1

Etrafına bakındı. Kimseyi göremedi. İstediği de buydu: kimse olmamalıydı. Zaman ve mekân bağlamında planının kusursuzluğu onu duygulandırdı. Nasılsa çevrede kendisini görecek kimse yok diye gözlerinin yaşarmasına bile aldırmadı. Olacak şey miydi bu! Oysa on yedi yıllık ömrünü, çevrenin ve özellikle üvey babasının onay verip vermemesine bakarak geçirmiş, “iyi – kötü” değerlerini el alemin öğretmesine, bunları iyi bir uygulayıcı olarak pratiğe dökmesine adamıştı.  Şimdiyse özgürdü. İlk defa!

“Halime ne ediyon gızım” dediklerinde, sadece omuzlarını yukarıya doğru bir kere kaldırıp indirmekle cevaplıyordu hâlâ. İyi bir gözlemci onun beş-altı yaşına kilitlendiği bu evreyi bir türlü aşamadığını görürdü. Köylük yerde kimin umurundaydı Halime kızın takıntıları ve onun iyi olma ya da kötü olma hâli. Halime “halimedir” onların gözünde…

Çocukluğumuzda ona adını sorduğumuzda ki- bunu sıkça yapardık- “Alimeee!” derdi. Son heceyi uzatarak söylemesi bizi güldürürdü. Alınmazdı. Biz gülünce o da gülerdi bizimle. “He” leri mi söyleyemezdi yoksa adı mı öyle belletilmişti bilemezdik. Biz de ona Alime derdik. Büyükler bunun farkına bile varamazlardı. Şimdi düşünüyorum da gerek ailede gerekse köyde kimsenin çocuklara, onların konuşmalarına aldırdığı yoktu. Sadece onların “dedikodu” dedikleri türden konuşmalarına dikkat ederlerdi.  O da sadece analarımız…

Herkesin o kadar çok çocuğu vardı ki, hepimiz kendimizi az çok fazlalık olarak hissederdik! Yooo… Biz öyle hissetmezdik, onlar zorla bize öyle hissettirirlerdi. Tavırları, söylemleri, duygu durumları böyleydi. Bizler, bile isteye dünyaya getirilmiş çocuklar değildik. Allahın onlara verdiği çocuklardık. Allah dendi mi akar sular dururdu. Allahtan korkarlardı. Onu severler miydi? Bilmiyorduk. Beklenmedik bir misafir ve daima onlarla yaşayacak, kıt kanaat kendilerine yeten ekmeklerine ortak olacak baş belası varlıklardık! Cehalet içindeki yoksul ve mutsuz insanların yapmacıksız öz halleriydi bu tavır. Başımıza bir şey gelince varlığımızı fark ederlerdi. Bizi severler miydi? Kesinlikle hayır… Onların sevgiye ayıracakları vakitleri yoktu!

İşte bizim Alime’miz, onların Halime’si de bizim gibi, böyle bir ortamda yetişmiş, karnı yarı aç, sevgi yoksunu, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasının o ölümcül yoksulluk döneminin angarya çocuklarından biriydi. Oysa sıradan biri şöyle bir baksaydı, Halime için “güzel bir kız” derdi. Şimdi, yılların ardından Halime’ye bakan ben de ona, “güzel bir kızdı” diyorum. Gerçekten de o zamanın çocukları bütün zamanların çocukları gibi güzeldiler!

Köyün meydanında bir gün. oyun esnasında bir kadının çığlıklarıyla donduk kaldık.  Öğrendik ki kadın Halime’nin annesiymiş. Halime’nin babası ölmüş… Öldürülmüş! Hepimiz korkuyla evlerimize doğru koşmaya başladık. Halime ortada kalakalmıştı. Benden on altı ay küçüğümle dönüp Halime’yi eve doğru sürükleyerek koşmaya başladık. Evden fırlayan annem, başörtüsünü düzeltirken Halimelerin evine doğru hızla seğirtti, bizi fark etmedi bile! Sedirin üzerinde büzüşüp kaldık… Uyumuşuz.

Kim öldürmüş, neden öldürmüş, bu hiçbir zaman anlaşılmadı. Bir müddet sonra kadının köydeki Mahir amca ile evlendiği duyuldu. Mahir amca, her zaman hasta olan Sakine teyzenin kocasıydı. Kadın ne öldü ne de dirildi. Bizler büyüdük, evlenecek çağa geldik, o hâlâ hastaydı ve yıllar sonra ne olduğunu bilmediğimiz hastalıktan değil, yaşlandığı için ölmüştü. Tevatürlere bakılırsa, Halime’nin babasını da Mahir amca öldürmüştü Halime’nin anasını alabilsin diye! Arazi sınırı anlaşmazlığı nedeniyle bu iki adamın araları hep limoniydi. Mahir amcanın her zaman hasta olan karısının üzerine, dul kalan bir kadınla evlenmesini kimse yadırgamadı. Ve böylece Mahir amca Halime’nin babası oldu. Asık suratlı, karanlık bir adamdı. Hepimiz az biraz ondan korkardık. Halime’ye de eziyet edermiş! Öyle duyduk. Halime o gün bu gündür aramıza katılmadı. Üvey babası izin vermiyormuş!

