Bir Samatya Gezisi

Bir gün evden çıkıp gitmeli insan yürüyerek. Havalar ısınsın, yaz gelsin diye beklemeden hem de. Kış güneşinin tadını içmeli tanımadığı semtlerin mahalle ortasındaki banklarda. Bilmediği sokaklara girip çıkmalı, yolda rastladığı sakinlerine gülümseyerek selam vermeli, koklamalı etrafı, sezgilerine yol vermeli, kedilerini okşamalı, kuşlarına ağaçlarına selam durmalı. Sizi sokaktan geçerken güzelleyen, penceresinin önünde çiçek olan evlerin olduğu daracık sokaklara özellikle girmeli. Acelesiz, yavaşça yürümeli yetişme telaşı duymadan. Mahallenin yaşlılarına laf atmalı, sorularını sabırla cevaplayıp aynı yaşlıların dağınık sözcüklerini tevekkülle dinlemeli. Kendini bir hikâye kahramanına dönüştürerek hikâyeyi ötekilerle yeniden yazmalı insan.

Şubat ayında güneşli bir gün, Samatya’nın meydanındaki kıraathanede sırtımızı güneşe verip çaylarımızı yudumluyoruz. Kafe değil, kafeterya, bildiğiniz düpedüz esnaf kıraathanesi. Öyle zamana filan direndiğinden değil, bir köşede unutulmuş sıradanlığı ve yoksulluğu içindeki yerlerden. Simitlerimiz, ana cadde üzerindeki 1954 tarihli Merkez Fırını’ndan. Sahibi üç kuşak pasta fırını işleten bir aile. Sorularımız cevaplamakta ve bize ürünlerinden ikram etmekte nasıl da bonkörler. Satın aldığımız taptaze simitlerin yanına yeni fırından çıkan bezelerden koyuyor, hesapsız.  Hislerimiz bize doğru yolu gösteriyor nedense börekçi değil de fırını tercih etmekte haklı olduğumu, gezmenin, gezginliğin, gezilen yerlerdeki insanlara dokunmak, onların hikâyelerini keşfetmek, duymak olduğunu ve bu küçük hikâyelerin büyük ana hikâyeye bağlandığını görüyorum sonra. Bir işi dededen itibaren yapıyor olmaksa o işe ait gelenek ve kültürün de değerli bir taşıyıcısı haline getiriyor kişiyi. 

Tanrım bir parola sözcük olsa diyorum, söylesem ve hemen kısacık anda o sihirli sözcük bizi birbirimize bağlasa. Aramızdaki kuşku duvarını kaldırsa, beni anlasanız. Daracık sokaklara elimde fotoğraf makinesi ya da telefonla girip çıkarken, avlunun ortasına sızan bir yabancı ve suçlu gibi hissetmesem böylece. Hoşgörü olsa sözcük. Hayır hayır, yine bir üsttencilik var bu değil. Seni hoş görüyorum, bağışlıyorum der gibi.  Ben ateistim desem. Yok bu sözcük de değil, o ateist değil ki, basbayağı Hristiyan. İnançsızlığım da onu korkutabilir. Sizi seviyorum desem. Yok insan sevdiğini yaralar çoğunluk. Hem sevmediklerimize ne olacak bu durumda. Ayrıca seviyorum diye işlenirken hem de kadın cinayetleri ülkede. Değil. Bu da değil. Özür dilesem. Birine desem ötekinin gönlü mü kalır? Dünyanın tüm azınlıkta kalan ve yok olan dillerinden, dinlerinden. Ne yapsam ne yapsam kendimi nasıl anlatsam? 

Samatya semti ve civarı, belki de İstanbul’un en fazla kilisesine ve Doğu Roma döneminde yapılmış ayakta kalan en eski dini yapısına sahip. 454 yılında kurulan Manastırın parçası olan Vaftizci Yahya Kilisesi, 1486 da zaviye ve cami haline getirilmiş (İmrahor Cami).

Surp Kevork kilisesi eski bir Bizans kilisesi ve manastırının üzerine inşa edilmiş. Konstantinopolis’in en önemli Rum Ortodoks kiliselerinden biriyken 1453 yılında Osmanlılar’ın kenti almasından sonra Fatih tarafından Ermenilere verilmiş. Ve o dönemde Bursa’da bulunan Episkopos, kimbilir hangi nedenlerle İstanbul’a taşınmış. İlk patrikhane olarak da kilise karşısındaki kagir ahşap binalar kullanılmış. Dolayısıyla bir kutsal mekân camidir, Ermeni kilisesidir, Rum kilisesidir demeden önce kutsal mekanların el değiştirdiği, her birinin diğeri üstüne bindiği bilgisini hatırlamak gerekiyor biraz da. Onlar hepimizin. Vikipedia ve Google araştırmalarıyla elbette bilgi edinilebilir. Ben daha çok izlenimlerim üzerinden gideyim. Görülen o ki Osmanlı padişahları tarafından farklı Hristiyan cemaatler birbirine karşı bir güç dengesi içinde yönetilmiş, çoğu Rum kilisesiyse Ermeniler’e verilmiş. Ne diyelim, baskın olan azınlıkta olandan niye bu kadar korkar sorusunu sormayacağım. 

