Ada, Şarap, Dostluk

Oh! Günyüzü gördük nihayet! Güneşi çok özlemişim. Gözlerim kamaştı. Tıpkı bağdaki gibi. Hey sana diyorum. Niye cevap vermiyorsun? Biraz önce sarmaş dolaş olduğumuzu unutup başka bir kadehe gidince havalandın mı ne? Yok öyle ayrılık gayrılık, ben sana buralardan da yetişirim hiiiç tasalanma. Aynı asmanın salkımları olarak beraber büyüdük güneşin sıcaklığıyla. Gerçi sen yukarda manzaralı bölümdeyken ben toprağa yakındım ama yıllarca aynı fıçıda, sonra aylarca aynı şişede çok alıştım ben sana.  Dinle beni! Buralarda bizim bağların olduğu taraflar kadar güzel değil mi? Lokantanın yeri de pek manzaralı. Denize bizim bağlar kadar olmasa da tepeden bakıyor. Adanın bu tarafı çok sakinmiş; bir lokanta, bir liman, bir kaçta yazlık ev. Bağın en yaşlı asması anlatmıştı ya, sen zaten dinlememişindir atalarımızın hikâyesini.  Biz buralara Fransa’dan göçmüşüz çook uzun yıllar önce, yani birileri bizi buralara getirmiş desek daha doğru olur. Buranın güneşi bizi biraz değiştirince adımız olmuş Ada Karası. Sonra yine Fransa’da bağcılık, şarapçılık okumuş bir beyefendinin dikkatini celp edip, ihtimamına mazhar olunca adanın gül kokulu şarabına dönüşmüşüz. Öyle bakma bana bunlar asırlık asmanın kelimeleri ne yapayım?

Masadakileri inceledin mi hiç? Biri hariç üçünün de gözleri tıpkı deniz gibi masmavi. Hepsi de birbirinden güzel. İyi insanlar olduklarını hissediyorum. Sana da öyle gelmiyor mu? Hadi canım sen tabaktaki balığa mı bakıyorsun? Onu yiyebileceğini mi sanıyorsun? Çok komiksin, ama merak etme, biraz sonra midede o balıkla buluşacağız zaten. Şurada sayılı dakikalarımızın tadını çıkarıp bol bol muhabbet edelim diyorum senin aklın başka yerlerde. Bak masadakilere de feyz al! İki arkadaş ve anneleri birlikte adada deniz tatili yapıyorlar. Ne güzel! Kıvırcık saçlı ve annesi yıllar önce bu adada babası pansiyon işletirken kalmışlar. Pansiyon adanın kalabalık kısmında ana limana yakınmış, binayı adaya iner inmez hemen bulmuşlar ama ada değişmiş, bozulmuş, kalabalıklaşmış, öyle anlatıyorlar.  Diğerleri ilk kez geliyorlarmış ama hepsi bizim gibi adanın bu tarafını ilk kez görüyorlar. Sanırım şef garsonda anladı onların iyi insanlar olduklarını, o yüzden çok ilgilendi onlarla hatta onlara bizi tavsiye etti. Bizim yılımız son yılların en iyi rekoltesiymiş. İki bin bir. Şişelerimizin üzerinde de “rezerve” yazıyor. Duymadın mı garsonu? Bu bir ayrıcalıkmış. Kızlar ilk yudumlarını aldıklarında çok beğendiler ve ilk kez gelen beş şişe almaya karar verdi, diğeri de ona katıldı. Nasılsa arabayla gelmişler adaya, götürmek kolay olurmuş İstanbul’a. Garsonda birkaç koli yaptırıp arabanın bagajına koydu bile. Herkes bir yerlere gidiyor işte. Bazılarımız Fransa’ya, bazılarımız adanın diğer yanına, bazılarımızda büyük şehirlerdeki şarap evlerine, biz de bu lokantaya. Nerden mi biliyorum? Dedim ya sen hiç dinlememişsin asırlık asmayı. O hep anılarını anlatıyor zannediliyor ama aslında o bizim tarihimizi anlatıyor. Sen denize bakıp hangi gemi nereye gidiyor, o büyük gemi küçük vapura çarpacak mı, bulutlar nasıl bu kadar hızlı gidiyor sorularıyla kendini ve etrafını meşgul ederken, ben hep iyi bir dinleyiciydim.

