“Saatleri Ayarlama Enstitüsünün, bizim olduğu kadar Rusların (Ekim devrimi) ve Fransızların da romanı olduğunu düşünürüm. Gabriel Garcia Marquez Yüzyıllık Yalnızlıkta Kolombiya dağları kadar Çukurova’yı ya da Ege içlerini de anlatmıştır bence.”

Söyleşi Ekibi: Dilek Yılmaz – Canan Kuzuloğlu

 

Fuat Sevimay hoş geldiniz. Bizi kırmayıp konuğumuz olduğunuz için teşekkür ediyoruz. Kiltablet Fanzin’in çalışma alanı öyküler. Fanzinimizin bu ayki teması MEĞER. Sizin Aralık 2021’de okurlarıyla buluşan son kitabınız GÖR BAĞIR’ı söyleşimizin odağına koymak istedik. Hem temamızla çok örtüşüyor hem de toplumsal olarak yaşadığımız olaylarla. Ancak sizin çok yönlü bir yazar oluşunuz sanıyoruz ki sohbetimizi genişletecek. Öncelikle okuyucularımız Fuat Sevimay’ı daha yakından tanısın isteriz. Elbette öz geçmişinize kolaylıkla ulaşabilirler ancak siz bize Fuat’ı anlatır mısınız?

Hangi Fuat’ı anlatayım? Yazar olanı okurlara sormak gerek. Doğru yanıt onlarda. Benim bilebildiğim kadarıyla romanları, öyküleri, çocuk kitapları ve çevirileri var. Yazdıkları iş görür sanki. Yazarlık dışındakini ben de tanımaya çalışıyorum. Arkadaş olunur, fena biri değil gibi. Ama bazen kafasına göre takılıyor, çekip gidiyor çünkü anladığım kadarıyla yalnızlığı da seviyor. Denizle ve dağlarla arası iyi. En sevdiği de yolda olmak, yeter ki yoldan çıkmasın.

İlk kitabınızın 2011’de yayımlanmasından bu yana topu topu on bir yıl geçmiş. Edebiyatçı / Yazar kimliği için kısa sayılabilecek bir sürede üstelik farklı ve güçlü alanlarda birçok ödüle layık görülmenizi neye bağlıyorsunuz; nedir bu başarının sırrı?

Başarılı bulduğunuz için teşekkür ederim. Farklı türlerdeki yapıtların muhtelif ödüle değer görülmesi de elbette insanı çok mutlu ediyor. Bir sırrı var mı emin olun bilmiyorum. Ancak kendi deneyimimden paylaşabileceğim birkaç başlık olabilir. Her şeyden önce yazmak bir yetenek işi. Bu bende varmış, bir başka konuda da çok yeteneksiz olabilirim. Yazmaya başladığında insanın önce bunu görmesi, ne yapabileceğine (belki de yapamayacağına) karar vermesi gerekiyor. Sonra, çok çalıştığımı ama gerçekten çok ve severek, özveriyle çalıştığımı söyleyebilirim. Burada sadece oturup yazmayı ya da çevirmeyi kastetmiyorum. Edebiyatın özünü anlamak, büyük yazarların dünyasına girmek için çok kafa patlattım. İşin arkasında beni mutlu eden bir emek olduğunu söyleyebilirim. Bir de sanırım söyleyeceğim sözüm vardı. Biri çıkıp diyebilir ki herkesin söyleyecek sözü vardır. Söz konusu edebiyat olduğunda biraz daha geniş bir şeyden bahsediyorum. Yazmaya başlamadan önce hayatın çok içindeydim. Her alana, her tür insana temas eden biriydim. Tüm bunlar sanırım haznemi doldurdu ve ben de becerebildiğim kadarıyla kâğıda döktüm. 

Çeviri konulu bir röportajınızda “Çeviri sadece dilden bir şeyi diğer tarafa aktarmak değil kültürlerin birbirine aktarımıdır.” demiştiniz, çok klasik bir cümle olduğunun da altını çizerek. Biraz çevirmenliğinizden, James Joyce ile olan gönül bağınızdan konuşabilir miyiz?

