Aynı Yol Farklı Gün

 

Aysel, yanında yürüyen orta boylu, geniş omuzlu, şakakları kırlaşmış kahverengi saçlı, kara gözlü, güleç yüzlü adama kaçamak bakışlar atıyor, onun sessizliğine katılıyor, konuşmak için çaba sarf etmiyordu. Sadece adını bildiği bir adamın yanında nasıl bu kadar rahat ve güvende hissettiğine şaşıyor, mucize olmalı bu diye düşünüyordu, hani şu uzun zamandır varlığına inanmadığım şey…

 

Çok yorulmuştu o gün. Dükkândan çıkarken randevusuz gelen müşteriyi neredeyse tersleyecekti. Saat akşamın sekiziydi ve yarım saat yemek molası dışında hiç boş kalmamıştı. Bayram öncesi hep böyle olurdu, alışkındı aslında. Son dakika gelen müşteriyi de çoğu zaman problem etmezdi, hele böyle en çok bahşiş kazandığı zamanlarda. Ama bugün farklıydı, uyandığından beri keyifsizdi. Başı çok ağrıyordu. Dükkândaki kalabalık, gürültülü konuşmalar, çalan müzik, patronun müşterilerle abartılı konuşmaları iyice artırmıştı ağrısını. Bir an önce eve gidip yatmak istiyordu ama yol gözünde büyüyordu. Ayrıca ne ev halkını ne de başkalarını görmek istemiyordu. Üç gündür bitmeyen yağmurun etkisiydi belki de kim bilir… Neyse ki müşteri sadece manikür yaptırmak istedi ve çok konuşmadı. Yirmi dakikada işini bitirdi apar topar dışarı attı kendini. Çiseliyordu. Hızlı hızlı yürümeye başladı. Sonu ana caddeye varan dar ve loş sokağı çabucak geçti. Cadde kalabalıktı, kimseye çarpmamaya çalışarak metro durağına doğru hızlı adımlarla ilerledi. Burnuna gelen çeşit çesit yemek kokuları açlığını hatırlattı. Tam metro durağının karşısındaki pideci geldi aklına. Şöyle kıymalı bir kır pidesi, yanına ayran içsem hiç fena olmaz diye düşündü, hem eve gidince yemek faslı olmaz o süre içinde kimseyle konuşmak zorunda da kalmazdı. Çelimsiz kollarıyla paltosunun üzerinden kendini kucakladı. Hızla pideciye yöneldi. Ağır ağır yedi yemeğini, üstüne ikram edilen çayı içti. Kasada para öderken, pidenin yanında yediği soğanlı salatanın kokusundan rahatsız oldu. Karanfil istedi garsonlardan birinden. Üç dört tane attı ağzına, yavaş yavaş dilinin üzerinde döndürmeye başladı. Yemek ve dışardaki temiz hava iyi gelmişti. Başının ağrısını düşünmediğini fark etti.

Derin bir oh çekip metroya doğru yürüdü. Tenhaydı. Oturacak yer de buldu rahatlıkla. Beş  durak sonra inip, metrobüsle Anadolu yakasına geçecek, dolmuşla yoluna devam edecekti. En çabuk gittiği gün iki saat sürüyordu eve varması. İneceği yeri kaçırmamak için uyumuyordu toplu taşımalarda. Yirmi yıldır değişmeyen bir tekrardı bu. Sabah saat yedide kalkıp yarım saat sonra yola çıkmak, ortalama iki saatte iş yerine varmak, akşam en erken dokuzda eve dönmek. Aynı yollar, aynı binalar, neredeyse aynı insanlar…

