Zyklon B. Hidrojen siyanür bileşiği. Gaz odalarının tarifsiz içeceği. Bir yudum almaz mısınız?

Mevcudu sayalım: Bir, iki, üç, dört… Yok, hayır, böyle saymadılar bizi. Kaç parça, dediler. Kaç parça esir? Adımız yoktu bizim, numaralarımız vardı. Kimliğimiz rakamlara kodlanmıştı. Sen Levi, şu şu numaraları taşıdığın için anlıyoruz ki İtalyan Yahudisisin. Sen Polonyalı, sen suç işlediğin için buradasın. Bak sen şu işe, aramızda bir Slav. Günün sonunda hep bir “parça”sın ama bu hiç değişmez.

Buz gibi havada, o dondurucu soğukta çırılçıplak saatlerce beklemek, sadece onurumuza değil, sağlığımıza da dokunuyordu. Peki umurlarında mıydı? Önceleri hiç elbette ama sonra, fabrikalarında çalışacak iş gücü lazım olduğunda biraz insafa geldiklerini söylesem. Toplama kampı ve insaf. Tezatların en acısını, öğrenmek istemesen de öğreten bir yer burası. Hangi masaya geçmek istersiniz?

Bana hep Almanlara öfke duyup duymadığım soruldu. Duymamak mümkün mü? Yaratılışım gereği sabırlı, mesleğim gereği ince ayarlara, ölçülere dikkat eden biriyim. Hassas bir terazi tuttuğum. Yoksa düşünsenize, bir ölçü fazla ya da eksik kaçarsa oluşacak reaksiyonu. Kamplarda yaşananlara inanmadıklarını yâhut inandıklarını ama ellerinden bir şey gelmediğini yâhut ellerinden geldiği halde ve bildikleri, yine de yardım etmeyi tercih etmediklerini veyâhut dönemin korku imparatorluğunda ve muhbirler gözlerini, kulaklarını dört açmış köşebaşlarını tutarken dua etmekten başka bir şey, maddi, elle tutulur bir şey yapamadıklarını ya da içlerinden vicdan sahibi olan çok azının manastırlarda, evlerinin bodrumunda, çatı katlarında bizden yani toplama kampına sürgüne gönderilmeye aday birilerini sakladıklarını, trenlere doldurulup kimi istasyonlarda durduğumuzda insanlığın yüz karasıymışız, tiksindirici mahlûklarmışız nazarıyla bize bakan çoğundan ayrı gizlice ceplerimize bir iki katık sıkıştıranları; unutmak, sineye çekmek, kabullenmek mümkün mü?

Kamptan kurtuluşumuzdan sonra yazdığım kitabıma gelen okur mektuplarında ve yıllar yılı konuşmacı olarak katıldığım söyleşilerde, okul konuşmalarında şu soruya fazlasıyla muhatap oldum: “Neden kaçmaya çalışmadınız?” ve bir benzeri şu soruya “Neden isyan etmediniz?” Bir ilkokul öğrencisi olur da aynı şey tekrar başıma gelirse şöyle bir kurtuluş yolu salık vermişti ve bunu aklımda tutmamı: Önce nöbetçiyi boğazla, sonra onun giysilerini giy. Ardından santrale koş ve elektriği kes. Böylece projektörler sönecek ve yüksek gerilimli tel örgü devre dışı kalacak. Sonra da sakin bir şekilde oradan uzaklaş.” İstihzayla gülsem karşımdaki ufaklık, altındaki derin anlamı kavrayabilir miydi, sanmıyorum. Sustum ben de. Başımı sallamakla yetindim. Gelelim diğerine, neden isyan etmediğimize. İsyan edenler olmadı değil. Ama yüksek güvenlikli bir toplama kampında, her biri silahlı SS arasında, gözetleme kuleleri ve elektrikli tellerle çevrili bir yerde, üstüne üstlük gözünüzün önünde itaat etmeyenleri patır patır öldürdükleri, idam ettikleri bir cehennem çukurunda kimse kahraman olamaz, olmaya da çalışmamalı. Çalışanlar da birkaç dakikayı geçmeden engelleniyordu zaten. Almanların düzene önem verdiği doğru, sadece yatak örtülerimizin hizasını kontrol etmek için yatakhaneye boydan boya ip gerip, ipi geçen yatağın sahibinin nasıl da öldüresiye dövüldüğünü anlatmam, yeterli bir örnek olur sanıyorum. Evet, düzene ve oranlara çok dikkat edilirdi, orantısız güç dışında. Unutmayın, bir karınca yuvasının lav silahı karşısında hiçbir şansı yoktur.