Hep söylediğim bir şey var; ben çeviriye biraz da kendimi denemek için bulaştım ama arkası çok güzel geldi. Sanırım bundaki en önemli etkenlerden birisi, fazla dallanıp budaklanmak yerine, birkaç yazara, özellikle de Joyce ve Svevo’ya odaklanmamdı. Bu sayede bu isimlerin düşüncelerine, dili kullanma şekillerine, neyi nasıl düşündüklerine çok daha hâkim oldum. Bu açıdan Joyce benim için bir okul/ekoldür. Yine hep şunu söylerim; gerek çeviri gerekse okurluk açısından, bu isim benim için Joyce’tur, bir başkası için Oğuz Atay, Leyla Erbil ya da Calvino olur. Ama bir veya birkaç yazarı derinlemesine okumak gerçekten müthiş. Bizim Joyce ile halimiz bir nevi baba oğulluğa evrildi ve bakmayın Benden’iz James Joyce romanımda arada bir didiştiğimize, bundan dolayı aslında çok mutluyum.

Eserleriniz, ana akım dillerin ötesinde örneğin Urduca gibi ilginç dillere de çevrilmiş. Yazar Menajeriniz / Ajansınız var mı? Nasıl bakıyorsunuz bu kuruma?

Edebiyatla uğraşanlara ara sıra söylediğim bir şey vardır; işin sanat tarafı kadar sektör tarafına da kafa yorun. Sektör kelimesi sevimsiz gelebilir ama böyle bir şey var. Ve olması da gerekiyor. Özellikle yurtdışında işlerin nasıl yürüdüğünü bilmeniz gerekiyor. Ve bunu çok başarıyla götüren kurumlar var iken, başka türlü yol alma şansınız pek yok. Bunu bilmek gerek. Ben Kalem Ajans ile çalışıyorum ve Türk edebiyatını bence yurtdışında müthiş bir özveriyle temsil eden Kalem’in parçası olmaktan çok mutluyum. O dillere çevrilmek, kendinizi ülkenizde bile zor ifade ederken, İtalyan’ın, Gürcü’nün Japon’un ya da Meksikalının dünyasında gezinmek, ancak o dünyaları bilen bir ajans sayesinde mümkün olabiliyor. O nedenle sağolsun Kalem ve onun dinamik ekibi.

Yazarlık elbet bütünsel bir iş ama çevirmenlik, öykücülük ve roman yazarlığı arasında bir EN sıralaması yapacak olsanız hangisi ağır basardı?

Bende roman bir adım öndedir. Edebiyatın tüm türleri, öykü, deneme, gezi veya şiir kendi içinde çok değerlidir ve bana göre hepsi çok önemli olmak kaydıyla, hepsinin de ayrı işlevi vardır. Ama hem okurken hem yazarken, romanın o derin ve bütünlüklü yapısını, zaman ve mekan içindeki akışını seviyor ve hayata benzetiyorum galiba. Genel anlamda yazarlıkla çevirmenliği kıyaslayacak olursak da, yazmıyor olsam çeviriden dolayı çok mutlu olurdum. Çünkü zor olsa da gerçekten keyifli bir uğraş. Ama yazarken sınırsız bir özgürlüğe sahipsiniz. O açıdan da ikisi arasında her zaman yazarlığı yeğlerim.

“Dolap Beygiri” ile oklarınızı fırlatmaya başlıyor, ivmeyi düşürmeksizin “Nassaulu İsa” ile bir bir saplıyorsunuz. Post modern, modern anlatı, klasik, distopik, fantastik gibi hemen her öykü türünde hem ülke hem dünya yani insanlığın hali pür melalini gözler önüne seriyor, derin bir faşizm, kapitalizm, ceberrut devlet, adalet ve bireyselleşme dolayısıyla güçsüzleştirilme eleştirisi yapıyorsunuz. Ne dersiniz; böyle gelmiş böyle gider mi gitmez mi?

