Dört Duvar Bir Tavan

Salgın öncesi bir cumartesi günü olmalıydı. İstiklal Caddesi insan seli. Ana cadde ve ara sokaklar, her yer kıpır kıpır insan dolu. Bir afiş gördüm sıradan ve uzunlamasına. Üstte “Toplu Gösterim”, altta daha ufak harflerle, “Gençler arası kısa film yarışmasından seçkiler” yazıyordu. Sade afiş merakımı kışkırttı. Yön gösteren okları takip ettim. Ara sokaklardan dolanıp harabeye dönmüş tarihi bir binanın önünde buldum kendimi. Eski görkemini hayal edip hayran kaldım. Burada sinema mı varmış diye düşünürken baktım bilet kuyruğu uzuyor, takıldım insanların peşine. Biletimi alıp, karışık saçları ve sakalı ak, yaşlı bir teşrifatçının rehberliğinde yerime oturdum. Çevreye bi göz attım ki ne göreyim; en az yüz – yüz yirmi kişi varız. Bu kadar kalabalık bir izleyiciyle film seyretmemiştim son senelerde. Hoşuma gitti. Acaba tanıdık birini görür müyüm diye bakındım ama kimseyi göremedim. Herkes bir diğerine yabancıydı sanki. Bir çift ya da grup, öyle bir şey yok! Seyircileri kadar sinema salonu da sıra dışıydı. Birinde perdesi olan dört koyu duvar ve bir tavan. Hepsi bu. Perdenin her iki tarafında “çıkış” yazan ışıklı birer ok, salonun yegâne süsü. Mekânı, perdenin mat beyazlığı aydınlatıyor. Sahneye doğru eğimli mat siyah döşeme kendini gizlemiş, yok gibi. Seyirciler boşlukta…

Nereden geldiği belli olmayan gizemli bir ses kulaklarımıza fısıldadı. “Ayakta kimse kalmasın lütfen!” Ayaktakiler oturdu. Bekledik. “Çıkış” yazıları söndü. Perde karardı. Salon Zifiri karanlığa gömüldü. Garip, ürkütücümsü soğuk bir hava akımı, ense köklerimize sürtünerek dolandı salonda, koltuklarımızda büzüldük. Her birimiz nefesimizi kestik. Bekliyorduk. Bekledik… Bekledik!

Ne perde tarafında ses ya da hareket, ne de koca salonda bir nefes vardı. Acaba elektrikler mi kesilmişti? Bilindik, alışıldık bir durum değil bu diye düşündüm. Salonda elektriğin varlığına dair bir işaret, bir ışık noktası, ufacık bir leke yoktu! “Çıkış” yazıları da söner miydi böyle? Emin olamadım. Sağ yanımdakine eğilip hafifçe bu durumu soramadım; uzlaşmaz, dar kafalı bir insan sinyalleri yayıyordu. Sol yanımda oturanın da, benimkine benzer kaygılar içinde olduğuna dair bir önyargım, eylemimi daha başlamadan budadı. Sessizlik içindeki bu karanlık mekânda, ufacık bir ses kaynağı olmanın dayanılmaz ağırlığı altında ezilmeyi göze alamadık. Kıpırdamadan sessizce, sabır ve tevekkülle beklemeye başladık. Dakikalar değil de saatlerce beklemiş gibi yorulduk, bıktık usandık!

Önce bir yerde bir kişi derin derin soludu. Hepimiz bu sesi duyduk. Dikkat kesildik. Bu sefer dikkatimiz perdeden salondaki seyircilere yöneldi haliyle. Birkaç yerde sıkıntılı kıpırdamalar oldu. Pısırık oflamalar… Ve kesik kesik öksürükler patladı. Hoşnutsuz mırıltılar yükseldi birkaç noktada. Ve giderek seyirciler arasında “homurdanmalar” yayıldı. Tam bu sırada perdenin ortasında ışıktan bir nokta belirdi, aşağı yukarı yirmi beş kuruş büyüklüğünde. Küçücük. Yanıp söndü birkaç kere. Sustuk. Tekrar dikkat kesilip perdeye odaklandık. Işık noktası, perdenin altına doğru kaydı ve soldan sağa doğru hareket ederken ardında bir alt yazı belirmeye başladı. Altyazıda, seyircilerin çoğu gibi ben de, teknik bir arızayı haber verip, özür dileneceğini sandım. Altyazı sona erince, nedense salondan en ufak bir ses çıkmadı. Altyazı şöyleydi:

“Burada tam dört dakika elli yedi saniye beklediniz. Ne olduğunu ve ne olacağını bilmeden, beş dakika bile dayanamadınız. Peki… Gerçek hayatınızdaki benzer böylesi bir duruma yıllarca nasıl katlanıyorsunuz? 