Yatılı lisenin son sınıfına geçtiğim senenin yaz tatilinde köye döndüğümde, Halime’yi göremedim. Köyde kime sorsam kem küm ediyor, lafı dolandırıp duruyordu. Biraz sıkıştırınca döküldüler: Halime kimsenin bilmediği, görmediği bir oğlana âşık olmuşmuş da… Üvey babası onları samanlıkta basmışmış da… Oğlan kaçıp kurtulmuş ama zavallı Halime’yi üvey babası samanlıkta öldüresiye dövmüş, garip anası kimseler görmesin diye zavallı kızcağızı gece eve taşımışmış! Haftalar sonra bir kere mi ne görmüşler arkadaşlar… O da uzaktan! O günden sonra hiç kimse Halime’yle konuşmak şöyle dursun, uzaktan bile görememiş. İşin aslını esasını da öğrenememişler bir türlü.

Birkaç gün sonra Halime’nin evine gittim. Babası da anası da evde yoklardı. Kapıyı çaldım. Hasta kadın içeriden inledi… “Kim o?” Diye… Cevap verdim. Kadın istemeyerek de olsa kapıyı açtı. Elimdeki pişmaniye paketini uzatırken kendisini ve Halime’yi ziyaret etmek için geldiğimi söyledim. Meymenetsizce de olsa, içeriye buyurdu. Halini hatırını ayıp olmasın diye sordum. Kadının ağrımadık yeri yoktu. “Hastayım işte…Her tarafım ağrıyor… Uyuyamıyorum ağrılardan.” Halime yok mu dememi duymazdan geldi. Durmadan kendinden bahsediyordu. Bir ara aniden durdu. Yüzüme deli deli baktı. Sen akıllı bir çocuksun, sana bir şey anlatacağım ama kimseye anlatmayacaksın… Söz mü? Söz dedim. Bakışlarını gözlerime hançer gibi sapladı; bu bir gözdağı bakışıydı. Gözlerimi çekmedim. Sesini alçaltarak anlatmaya başladı.

Duyduklarıma inanamadım. Halime’nin sevgilisi mevgilisi yokmuş! Öyle bir oğlan da yokmuş ortada. Mahir denen o alçak uzun suredir taciz ediyormuş Halime’yi. “Anası olacak o kahpe kadın da farkında işin ama sesini çıkarmıyor” dedi.  Zavallı kadın olan biteni görmezden geliyormuş! “Çocuk şimdi hamile! Üvey babası olan o alçak adam kodu onun karnına o piçi!”

Apışıp kaldım. Bir şey diyemedim.

Saatlerce dışarıda dolandım durdum. Halime’nin hali içimi kavurdu. Eve gittiğimde annemi beni beklerken buldum. Birden olan biteni ve hasta kadının bana anlattıklarını anneme anlatıverdim. Annem hiç şaşırmadı. “Aslında bütün köy de bunu biliyor ama kimse bir şey yapamıyordu oğlum” dedi annem. Bir kez daha kahroldum. Yuh artık. dedim anneme, köy bu kadar mı çaresiz. bu kadar mı korkak! “Böyle şeylerin ispatı zordur oğlum. Kızın anası biraz diklense arkasında dururduk. Ama onun hali de hal değil be oğlum, Allah kimselerin bahtına böyle uğursuz şeyler yazmasın!’’

Ertesi günü öğle üzeri köyün meydanına gittim. Kazım, Şakir ve Muhammet meydandaki asırlık meşe ağacının gölgesinde oturuyorlardı. Oldukça tatsız tuzsuz hoşbeşten sonra Muhammet aklına birden gelmiş gibi “Az önce Halime’yi gördüm. Tuhaftı! Seslendim duymadı ya da duymazdan geldi. Üstelemedim. Sanki biraz şişmanlamıştı” dedi. Heyecanla: Nereye… Ne tarafa gittiğini sordum. Muhammet her zamanki duyarsızlığıyla “Faleze doğru seğirtti” dedi. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Kız kendini uçurumdan aşağıya atacaktı. Hadi, dedim koşun. Faleze gidiyoruz. Yüzüme alık alık baktılar ama peşim sıra koşmak için fırladılar. Beş on dakikalık koşudan sonra onu uzaktan gördük! Falezin kenarında atladı atlayacak duruyor, belki de kendince dua okuyordu. Alimeeee!.. Diye haykırdık. Dönüp bize baktı. Görmedim elbette ama sanki dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm kısa süreliğine dalgalandı ve söndü. “Dur…Yapma sakın” diye bağırdım. Muhammet bile dehşetle haykırdı: “Yapma Alime… Bizi bırakma!’’

Halimecik…Bizim Alimemiz son kez bize bakarak veda makamında el salladı. Dizlerini hafifçe kırdı. Ve sonra boşluğa doğru zıpladı. Kendi gözlerimizle onun uçtuğunu gördük. Sonra gözden kayboldu. Genç bir yaşam, doğmamış bir ömürle birlikte sonsuzluğa karıştı.