Böyle tabii ki gitmez. Ne dünya ne de memleketimiz bu gerginliği, bu sömürüyü daha fazla kaldıramaz. Sonrası güllük gülistanlık mı? Sanmam. Ama yine de, en azından, evlatlarımıza ve geleceğe bir umut, yaşam sevinci borcumuz var. İnsanlık hallerine, dünyanın ve memleketin gidişatına kafa yoranların belki artık bireysel güçlerinin farkına varmaları, ama aynı zamanda bu gücün ancak toplumla doğru ilişki halinde işe yarayacağının farkına varması gerek. Devlet ile vatandaş ilişkisinin yeniden doğru bir eksene oturması gerek. Bunun yolu da adaletten ama her anlamda adaletten geçiyor. Sadece mahkemelerden, hâkimlerden, davalardan ve kanundan bahsetmiyorum. Bireyler arası adalet, doğaya karşı adalet, güçsüzü kollayan adalet. Yoksa sömürüye her zaman açığız. Kapitalizmin, emperyalizmin en büyük enstrümanı da bireyleri ümitsiz hissettirip, korkunç bir çarka muhtaç bırakmak. O nedenle kendi gücümüze, iyiliğin, paylaşımın gücüne inanmak gerek.

Öykü kitabınız GÖR BAĞIR’da, okurlarınıza boğazlarına düğümlenmiş kalmış bir çığlığı bağırma fırsatı veriyorsunuz. Sanki sonrasında nefes alabiliyoruz. Günümüzün sorunlarını tek tek ele almışsınız, ete kemiğe büründürmüşsünüz. Tüm bu öyküler ne kadar zamanda oluştu? Yazdıkça bir kenara koyup biriktirdiğiniz öyküler miydi? Belki de böyle bir başlığın altı için özel olarak çalışılmışlardır…

Kitaptaki üç öyküyü daha önce yazmıştım. Nassaulu İsa 2015’te Dublin’de çıktı. Dolap Beygiri ve Birincisi de sanırım 2017 civarı. Diğer altı öykü pandemi döneminde yazıldı. Belli bir başlığa göre yazmadım. Öykü kitaplarında tematik bütünlüğe pek sıcak bakan biri değilim. Aksine hem konularda hem de yapıda farklı akışı seviyorum. Ama insanlık hallerine baktığım yer aynı. Dolayısıyla on yıl sonra da yazsam, konular değişse bile cümlelerde bir çığlık, ardından bir ferahlama olacaktır sanırım. Çünkü on yıl önce de on yıl sonra da gücü elinde tutanlar nefesimizi kesmeye çalışacak. Bu insanlığın bitmeyen mücadelesi ve edebiyatçının işi de biraz, burada durduğu safı belirlemek.

Açılış ve kapanış öykülerinizde “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” epigraflarınızla “kadına şiddet” sorunu dense de aslen bir “erkek sorunu” olan hastalıklı durumumuza direkt vurgu yaparak, dikkat çekiyorsunuz. Yeni vizyona giren “Bergen” filminin bitiş jeneriğinde de aynı soruna vurgu yapılarak, Sözleşme geçerliyken öldürülen kadın sayısının nasıl yarı yarıya düştüğü rakamlarla gözler önüne seriliyor. “Gör Bağır”ı “Canıma can katan anneme…” diyerek bir kadına ithaf ettiğinize göre, neler söylemek istersiniz kanayan bu yaramız hakkında?

İnsanlığın korkunç bir erk/güç sorunu var. Ve elbette bu sorunun büyük mağduru ne yazık ki kadınlar. Bence sorunun büyümesine yol açan en önemli unsur da güce tapınma eğilimi. Empatiden yoksun eğitilen gençler, rol model olarak güç sahibi, iğrenç, kıyıcı bazı erkekleri görmeye başlıyorlar. Ve bu arazı ilerleyen yaşlarda gidermek çok çok güç. İşte İstanbul sözleşmesinin en önemli yanı, bu “Güç” diye görülen şeyin aslında cezalandırılması, toplumdan soyutlanması gereken bir rezillik olduğunu göstermesiydi. Muktedirlerin korktuğu da bence bu. Yoksa tüm diğer hukuki süreçler, yaptırımlar ve sair işin sonrası. Manipüle edecekleri gençlerin azaldığını gören erk sahibi reziller, her alanda olduğu gibi bu konuda da dini maske olarak kullanıyorlar. Ama maskeleri de delik deşik ve kadını, erkeği, büyük çoğunluk artık çirkin yüzü görüyor.