Kırk yaşına girmek üzereydi Aysel. Annesi ve iki erkek kardeşiyle birlikte yaşıyordu. Kardeşlerinden biri evliydi ve iki çocuğu vardı. Diğeri henüz bekârdı. Evde çalışmayan bir tek anneleriydi. O da torunlarına bakıyor, yemek yapıyor, evi çekip çeviriyordu. Görünmez, karşılıksız işler benim yaptıklarım diyordu sık sık. Söylenmeyi çok seviyor sürekli konuşarak geziyordu evin içinde. Dört maaş giriyordu evlerine, anca geçiniyorlardı. En iyi kazanan Aysel’di. Bazen aldığı bahşişler kardeşlerinin maaşıyla aynı oluyordu ama Aysel mutlu değildi. Sevmiyordu yaptığı işi. Öğretmen olmaktı onun hayali. Rüyasında sık sık kendisini beyaz önlük giymiş, tahta başında ders anlatırken görüyordu. Mutlu uyanıyordu öyle sabahlarda. Henüz çocukken çalışmaya, başlamıştı. Aldığı paranın hepsini babasına verirdi. O öldükten sonra ancak parasına sahip çıkabildi. Zaten kardeşleri de büyümüş, hatta çalışmaya başlamışlardı. Hiç aşık olmamıştı bu yaşına kadar, kimseden güzel sözler duymamış, çiçek almamıştı. Güzel kızdı oysa. Saçı ve gözleri kömür karasıydı. Elmacık kemikleri çıkık, yüzü üçgen şeklinde ve küçüktü. Hüzünlü bir ifadesi vardı her daim.  Temiz ve uyumlu giyinir, lüzumsuz konuşmayı sevmezdi. Ailesiyle birlikte yaşamasına rağmen onlarla gönül bağı çok kuvvetli değildi ama onlara karşı sorumluluk duygusu kuvvetliydi ve bu duygudan kurtaramıyordu kendini. Sürekli onların sorunlarıyla ilgilenmekten kendine vakit ayıramadığı zamanlar oluyordu. Yeni yeni farkına varıyordu çok fazla fedakârlık yaptığının. Kendine de onlara da öfkeliydi bu yüzden.

Tren hareket edince gözünü kapattı, uyumayacağım, sadece gözümü dinlendireceğim diye düşünerek. Kolunun usulca dürtülmesiyle gözlerini açtı. Nerede olduğunu anlamaya çalışırken burnuna gelen traş losyonu kokusuna odaklandı. Başını birisinin omuzuna dayamıştı ve koku ondan geliyordu.

-Hanımefendi burası son durak, inmeliyiz.

-İnmeli miyiz, biz mi? Kimsiniz siz, ne yaptığınızı sanıyorsunuz, niye birlikte iniyoruz? diye söylenerek perona indi, arkasından da adam. Orta boylu, temiz giyimli, eli yüzü düzgün bir adamdı.

-Bakın hanımefendi yanıma oturdunuz, daha tren hareket etmeden uyuyakaldınız. Başınız omuzuma düştü. Rahatsız etmemek için uyandırmadım. Üç durak önce inmem lazımdı ama çok yorgun görünüyordunuz. Bırakayım uyusun dedim. Hata ettiysem kusura bakmayın. Adım Salih bu arada.

Aysel ne diyeceğini, ne yapacağını bilemeden öylece bakıyordu. Hayatında ilk kez bir omuza başını dayamıştı, ve biri kendisi için bir şey yapmıştı, hem de hiç tanımadığı biri… Mahcup bir şekilde elini uzattı;

-Aysel ben, çok teşekkür ederim. Size yük oldum.

Başının ağrısının tamamen geçtiğini fark etti. Yorgun da hissetmiyordu. Karşı perona geçtiler birlikte, inmeleri gereken durağa doğru yola çıktılar.

Üç durak sonra inmedi Salih, Aysel’in ineceği durakta indi. Yağmur yağmaya devam ediyordu, onlar yürümeye…Salih’in şemsiyesi  yeterince büyüktü, yıllardır birbirlerini tanıyormuş gibi konuşarak metrobüse doğru yürüdüler. Sonra dolmuşa bindiler, inince biraz yürüyüp Aysel’in evinin önüne kadar geldiler. Yol nasıl bitti anlamadı Aysel.

 

Ertesi gün iş çıkışı buluşma kararıyla birbirlerine iyi geceler dilediler…

Dönüş yolunda ıslık çalarak yürüyen Salih’e karanfil kokusu eşlik ediyordu…