmıştım ki not almaya bile fırsat bulamamıştım. Bittiğinde uzun süredir nefessiz kalmış gibi hissetmiş ve derin bir nefes almıştım. Işıkları açıp  biraz toparlandıktan sonra konuşmaya başladık. Aklım karışmıştı. Bir insanın bu kadar kısa bir sürede böyle bir dönüşüm yaşamasının mümkün olup olmadığını düşünüyordum. Bunun için ağır travmalar yaşamak gerekmez miydi? Bekir böyle bir şeyin her zaman mümkün olduğunu, insan denen canlının aklını yitirmesinin çok zor olmadığını söylemişti. Gamze Jack’in kendini izole edilmiş hissettiğini, bu hissin bazen böyle sonuçlara neden olabileceğini doğrulayan psikolojik bir yaklaşımla açıklıyordu. Pelin de Jack’in yaşadığı dönüşümün yalnızlıktan değil kapana kısılmışlık hissinden kaynaklandığını söylüyordu. Filmin  hepimizde uyandırdığı etki başkaydı. Birimizin fark etmediği detayı bir diğerimiz fark etmiştik.  Ortak bir fikre varamamış olsak da film hepimiz için çok zihin açıcı olmuştu. 

Sonraki haftalar buluşup film izlemeye ve tartışmaya devam ettik. Kulüptekilerle iyi arkadaş olmuştum. Bekir ve Pelin’le aynı fakültede olduğumuzdan hemen her gün görüşebiliyorduk. Bazen izlediğimiz filmin etkisinden kurtulamayıp hafta boyunca o filmden söz ederdik. Zaman buldukça dışarıda buluşup film dışında sohbetler de ediyorduk. İnsanların iç dünyalarını anlamaya çalışmak çok ilgimi çekiyordu. Filmler ve ardından yaptığımız sohbetler de beni bu açıdan besliyordu. İnsanlara dair bakış açım giderek değişmeye başladı. Kalabalıkların arasında kendimi eskisi kadar rahatsız hissetmiyordum. Bu durum sınıftaki halime de yansımıştı. Düşüncelerimi sıkılmadan rahat bir şekilde ifade etmeye başlamıştım. Bu kulübe katıldığım için kendimi şanslı hissediyordum.  

İşte Bekir de geldi. Nerde kaldın, senin yüzünden yüz felci geçireceğim diye söylendim. “Film için hazırlık yaptık, boş durmuyoruz. Son toparlamaları yaparken vaktin nasıl geçtiğini anlayamadım.” dedi.  Film için hazırlık yaptığını söyleyince ona yüklenmekten vazgeçtim.  

Bu dönemi  Breakfast at Tiffany ile kapatacaktık. Sıkı bir Audrey Hepburn hayranı olduğumdan bu film benim için çok özeldi. Elbette filmi daha önce izlemiş olsam da bugün daha farklı bir gözle izleyecektim. Dünkü benle bugünkü ben aynı değildi. İçimde bir tohum yeşerip filize dönüşmüştü. Onun dönüşümüne eşlik etmek benim için keyifli bir yolculuk olacaktı.  

                                                  

Diğer yazılar...

Yorumlar