Açılış öykünüz DOLAP BEYGİRİ’ni iki bölüme ayırmışsınız. Kurgusu ilgi çekici. Her iki bölümde nokta kullanılmadan yazılmış. Okurken insanı nefessiz bırakacak şekilde akıyor ve tam orta yerinde gerçekleşen olay bir soluklanma, durup düşünme fırsatı sunuyor. Öykünün ortasında yaşanan olaya daha da dikkat çekmek için harfler ve kelimelerle bir resim oluşturmuşsunuz. Sonra her şey kaldığı yerden devam ediyor. Sanki bu kez de terse sararak. Toplum olarak gerçekten bu kadar duyarsız mıyız?

Toplum olarak aslında duyarsız değiliz. Her toplum, her ulus ne ise biz de oyuz. Biraz iyi biraz kötü. Ben bu toplumun temel hasletlerinin ve tohumunun sağlıklı olduğuna inanırım. Ama ne yazık ki öyle bir hayat gailesi içindeyiz, öyle bir post-truth çağı yaşıyoruz ki mutlak surette dert edineceğimiz şeyleri de görmez haldeyiz. Öykünün biçemi de biraz bu sanal gerçekliğe dikkat çekmek üzere kuruldu. Biz yedi yüz sözcüklük cümleye mi, orada ne olup bittiğine mi, öykünün ortasındaki üçgene mi yoksa Güven’in ölümüne mi dikkat kesileceğiz? Belki okura küçük bir çimdik. Bak, sen ben hepimiz kafamızı eğmiş gidiyoruz, başımızı artık diksek, demek niyetindeydim. Ama ezcümle, ben asla toplumdan, halktan, insandan yana umutsuz değilim. “Bu halk adam olmaz,” söyleminin fevkalade üstten bakmak olduğunu düşünürüm. Edebiyatın görevi sadece insanları dürtmektir. Yoksa seçkinci bir tavırla had bildirmek, sıfatlar yakıştırmak niyetinde hiç olmadım.

Öykü kahramanlarınız, mekânlarınız ve zaman beymelmilel… İstanbul’dan başlıyoruz, kendimizi Saray-Bosna’da, Dublin’de, İspanya kasaba-şehirlerinde hem günümüzde hem yakın tarihte, hem de yerel öykü kahramanlarıyla buluyoruz üstelik hiç yadırgamadan. Takdire şayan bu zenginliği nasıl sağlıyorsunuz?

Bu çok önem verdiğim bir şey. Saatleri Ayarlama Enstitüsünün, bizim olduğu kadar Rusların (Ekim devrimi) ve Fransızların da romanı olduğunu düşünürüm. Gabriel Garcia Marquez Yüzyıllık Yalnızlıkta Kolombiya dağları kadar Çukurova’yı ya da Ege içlerini de anlatmıştır bence. Benim öykülerimdeki karakterler de biraz böyle belki. Dublinli İsa aynı zamanda Kahireli Musa veya Pekinli Buda. İspanyol madencinin oğlu Santa ile ilişkisini Zonguldak’tan ya da Soma’dan bağımsız düşünemeyiz veya seksen küsur yıl önce Guernica’ya atılan bombanın Roboski’ye veya bugün Kiev’e düşmediğini söyleyebilir miyiz?

Tüm bunları anlatabilmek için sanırım zamanında heybemi bolca doldurdum. Tarihe meraklıydım ve anlamaya çalışıyordum. Ama benim tarihim savaşlar, komutanlar, anlaşmalar üzerine değil. İnsanın, acının ve coşkunun, mutluluğun ve kederin tarihi daha çok ilgimi çeken. Tüm o malzemeleri edebiyatta yeri geldiğinde kullanmayı seviyorum. Okura da geçiyorsa ne mutlu bana.