Bir de eski bağbozumlarının son yıllarda nasıl değiştiğini anlattı asırlık asma. Anadolu denen topraklarda binlerce yıldır yaşıyormuşuz. Üzümlerimizden de ne kadar çok şey üretmişler. Hatta yapraklarımızdan yemek bile yapıyorlarmış. Oralarda bağbozumu eskiden imece usulü yapılırmış. Herkes toplanıp şarkılar, türküler, maniler söyleyerek çalışırmış. Bağ sahibi de onlara yemek verir, yemekten sonra da halaylar çekilirmiş. Evlerine dönerken de bağ sahibinin hediyelerini ve sepetlerce üzümü yanlarında götürürlermiş.  Bizim adada biraz daha farklıymış eskiden bağbozumu; işçiler, patronlar, traktörler toplaşır, sepetli işçiler şarkılar türküler söyleyip güneşte parlayan, ışıltıları gemicilerin gözlerini kamaştıran bağ bıçakları ya da falçatalarla bizim salkımlarımızı kesip sepetlerine doldurup traktörlere taşırlarmış. Traktörlerde kasa kasa üzümleri şarap yapılması için fabrikaya götürürlermiş. Şaraplık üzüm olunca başka şansımız kalmıyor tabii. Son yıllarda bağbozumu turistik bir hale gelmiş, kalabalık gruplar bağları işgal etmiş ve bir gösteriye dönüştürmüşler işi. Güneşe hasret ofis çalışanlarından oluşan acemi işçiler büyük şehirlerden gelip salkımları hoyratça, asmanın canını yakarak koparıp sepetlerine doldurur, bağın bir kenarına konan gürültülü makinelerin yardımıyla şarap yapmaya çalışırlarmış. Allahtan bizim bağlarda bu sadece bir iki kere olmuş sonra vazgeçilmiş. Şimdilerde bizimkinde olduğu gibi başka yerlerden gelen işçiler ve onların başında duran adalı daimi işçiler var bağ bozumunda ve sessiz sedasız, ruhsuz bir şekilde toplanıyoruz. Yine de ben turistik bağbozumu yaşamadığıma seviniyorum. Düşünsene salkımın yarısını koparıp, yarısını dalda bırakan acemilerin etrafında dolaştığını, arılardan bağırarak kaçarken de dallarımızı kırdıklarını. Bir de tarlanın ortasında o kadar insanın bakışları altında ezilerek gürültülü bir şekilde şaraba dönüşmek hiç bana göre değil. Ah! Bir de onlar ancak hafta sonu gelecekleri için bozulmadan kalalım diye ilaçlandığımızı düşünebiliyor musun? Neyse bu konuyu pek sevmedim. Konuyu değiştirsek iyi olacak.

Biraz susayım mı? Farkında değilsin herhalde giderek azalıyoruz kadehlerde. Farklı kadehlerde olduğumuza göre birazdan farklı midelerde olacağız. O zaman kurtulursun dört yıllık arkadaşından. Bu arada masadakiler on sekiz yıllık arkadaşlarmış. Bizim kaç katımız. Ne güzel değil mi? Asırlık asmanın dediğine göre bin yedi yüzlerden, bin sekiz yüzlerden kalan şaraplar varmış koleksiyoncularda. Hatta bin dokuz yüz kırk beş yılında üretilmiş bir şarabın fiyatının seksen dört bin lira olduğunu da ondan duydum. Hangisi daha iyi bilemedim şimdi? Dört beş yıllıkken böyle güzel bir masada; balığa, deniz börülcesine, kaya koruğuna, lakerdaya, salataya eşlik ederek dostlukla, zevkle tokuşturulan kadehlerde olmak mı, yoksa bir mahzende asırlarca beklemek mi? Ben bu halimizi tercih ederim, böylece karanlık ortamlarda çok kalmamış olurum. Senin de muhabbetine doyum olmuyor. Neyse son bir iki yudum kaldık. Onlar sağlığına ya da şerefine deyip bizi birbirimize son kez yakınlaştırmadan, o güzel vurma sesini de sevdiğimi belirtmeden geçmeyeyim, sana ve adamıza veda etmek istiyorum. Bu kısa yaşamımda seninle beraber olmaktan çok mutluydum. İyi ki Avşa adasında doğmuşuz ve seninle karşılaşıp aynı kaderi paylaşmışız. Senden ara ara şikâyet etsem de ben seni çok sevdim. Seni de giderayak bilgilendirmiş oldum, bu kıyağımı da unutma dostum. Hey güzel insanlar sizin de dostluğunuz daim olsun. Eminim bu masayı ve bizi başkalarına da anlatacaksınız. O zaman bizim de kulaklarımız çınlar belki kim bilir?  

Unutma son yudum içilirken onlar demese de biz vedamızı “şerefe” diyerek yapacağız dostum.

Şerefe, şerefe, şerefeeee…

Diğer yazılar...

Yorumlar