Yazılar silindi. Nokta tekrar perdenin ortasındaki eski yerine döndü. Sonra, muzipçe göz kırparak kayboldu. 

Karanlıkta koltuklarımıza iyice yerleşip, biraz da utandırılmış olarak sessizce beklemeye koyulduk. Ne de olsa gösteri başlamıştı. Daha sabırlıydık. Kaç dakikadır bekliyoruz böyle diye düşünüyordum ki, canhıraş bir kadın çığlığıyla irkildik. Koşuşturan ayaklar, devrilen eşya seslerini duyunca, “tamam” diye düşündük “bir kadın daha öldürülüyor. Birkaç saniyelik suskunluktan sonra çığlıklar artarda çınlamaya başladı ve sonra sustu. “Öldü galiba” diye üzüldük. Gerçek hayatta böylesi durumlarda, eyleme geçecek özgür irademiz sakattı. Bir şey yapamazdık. Olduğumuz yerde donduk kaldık. Saniyeler içinde gelişen bu durum karşısında hızla çarpan kalp atışlarımızdan başka, bir de telaşla koşuşturan birilerinin ayak seslerini duyuyorduk sadece… O kadar.

Birden, çığlık çığlığa bir bebek ağlaması işitildi. Kafamızdaki ünlem işaretleri bir kıvılcımla tutuştu. Ne oluyor demeden beyaz nokta perdede tekrar göründü. Kalplerimizin her atışında nokta büyüyüp perdede aydınlık bir alan açıldı. Burada, fiyonklu göbek bağı yerlerde sürünen ve bize bakan bebeği gördük. Sendeleyerek kollarını açmış, –  düştü düşecek diye, hop oturup hop kalkarken kıçlarımızın üstünde – gülücükler dağıtarak, iki ayağı üzerinde durmaya çabalıyordu. Kamera bebeğe yaklaştı yaklaştı ve görüntü dondu. Bebeğin gözleri, bizim gözbebeklerimizin tam içine, içimize bakıyordu. Kararan perdede tekrar bir altyazı geçti:

 “Daha ilk anında sizi korkutup ağlatan bu hayata karşı, baş eğip susmaktan başka yapacak bir şeyiniz yok mu gerçekten?” 

Yönetmenin “Stop!” Dediğini duyduk.

Bizim, ayaklarımız yerde,  işlevsizlikten hamlanmış bedenlerimizle, görünmez çivileri popolarımıza batan koltuklarımızda, yine de rahat oturuyor, sadece izliyorduk. 

Karanlık bir sessizlikten sonra, tam da Topkapı Sarayı’nın tepesinden İstanbul’un görüntüsü düştü perdeye. Kamera iyice yaklaştı denize. Neredeyse dalgalara değecekti. Sanki Marmara kaynıyor gibiydi. “Tektonik bir olay” diye içlerinden geçirdi bazı çokbilmişlerimiz. Alçak uçuşla Boğaziçi’ne daldı. “Boğaziçi” de kaynıyordu. Bir görüntü nedense herkesi güldürdü: Bir anne yaban domuzu, üç yavrusuyla yüzerek Asya’dan Avrupa’ya kaçıyordu. Arkalarından avcıların kovaladığını tahmin ettik. Sonra Karadeniz’e ulaştık. Orası da kaynıyordu. “Denizler kaynıyor ”diye düşündük. Ürktük! Bazılarımız “dip dalgası” geliyor diye! Bazılarımız da “deprem” geliyor diye!

Salon tekrar karardı, bizler de morardıkça morardık.

Bir süre sonra yine havadan, yurdumuz genelindeki kent mahallelerinden bir sokak yansıdı perdeye. Bir kara gölge ağır ağır, kıvrıla kıvrıla ilerliyordu. Sokağı kaplayacak kadar devasa bir ejderha, bir “karayılan” sandık. Kamera ağır ağır biraz daha yaklaşınca gölgeye, “Bu da ne acaba” diye düşünüyorduk hâlâ. Biraz daha yaklaşınca, siyah elbiseli ve sıra halinde yürüyen kadınlar olduğunu gördük. Bedenlerini saran siyah elbiseleri içinde, oryantal kıvraklık ve büyüleyici bir uyumla dans ediyorlardı. Kamera, alayın önünde, beyaz kıyafeti içinde bir kız çocuğuna odaklandı. On – on bir yaşlarında, bütün çocuklar gibi güzel ve masum bir kız çocuğu. Başında plastik çiçeklerden bir taç vardı. Sol eliyle göğsüne bastırdığı bez bebeğiyle, kameraya 23 Nisan geçit törenindeymiş gibi gülümsüyordu. Sağ eli, annesinin avucunda güven içinde yürüyordu. Sol yanında siyahlı başka bir kadın temkinli, çeribaşı gibi yürüyordu. Kamera yavaşça yükseldi, yükseldi… Taa çarşaflı kadınların göz hizasına kadar. Sadece kadınların gözlerine baktı kamera ve hızla geri çekildi! Biz de korktuk. Bütün kadınların gözbebekleri yoktu! 