Bugüne kadar, içinde ibadet halinde Ermenileri gördüğüm kiliseler gibi, Rum kiliselerine rastlamamış olmam, sanırım yıllar içinde gerçekleştirilen, hatırladığım zorunlu göçlerle sayılarının bir elin parmaklarını geçemeyecek hale getirilmiş olmalarından.

Aslında bu kilisede kırk anmalarına rast gelmişiz. Siyah yas giysili insanların çıkışından sonra güvenlik görevlisi bize kiliseyi tanıtıp bu kiliseden çıkan ayazmanın nasıl dağıldığını, suyun izlediği yolu ve üzerindeki hamamı gösteriyor.  

Nitekim açık bir Rum kilisesi bulamamamıza rağmen bir mahallelinin yardımseverliğiyle ve kilise çalışanlarına ricayla kapıyı açtırıyoruz. Mahalleli erkek annesinin … Hanım’la arkadaş olduğunu ve ondan kapıyı açmasını isteyeceğini söyleyerek telefon ediyor. Aslında bir Pazar akşamı kilise bahçesindeki müştemilatlarında dinlenen bu insanları elbette rahatsız etmeye hakkımız yok, ama dedim ya içimden parola sözcüğü söylüyorum. Ben var dost☺)) Kapı açılınca doğal sarmaşık, çalı ve bitkilerin eski taş duvarla uyumundan oluşan rüya gibi bir bahçe bizi karşılıyor. Hem mahalleden bu beyefendiye, hem annesine, hem de kiliseyi yaşatan çifte teşekkür ediyorum, hem içimden hem dışımdan. Belki de parola teşekkürdür. Hala burada olmaya devam ettiğiniz, bu taşların yıkılıp gitmesine izin vermediğiniz için, varlığınızı bize hatırlattığınız için… 

Cadde boyunca başımız yukarda çan kulesi arayışımız yanımızda genelde yardımsever mahalle insanlarına rastlamamıza yol açıyor. Bir gün bu insanlar politikacılar yüzünden “ötekine” karşı galeyana getirilse kim bilir neler olur diye ürperiyorum geçmiş örnekleri düşünerek.

Kilise sokağı ya da kilise altı sokağı gibi sokak adları var. Temiz pak giysili Ermeni olduğunu anladığımız bir çift bize yardımcı oluyor tarifleriyle. O sırada arkadan gelen yoksul bir Ermeni kadını cemaatin yardım etmediğinden yakınıyor.

Mesele sadece gölgeli serin taş duvarlarıyla yüksek tavanlarıyla, bahçeleri manzaralarıyla bu binaları görmek değil. O taşlara dokunan başka başka ellerin hikâyeleriyle tamamlanmak. Geçenlerde yaptığımız Tarlabaşı- Kasımpaşa gezisinde, Tarlabaşı’na inerken hiç tahmin etmediğimiz bir apartmanda karşımıza çıkan Keldani kilisesi ve onun güler yüzlü, yardımsever papazı Remzi Bey geliyor aklıma… Sorularımızı sabırla yanıtlıyor. Çok az kalan cemaatlerini anlatıyor. Biz çıkarken farklı uluslardan Hristiyanlar kiliseye ayine geliyor.  

Günler sonra bir gazete haberinde Remzi Bey’in anne babasıyla tanışıyorum. “Şırnak’ın bir köyünde yaşayan karı kocadan haber alınamıyor.” Gülen fotoğrafları ve yanlarında oğulları Remzi Beyin resmi. 

Hamamın bulunduğu sokağa çıkarken bir ara durup ana caddenin altındaki yola bakıyorum. Genç bir adam boynundaki makinayla fotoğraflar çekiyor. Cep telefonuyla yaptığım çekimlerden utanıp el sallıyorum. Gülümsüyor. Gezi ve fotoğraf ortaklığıyla hemen konuşmaya başlıyoruz. Bizim önceden gezilecek yerleri çalışmış, listesini çıkarmış arkadaşımız var. Oysa o tek başına geziyor. Elindeki cep telefonundan bir uygulama indirdiğini söylüyor. Açık Radyo’da dinlemiş. Bense hem Açık Radyo’da dinledim hem Agos’ta okudum. Kısacık anda oluşan güvenle sevdiğimiz programları konuşuyoruz. Botanitopya programının sıkı takipçisi olduğumuzu keşfediyoruz. Kardes programın adı. İstanbul’un belirli güzergahlarındaki tarihi eserleri, kutsal mekanları anlatan harika bir gezi programı. Kardes diyor Musa, biliyorum diyorum Kardes. 

O anda bir ışık çakıyor. Parolayı buluyor gibi oluyorum Kardeş. Sonra gülüyorum kendime bu saçma buluşum için. Mesele parolalara ihtiyaç duyulmaması diyorum. Parola yasak sınırlar içindir. Oysa yeryüzünün sınırları yok, olmamalı.

Diğer yazılar...

Yorumlar