Gezi’den Bize Kalan Hatıra

Masraf olmasın diye Havaş’a binecektim, haberi okuyunca vazgeçip taksi
tuttum.
“Çek Taksim’e.”
“Gezi’ye mi?
“Evet.”
“O zaman on lira eksik alırım!”
Taksici, Cihangir’de caminin önünde arabayı durdurdu, “abim, buradan öteye
polis bırakmaz” dedi, bagajımı verirken kucaklaştık… Herhalde hayatımda ilk
kez bir taksiciyle kucaklaşıyordum.
Meydana doğru yürümeye başlamıştım yayalara kalmış Sıraserviler’de. Bir anda
göz gözü görmez oldu. Dört bir yana dağıldık… Bagaj çantamı kim bilir nerede
elimden bıraktım diye düşünürken bir çığlık, tiz, acı bağıran bir ses… “Yardım
edin” diye haykıran jilet gibi keskin bir kadın sesi. Sindiğim yerde o yana
dönmüş, sesin yerini bulmaya çalışmıştım, yakından gelmişti. Öyle bir duman
vardı ki… Gözlerimden yaş akıyordu, öksüre öksüre, “neredesin” diye
bağırmıştım, ağlamaklı ses, “buradayım, seni duyuyorum” diye bağırmıştı.
Duman çok yoğundu. Görememek bir yana, nefes almak bile sorundu.
Gaz fişekleri başımızın üstünden geçiyordu. Ya yere yatıyor ya da sürünüyorduk.
O yöne sürünmüştüm, bir daha “buradayım” diye bağırmıştı. O zaman
görmüştüm. Sırt üstü yatmış, sol bacağını havaya kaldırmış, acıyla kıvranıyordu.
Topuğundan baldırına doğru bir kan şeridi akıyordu. Ayakkabısının topuk kısmı
parçalanmıştı, gaz fişeği tam oraya vurmuş.
“Sakin ol” demiştim. Olmuştu. Yavaşça ayakkabısını çıkartmıştım. Sol
topuğunun dış tarafı fena kanıyordu. Sırt çantamdaki yedek tişört aklıma geldi.
Onu uzun uzun yırtıp, önce kanları silmiş, sonra sıkıca sarmıştım topuğunu.
“Acıyor mu?” diye sormuştum.
“Tabii acıyor manyak… Sorulur mu” diye çıkışmıştı!
Sonra da kabalaştığı için bir sürü özür dilemişti.
Kalan tişört parçalarını pet şişedeki suyla ıslatıp vermiştim bacağındaki kan
lekesini silsin diye. Arap bacı gibi söylenip duruyordu. Dediklerini pek
dinlediğim yoktu, gözlerine takılmış, salak salak bakıyordum suratına.
Ne haykırma, ne patlama, ne gaz, ne siren, ne duman… Dünya susmuştu o an.
Koca Taksim Meydanı’ndan dağılan binlerce kişinin ortasında, başlarımızın
üzerinden geçen gaz fişeklerinin altında, suratıma dik dik bakan bir çift lacivert
göz vardı…
Gözlerimiz ve ciğerlerimiz cayır cayır yanarken AKM’nin önünden kol kola
geçebilmiş, parka ulaşabilmiştik. Parkın sahra tipi revirindeki genç doktor ona
baston vermişti, dirsekten destekli olanlarından. Sevinip sormuştu, “borcum?”
diye. Cevap sertti, “Gezi’de para geçmez!”
Kiraz’mış adı, bitmiş, perişan olmuştum söyleyince, “Kiraz!”
“Sen” diye sormuştu, “Erdem” demiştim ismimin sıradanlığından utanarak. “Bir
okulun basket koçuyum” diye eklemiştim. “İyi” demişti, “ben de Latin dilleri
edebiyatı öğretim üyesiyim.” Böyle tanışmıştık. Geniş gövdeli ağacımın dibine
sürünerek gitmiş, yerleşmiştik.
“Ne yapabiliriz?”
“Ne için?”
“Ne için olacak, gençlere destek için!”
Anlamıştım soruyu, etrafımıza uzun uzun bakmıştım, kafamın içinde onun
sorusu, “ne yapabiliriz?”
“Çöp” dedim.
“Ne çöpü?” dedi.
“Şu yerlerdekilerin hepsi” dedim… “Onların düzenli toplanmasını
örgütleyebiliriz.”
“Bu iyi bir fikirmiş gibi geldi bana da, nasıl?”
“Kolay Kiraz!”
“İsmimi ne güzel söyledin.”
Haziran sıcağı, ağustos yakıcılığına dönüvermişti tüm bedenimde.
Çıkmıştık parktan. Tarlabaşı Caddesi’nden aşağı doğru yürümeye başlamıştık.
Topuğu parçalanmış pabucuyla topallayarak yürüyordu. Bir yandan koluma
girmişti, öte yanında da bastondan destek alıyordu. O benim kolumda dursun,
biz Çanakkale’ye kadar öyle yürüyelim…