Savaşlar, diktatörler, salgın, doğanın yok oluşu ve İstanbul Sözleşmesi GÖR BAĞIR’daki öykülerinizin ana temalarını oluşturuyor. Bu konular ve içlerinde varolan acımasızlığa rağmen kitabın bütününe baktığımızda bir umut ışığı parıldıyor sanki. Bu özellikle yapmak istediğiniz bir şey miydi?

Tabii. Ben karamsarlıktan, yenilgiden hoşlanan biri değilim. Pollyanacılık oynamak niyetinde de değilim. Salgını, diktatörleri, doğa katliamını ve daha bir dolu şeyi hep görüyoruz zaten. Ve bunların hepsi elbette edebiyatın da konusu. Ama bir de mis gibi hayat var. Öyküde yazdığı gibi, erguvanlar çiçeğe durmak için bizim keyfimizi beklemiyor. Veya Ümit Kaftancıoğlu’nun dediği gibi; Ölüm de neymiş, yaşamak var dağ gibi. Yaşadığımız sürece ümitli olmak, olabildiğimiz kadar keyifli olmak en akıllıca iş ki sorunların da üstüne gidebilelim.

HURDA FRANCO ve SONUN ARDI üzerinde biraz konuşmak istediğimiz iki öykünüz. İlki klasik bir baba-oğul çağ çatışması, yokluk hikâyesi gibi başlıyor. Sonra birden, hiç beklemediğimiz başka bir yere evriliyor. Aynı aileden, ortak geçmişten gelsek bile birbirimizi ne kadar tanıyoruz?

Joyce “Ölü” öyküsünde bunu harika işler. Elli sayfa Dublin’de geçen bir partiyi okuruz. Işıltılar, dedikodular, danslar ve sair, sonra orada en yakın olması gereken bir kocanın, karısının hayatındaki büyük bir olaydan zerre haberdar olmadığını görürüz. Evet, bazen birbirimize çok yakın, bazen de çok uzağız. İnsan böyle bir şey. Bunu fark etmek belki de hikâyeyi değiştirecek unsur. Yine hiç aklımızda olmayan bir gelişme, o uzaklığı tutup bambaşka bir güzelliğe evirebilir. Yani, keşke birbirimize sarılmak için Franco’nun hurdaya çıkmasını beklemesek ama ne yapalım, tuhaf baba oğullarız işte 😊

SONUN ARDI fantastik öğeler taşıyan bir öykünüz. Büyükşehirde beyaz yakalıların sıradan bir günü olağanüstü olaylarla değişiyor. Aslında Dünya’nın değişimine tanık oluyoruz. Buzul çağı sonrası gibi bir şey neredeyse. Doğanın intikam ihtimali ve insanoğlunu bekleyen çaresizlik konusunda neler söylemek istersiniz?

Doğa intikam almıyor. İntikam insan evladına özgü, uydurulmuş bir kelime. Doğanın, bir fidanı büyütürken de, Karadeniz’de katledilen dere yatağını geri alırken de bizi pek taktığını sanmıyorum. O kendi akışında. Biz ne zaman doğanın bir parçası olduğumuzu hatırlar da doğayla uyum içinde yaşamayı öğreniriz, o zaman engin bir huzur bizi bekler. Yoksa huzuru en yüksek rezidansın en üst katında aramayı sürdürürsek, dün Babil kulesi bugün Marmaray mezarımız olabilir. Çok geç olmadan doğaya büyük bir özür borcumuz olduğunu düşünüyorum. Belki kendi adımıza değil ama insan dediğimiz birtakım beton kafalı müsveddeler adına özür dilesek, af dilesek yeridir.

Müzik, türkü-şarkı sevginiz satır aralarından sızıyor. Neden acemaşiran? TSM’de “makam” ne anlama gelir, alegorik olarak açıklayabilir misiniz ki bizim gibi sade vatandaşlar da bi’ anlasın J -mümkünse tabii- Müzik edebiyat ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz?