Bizim için, eşlerinden, ana babalarından, kardeşlerinden, sevdiklerinden en acısı çocuklarından ayrılmak zorunda kalan bizim gibiler için dua ettiklerini söyleyen inançlı insanlara teşekkür etmiyorum, onlara en fazla şunları söyleyebilirim: Biz oradaydık, dünyanın orta yerinde, Avrupa’nın göbeğinde, istif edildiğimiz o kamplarda, açlık, susuzluk çekerken, kızıl, difteri, tifüs, dizanteri ne menemse hastalıklardan kırılırken, donarken, saatlerce çırılçıplak bekleyip doktor önümüze arkamıza bakıp kimin kampta kalacağına kimin ayrılacağına -gaz odaları ve fırınlara gidiş bileti- saniyeler içinde karar verirken, baştan ayağa vücudumuzda tek bir tüy kalmayana kadar tıraş edilirken, kadınların saçlarından kumaş, yakılanların küllerinden gübre yapmak için bekleyen vahşiler arasında akıl sağlığımı kaybetmemek için Dante’nin Cehennem’inden pasajları hatırlamaya, okumaya çalışırken; O orada yoktu, biz vardık sistemli bir şekilde kıyıma uğratılan bizler. Kampta sadece bir kez dua etmeye çalıştım ama beceremedim. Kelimeler dökülmedi ağzımdan. Kendimden utandım. Bizi görmeyen, işitmeyen dahası olmayan bir şeydi. Kamptan önce inançlı biri değildim, kampta da değildim. Sonrasında, şu satırları yazarken de değilim.

Evet biliyorum, toplama kampları Nazi Almanyasına özgü değildi. Sovyetlerin Gulag’ları vardı, sonrasında Vietnam ve Kamboçya gerçekleri… Soykırımlar oldu, toplama kampları kuruldu, bunlar oldu ve olmaya da devam edecek. Kurtarıcı beklemek boşuna. Çözüm gökte değil yerde. Biziz bu çözümü getirecek olanlar. Sizlersiniz. Adolf Hitler, gökten inmedi, bir doğal âfet de değildi. Seçimle iş başına geldi ve insanlar başlarına seçtikleri kişinin kim olduğunu söylemlerinden, dahası yazdığı kitabından az çok kestirebilirlerdi. Üstün ırk, Ari ırk, Nietzsche’nin ‘Üstinsan’ı, bunlara zemin hazırlayan, ateşi kıvılcımken söndürmeyen bizdik, insanoğlu.

Hep anlamaya çalıştım, adil olmaya, yaşananları bütün yönleriyle ölçüp biçmeye. Gücün, propagandanın ve korkunun insanı nasıl dönüştürebildiğini gördüm. Hitler sadistti, hastalıklı bir zihne sahipti, takıntılıydı kabul ediyorum ama bir kişiydi. Öyleyse geriye tek soru kalıyor: Çoğalmasına kim ya da kimler izin verdi?

Zaman hızla ilerliyor. Yaşananların etkisi de azalıyor haliyle. Unutuluyoruz. Peki ya kurtulanlar? Onlar da unutanlar arasında mı? Altmış sekiz yaşımı sürerken geriye dönüp bakıyorum. Kolumdaki dövmeden neden kurtulmadığım sorusu geliyor aklıma. O, kamptan kurtulabildiğim için şanslı olduğumu söyleyen ve düşünen insanlara kendi başına bir cevap olabilirdi aslında. Sanılmasın ki o dövme, o rakamlar sadece derime işlendi; ya ruhuma, zihnime işleyen o rakamları nasıl sileceğim?

Bu satırları yalnız olduğum kendi dairemde hiçbir sakinleştirici ilaç almadan yazıyorum. Bilincim açık, ne yaptığımı, ne yapacağımı gayet iyi biliyorum. Unutuşun ülkesi, boşluğa atılacak bir adım kadar uzağımda. Bütün zincirlerimden kurtuluyorum. Artık sonsuza kadar özgür olmanın vaktidir.

Nöbetçiyi çoktan boğazladım. Onun giysileri yerine kendiminkileri seçiyorum. Güneşi söndüremem, bu kez karanlığa ihtiyacım olmayacak. Yüksek gerilimli teller, yıllar öncesi damarlarımla bütünleşmişti zaten. Son olarak sakince buradan uzaklaşmak kalıyor.

Geride bıraktığım ailem; fazla yaşamış olmam, kamplarda öldürülen milyonlarca insana karşı beni altından kalkamayacağım bir borca sokmuştu. Borcumu ödeyip hesabı kapatıyorum, böyle düşünün.

Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum.

 

174 517 Levi, Primo