Nalbur, eczane ve terlikçi arıyoruz.
Nalburu kolay bulmuştuk.
“Battal boy çöp torbası var mı?”
“Var abi,”
“Göreyim.”
Gösterdi.
“Kaç tane var o pakette?”
“Elli.”
“Güzel, ben yirmi paket taşıyabilirim di mi?”
Nalbur şakayı seviyordu,
“Abi, bu boyla sırtına ablayı bile alırsın, bak ayağı kanamış.”
Şakasından pek hoşlanmamış, susmuştum. Kiraz umursamamış gibiydi.
Eczane sormuştum, iki – üç dükkân aşağıda varmış, o gün nalbur tam
havasındaydı,
“Abi üstünde ışıklı tabela var, eczane yazıyor, karıştırmazsın!”
Ciddileştim, borcumu sordum, “Elli tanesi on lira” dedi.
Ucuzmuş. Cebimden iki tane yüz lira çıkarıp verdim. “Paketi dönüşte alırım”
deyip çıkmak üzereyken, burnuma bir elli lira uzattı,
“Abi bu çöp torbaları galiba hayırlı bir işe kullanılacak, bu da benden olsun”
demişti.
Boğazımda iri bir düğüm, önce ona, sonra Kiraz’a bakmış, yutkunmuştum, ancak
“sağ ol kardeş” diyebilip çıkmıştık.
Yasakmış, eczaneler pansuman yapamazmış. Ama anlaşmıştık. Bana batikon,
sargı bezi ve flaster satmıştı. Arka bölmede Kiraz’ın ayağına bu kez düzgün
pansuman yapmıştım. Koçluğun faydaları!
Eczane, tokyo da satıyordu, Kiraz’ın yaralı ve sağlam ayakkabılarını çöpe
atmıştık. Rahatlamıştı lacivert gözlüm.
Dönmüştük Gezi’ye. Ortalık bir miktar sakinleşmiş gibiydi.
Garip bir söylenti dolanıyor, gaz fişekleri tükenmiş ve Meksika’dan gelmesi
uzun sürecekmiş!
Kiraz’ı bir ağaca emanet etmiştim.
Bize baston veren genç doktoru bulup çöp fikrimi söyledim.
“Bu işi kim organize eder?”
“Sen edersin!”
“Nasıl ben?”
“Bak arkadaş, buradaki olayı duyunca, çantamı kapıp geldim, benden önce
gelenler de olmuş, azıcık kıskandım bile, sen ilk ol, buradaki çöpün toplanmasını
organize et. Haa, sakın tarihe geçeceğini falan da düşünme… Seni öpebilir
miyim?”
Öpüşmüştük, adı Ayhan’mış, Samsunluymuş ben de adımı söyledim vedalaştık.
Nedenini çözememiştim, Ayhan’dan ayrıldığımda içimden, sevinçle bağıra
bağıra ağlamak geçiyordu.
“Şşt ufaklık, çöp toplama kampanyası başladı katılır mısın?”
“Tabii be babalık, nasıl yapacaz?”
Olsa olsa on sekiz yaşında, esmer, cin bakışlı, küçücük, çırpı bir kız.
“En az beş kişi bulman gerek” lafımı bitirmeden kotunun arka cebinden tabanca
çeker gibi telefonunu çıkarmıştı.
“Aylin, bizimkileri topla, havuzun oradaki kırmızı çadırın yanına gelin, çöp
toplayacağız!”
Poşetleri onlara vermiştim, telefonumu da. Torbalar bitmeden arayacaklar.
İki saat sonra, yüzlerce kız ve erkek çocuk, parkın içinde çöp torbası zincirleri
oluşturmuşlardı. Tam bir organizasyondu. Onlarca insan ellerinde torba, çöpleri
topluyorlardı. İşi geliştirmişlerdi çöp toplayanların tamamı lastik eldivenler
takıyordu. Birçok ağacın üzerine poşet asmışlardı, yere atılan çöplerde görece
bir eksiklik başlamıştı. Oluşturulan insan zincirleri de dolmuş torbaları Divan
Oteli’nin karşısındaki kaldırıma diziyorlardı. Akşama doğru çocuklardan birine,
“kaldırıma dizilen torbalara yer kalmayınca ne olacak?” diye sormuştum,
“Abicim belediyeyi aradık, iki kamyon gitti, birazdan üçüncü kamyon gelecek”
demişti. Çırpı kızla iki kez haberleşmiştik, yeni torba siparişi vermişti.
Ben çok mu sulu göz oldum ne?! Kendimi koca bir makinenin işe yarar parçası
gibi hissediyordum.
Hava kararana kadar biz de katılmıştık çöp zincirine. Son torbayı yanımdakine
uzattığımda Kiraz, “Erdem, ortalık sakinleşsin, yaz bitsin, okullar başlasın, bir
manimiz olmazsa seninle evlenmek isterim” demişti.
Böyle işte, üç yıldır evliyiz… Bir kızımız oldu, adı Üzüm.

Diğer yazılar...

Yorumlar