Makamları açıklamaya kalksam haddimi aşarım bence. Alt tarafı amatör bir dinleyiciyim 😊 En fazla şu kadarını söyleyebilirim; makamın adı bile çok güzel değil mi? Öte yandan genel olarak müziğin, özelde türkülerin metne sızmasını seviyorum. Joyce’a türküler dinletmiş olmaktan, Neşet Ertaş’ın Davut Sulari’nin Mahzuni Şerif’in yamacında dolaşmasından mutluyum. Bunlar farklı coğrafyaların eşsesleri sanki. Bir Yugoslav ezgisinin benim öyküme sızması, Maradona için yapılan bir tezahürattaki coşku, Tarkan’ın bir yerlerde kanımızı kaynatması da yine tam hayatın, tam da edebiyatın konusu. Yine bir türküde bazen öyle bir söz duyuyoruz ki yüz sayfa romana bedel. Bu toprağın sesini seviyorum. Ayrıca müzik de başka bir sürü şey gibi yazar olarak benim malzemem. Uygun şekilde metne serpiştirmek çok iş görebiliyor.

Torun toska, Gürcükapı, Arf Değişmezi, Anadolu Parsı Dağarcık gibi birçok bilgiyi –“Kapalıçarşı” ayrı bir sözlük gerektiriyor zaten- okura katma çabanız nasıl sonuç veriyor; bu konuda geri dönüşler alıyor musunuz?

Vallahi beni en mutlu eden şeylerden birisi bu. Bir metni yazdıktan sonra, son okumaların en az iki üç tanesini, kelime haznesinin zenginleşmesine, uygun deyimlerin metne serpiştirilmesine, uygun yerlerde uygun bazı bilgilerin geçmesine ayırıyorum. Çünkü edebiyatı lezzetli kılan şeylerden birinin de bu dil ve bilgi zenginliği olduğunu düşünüyorum. Ve çok ilginç yerlerden, bazen bir okul söyleşisinde bir gençten, bazen sosyal medyada bir okurdan, tüm bunlarla ilgili geri dönüş oluyor ve işte o an, tamam, iyi bir şey yapıyorum, dediğiniz an oluyor. Böylesi, kuru kuru anlatmaktan hem çok daha keyifli hem de çok daha yararlı.

Romanında en önemli kelimesi “bardak” olan yüreği büyük usta kimdir?

Elbette Necati Abi, Necati Tosuner. Kasırganın Gözü romanının orta yerinde bir bardak, o bardağın düşme hikâyesi vardır ki beni benden almıştır. Kendisi bir atölyemizi şereflendirmiş ve o bardağın ne olduğunu da anlatmıştı. Benim için hayattaki çok keyifli anlardan biridir.

2022 Vedat Türkali Edebiyat Ödülleri yarışma jürisinde yer alan ve birçok ödüle sahip bir yazar olarak bu tür yarışmalara başvurmak isteyen yazarlara fayda sağlayacak, dikkatlerini çekmek istediğiniz, ufuk açıcı önerileriniz olabilir mi, lütfen?

Ödüller hep tartışılagelmiştir ve netameli bir alandır. Edebiyattaki her alan gibi ne büsbütün doğrudur ne kimilerinin söylediği gibi mutlak surette eğridir. Bizim bir konuyu ele alırken, neden iyi neden kötü olduğunu da belirtme kültürümüzü geliştirmemiz gerek ki konuyu kişisel pozisyondan ziyade, toplumsal zeminde yararlı bir şekilde konuşabilelim.

Ödüle başvuracaklara da tek önerim, metinlerine güvenmeleri, fasa fisoyu bir kenara koymalarıdır. Ödül güzeldir ama kazanınca dünyalar sizin olmuyor, kazanamazsanız da dünya yıkılmıyor. Tekraren, metniniz gerçekten iyiyse, jüri görmezse okur görür, balık bilmezse Halik bilir. Gerisi dedikodu.

TEŞEKKÜRLER