Sağlı sollu “ak gözlü” iki kadın, aralarındaki çocuğu apar topar bir eve soktular. Ev geniş ve mobilyalar yeniydi. Çocuk çevreyi ve nesneleri hayranlıkla izliyordu. Çocuğun yaşadığı evin daha yoksul olduğunu hissettik. Bir kapının önünde durdular. Siyahlı kadınlardan biri telaşla, çocuğu ve onu elinden tutan diğer kadını odaya sokarken, kamera da peşleri sıra daldı odaya. Burası bir yatak odası. Geniş bir yatak ve yatağın ortasına hizalanmış içi doldurma sahici bir kurt kafası takılı duvarda. Onun altında Kuran asılı. Ana kız yatağa oturdular iğretice.  

Siyahlı kadın, ana – kızı baş başa bırakıp odadan ayrıldı. Kamerayla birlikte, peşine takıldık. Siyah çarşaflı kadın başka bir odaya girdi. Biz, mekânı ve sedirde bağdaş kurup oturmuş adamı, kadının tam arkasından ve başının üzerinden izlemeye başladık. Ellili yaşlarında, eli-yüzü düzgün bir adam, Oltu taşından bir tesbihi şaklatıp duruyordu iri parmakları arasında. Kadın adamın önünde durdu. Görüyoruz… Başı öne eğik ve itaatkâr. Adam, şişkince bir paket uzattı kadına. Kadın, başını ve bedenini iyice öne eğerek ayrılırken odadan, adam uzunca bir süre sedirde oturdu durdu. Önüne baktığı için ne düşündüğünü anlayamadık. Sonra kalkıp sesi kısılmış televizyona doğru seğirtirken, onu ardından izledik. 

Büyükçe ekranda, çok hareketli olaylar göze çarpıyordu. Görebildiğimiz kadarıyla polisler, öğrenci oldukları belli bir gruba kıyasıya saldırıyor, tekmeliyorlardı. Kameranın gözü, bir ara adamın ayaklarına takıldı. Adamı, hınçla tekme sallarken gördük.  Kamera, kendi kendine tekmeler savuran adamı odasında bırakarak koridora çıktı. 

Tam o sırada, çocuğun yanında kalan kadının yavaşça odadan çıkmakta olduğunu gördük. Usulca, sessiz sedasız kapıyı ardında kapatıyordu. Çocuğun uyumuş olduğunu hepimiz anladık. Seyrediyorduk siyahlı kadının sessizce sıvışmasını karanlık kapıdan. Çıkıp kaybolduğu kapıdan, bulunduğumuz salona soğuk karanlığın dolduğunu gördük. Üşüdük. 

Ve karanlığın bütün görüntüleri yuttuğunu hissettik. Gösteri hâlâ devam ediyordu. Bekledik. Beklediğimiz şey finaldi elbette. Tam beklemeye alışmışken, aniden bir çığlık yükseldi çocuğun uyuyakaldığı odadan. Yine boş bulunup korktuk! Çığlık kulaklarımızı delip beynimize saplandı:

“Anneciğiiiim… Ann…” 

Burada kesildi… Yarım kaldı çığlık. Çığlık atmakta olan çocuğun ağzının, iri ve güçlü bir el tarafından kapatıldığını hepimiz biliyorduk! 

Gösteri bitip salondan çıkarken yaşlı teşrifatçıyla karşılaştım. Endişeyle yüzüme bakıp, “Beyefendi iyi misiniz?” diye sormaz mı? Dudaklarımı, kulaklarıma doğru gerdirip, tebessüm eder gibi yaptım. Aynı anda gözüme, aynadaki suretim çarptı. Beti benzi uçmuş,  perişan bir yüz, teşrifatçıyla birlikte bana bakıyordu.

Diğer yazılar...

Yorumlar